DÜŞÜNCE Jenerasyonları:

Elimize bir tarih kitabı alalım. Birinci sayfa ile altmışıncı sayfa arasında ortalama yüz küsür senenin anlatıldığını görürüz. Okuduk, öğrenmiş olduk. Peki neyi? İki savaşı, çıkma nedenleri vs. Peki bu bir saatte özümsediğimiz gerçek bu kadar mı? Hayır değil. O, iyi yaşamış bir insanın belki görebileceği bir süreç, koskoca bir yaşam. Yani biz, bilginin sadece üzerinden bir uçuş yapıyoruz. Biliyoruz ama anlamıyoruz. İnsanlarımızın eğitime tabii tutulduklarınnda da yaşadıkları bu. Tüm geçmişin, bilimin, değerlerin üstünden kısa bir uçuş yapıp, sonra da hayata iniş yapmak…

Bilgi kavramına ihtiyaç duymak insani bir tercih. İstersen alırsın, istemezsen de almazsın. Zaman içinde bugüne yolculuk yapıldığında teknolojinin gelişimi bir otomobil gibi gittikçe hızlandıkça,  bilgi derinliği de azalıyor. Benzetme yanlış olmayacaksa; Hepimiz bir lunaparkta ispanyol eteği denilen alete binmişcesine dönüyoruz. O aletin özelliği şu: Dönerken etrafınızda döneni göremezsiniz. Korkuyla karışık bir adrenalin yüklenir size ve o duruma konsantre olursunuz. Bu hız ve tüketim bilinci de aynı şey. Göremiyoruz, bu etekten inemiyoruz. Etrafta süregelen yaşamın ince ve durağan samimiyetini tercih etmiyoruz. Bu sadece madde değil, ruhani dünyamızda da çok hızlı değişen değer yargılarına sahip olmamıza neden oluyor.

Düşünce jenerasyonları ise zaman içinde oluşan, dikte edilmekle başlayan ve sonra öğrenerek geliştirdiğimiz bir yaşam ve toplumsal düzen ahlakını temsil eder. Öyle iki teknoloji değişti diye değişmez.

Bu değişkenler içinde bir markanın insanın içinde kalıcı olabilmesi için neler gerekli: Mutlaka kararlılık ve uzun vadeli değişmeyen gelişen hizmet/ürün, Yararlılık ilkesi ve Temsil ettiği değerler bütünü… Bunu Türkiyede yerine getirebilmiş marka bir elin parmaklarını geçmez…. Değişen dünya algısı bu marka/değer bütünlüğü yerine şu kavramı ön plana itti. Fiyat/değerler bütünlüğü… Çünkü tüketimde esas, basit anlatımıyla iyiyi ucuza al dönemi. Mantar gibi biten ucuzluk marketler ve fiyat sloganlı rakamsal reklamlar bunun kanıtı… Konu fiyat/değer ilşkisine geçince tüketim anlayışı ve reklamlardan beklenti de değişti. Almadan önce en iyisi nerde ve kaç lira bilmek isteriz değil mi? Bunun içinde en iyi mecra olarak internet bir iş yapma modeli haline dönüştü. İnsanlar bakıyor, öğreniyor, herşeyi takip ediyor ve alıyor. Ne güzel değil mi?

Güzel olmadığı kesin. Çünkü bu tam bir ispanyol eteğinde kendini kaybetme durumu… Tam bir, rasyonel tüketim odaklı bilinç kaybı. Şunun anlaşılmasını istemiyorum. Bu interneti kötülemek değil. Aksine internet çok özgün bir kişisel yaşam düzenleyici olabilir. Ancak reklam gerçeğinin temelinde marka/değer bütünlüğü yatar ve bu değerler bütününün sürekliliği kişinin düşünce ve algısında kalıcı bir yere sahip olur. Diğer method salt tüketimle ilgili bir aynılaştırmayı kaçınılmaz kılıyor. İngilizin sözü tüm zamanların doğrusu olarak kabul edilmelidir: Ucuz mal alacak kadar zengin değilim.!

Bu bir hayata bakışı simgeleyen, akıl ve duygu yönetimini özetleyen bir özdeyiştir. Tüketim sizi durmadan alışverişe zorlayan bir alışkanlıktır. Markalar da bu zihniyete ucuz, hızlı ürünler sunar, durur. Örnekler hepimizin hayatında: Carrefour’dan et mi alırsınız yoksa Mahalle kasabından mı… Nivea Deodorant mı kullanırsınız yoksa Parfümünüzün deodorantını mı.. Dominos Pizza mı yoksa İnce hamurlu gourmet bir italyan pizzası mı? Bu şöyle bir farklılığı ortaya koyar: Seçiçilik zihniyeti ile tüketim zihniyeti !

Tüketim zihniyetinde yaşamsal zorunlulukların temini gerçeği de olsa, kaliteli yaşam zihniyeti her zaman galiptir. Çünkü bu zihniyet markayı ve alışkanlıkları bir sonraki jenerasyona devrederek ayakta kalır. Fiyat endeksli kısa yaşamlara mağlup olmaz.

Böyle sağlam bir kalite ve yaşam zihniyetine sahip olabilmemiz de ancak markalarla olabilecek birşeydir ki bu bizde malesef yok… Fransa, Renault ve Evian ve Perrier’dir. Almanya Mercedes ve Bosch. İtalya Ferrari ve pizza gibi… Biz de durumlar ne peki? Beko bir dünya markası demekle marka olmuş olabiliyor mu? Yoksa hala akşama bir bisküvi getir diye babamıza mı bakıyoruz… Peki bu markalar zihniyetinin çoğu hangi dönemde, kim tarafından Türkiye algısına sokuldu dersiniz? Ben söyleyeyim: Almancı denilen Türkler tarafından. Yani kan o zaman akmaya başladı. Hayranlık ve dışarıda olup bitenlere gözümüzü ta o zaman açtık. Uluslarası para değişimine, markalara ve düşünce farklılıklarına ilk o zaman maruz kaldık. Sonra çorap söküldü. Ayağımız çıplak kaldık…

Dolayısıyla düşünce jenerasyonlarımız kırıldı gitti. Başka düşüncelerin, başka gerçeklerin dünyasında yüzmeye başladık. Çok açıldık. Sahil kayboldu. Umarım burası bermuda şeytan üçgeni içinde değidir.. Mazallah yok oluruz !

argün albayrak

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: