İstanbul Türkçesi’nden geçtim… Bu şehrin lisanı ne gerçekten?

İstanbul gerçeklerine biraz daha derinden bakmak ta yarar var. Bu şehrin büyüsü, aşkları, kırılganlıkları, fırsatları, olup bitenleri her zaman bir muamma. Peki nedir tüm bu gürültü ve gümbürtü. Neden bu gerçek dışılık ve neden bu içinde bile olska duyduğumuz özlemler? Herşeye, hiç olamayacak bile olsa nedir bu içimizdeki  kaos duygusu?

Sosyolojik derinliği bilim adamlarınca farklı noktalardan açıklansa da herkesin bir cevaba ihtiyacı olduğu gerçeği su götürmez. Şehr i İstanbul öncelikle şöyle tanımlanabilir: Burası herkesin evini bırakıp geldiği Pazar yeri. Kimse evindeki güveni, gerçek geçmişini ve köklerini buraya getirmedi… Kozmopolit Kaosun altında yatan temel bu. Taş yerinde ağırdır sözünün tam tersi geçer akçe olduğundan dolayı  insanların tümünde yerleşik toplum düzen anlayışı, o topraklarla harmanlanmış bir ahlak anlayışı ve değer kavramı burada yok. Tüm bunlar olmayınca, bu şehirde insanların kendi özgün duygu ve gerçeklerini yaşayabileceği, yürütebileceği bir ortam da bulunmuyor malesef.

Bunun önemli sebeplerinden biri de tarihi doku olarak Osmanlının bugüne kadar getirdiği bir anlayışın dalga boyu. Bu dalga boyu; İstanbulu bir bilgi, zenginlik ve üst kültür olarak zihinlere yerleştirmiştir ve burada yaşamanın bir insanlık bedeli vardır. Bu şehir sayılamayacak kadar çok bu motiflerle süslüdür ve en az iki jenerasyon devirmeden ben İstanbulluyum demek biraz abesle iştigal olur. Yani ortalama 160 yıl önce ilk tohumlarının burada atılmış olması gerekir. Dedemizin dedesi yani. Yani yıl yaklaşık 1850’lilere ve 2.Mahmut dönemine tekabül eder. O yıllara bir bakalım… O yıllar Osmanlı Esnaf Teşkilatı yıllarının başlangıcı ve esnaf şartnamelerinin ilk kaleme alındığı dönemdir. İlk kayıtlarında şu tanımlar göze çarpıyor: Osmanlı şehir ve kasabalarında faaliyet gösteren esnaf hiyerarşik yapıda teşkilatlanabilir. Ancak burada rekabet esas değil, karşılıklı kalite kontrol ve yardımlaşma prensibi esastır. ( Hesap verirsin!)

Bununla da kalmıyor ve bugünün insan kaynakları ve kariyer olgusu bakın nasıl şekillendiriliyor: Esnaf teşkilatında şu silsile kabul görmüştür. Çırak, kalfa, usta, yiğitbaşı, ustabaşı, esnaf kethüdası (CEO) ve esnaf şeyhi… Bu kariyer silsilesi yanında İstanbul esnafı bazı kurallar daha koydu: Çırak sanat öğrenmek için işe alınırdı ve kendi ustasına sadece çalışma olarak değil diğer konularda da bağlıydı. Okuma yazmanın gelişimi, aldığı paranın bir kısmının aileye katkı olarak gitmesi kabul gören şartlardandı… Uzatmadan devam edelim. Bı ciddi silsileli akış, kariyer boyunca belgelendirilen, zorluk dereceleri ve gerekli insani vasıflar tamamlanmadan olmazdı… Şehr i İstanbulun ve daha sonra da tüm vilayetlerin buna benzer yazılmış kuralları bir kütüphaneyi doldurur nitelikte…

Kısaca şu önemlidir. Vakt i zamanında İstanbula gelen parası da olsa iş kuramaz ve bu silsileye tabi olmak zorunda kalır idi. Tabii ailesi, yaşantısı da düşünüldüğünde bu farklı insani nitelikleri de taşımanız anlamına gelir. Şimdi o yok !

Herkesin dillendirip arkasını bilmeden anlattığı İstanbul yozlaştı gerçeğinin arkasında işte bunlar var. Para diye geldiğin fırsatlar şehrinde adam olabilmek için bir ömür imtihan verirmiş insanlar. Aynı zamanda bu dönem Kırım Savaşına denk geliyor ve dünya da ticaret havuzları yani bankacılık olgusuyla tanışıyor. Bu tanzimat döneminin tam da öncesidir. Para ve değer alışverişlerinin başlama dönemi. Bu dönemle birlikte İstanbul yaşantısında da iş yapma biçimleri, sıfatları, ilişkileri değişmeye başlamış ve bu süreç bugüne kadar devam eden uluslararası İstanbul olgusunu, düzenini, kimliğini oluşturmuştur. Bu dönemin bir ilginç yönü de değişen ve merkezi yönetimlerde büyüyen para olgusunun durup dururken ÇEK kavramı ile tanışmasıdır. Ne güzel iş yapıp aş alıyorduk. Bu da ne demiş herkes!. Bu yeni ve alışılmadık biçim İstanbulun kabadayı anlayışının yer altına inerek delikanlılığını kaybetmesi ve mafyaya dönüşmesidir. Bu olgu önemli çünkü İstanbula diğer şehirlerden yaşanan toplu göçlerin altında imzası var. Nedir bu? Yeraltına inen parasını korumak, kaptırmamak için kavgada yalnız kalmaması gerektiğini düşünür. Ne yapar peki? Diğer Şehirlerdeki tüm akrabalarını çağırır ve güç oluşturur… Buyrun Kaosa. İşte İstanbul işgali başladı…

Tüm bu süreçlerden geçerken Şehr i İstanbulda hala Pierre Loti’nin hafif ama duygu yüklü aşkları yaşanıyordu. Hala şiirler çok güzeldi ve meyhanelere/Pavyonlara takım elbise ile gidilirdi. Paranın farklı değerler anlamına gelmesi, şehrin lisanını ve alışageldik düzenini de bozdu. İstanbul artık bir kültürel / rasyonel işgale uğradı. Yer kapmaca ve bölgeler oluşturma dönemi başladı.

İstanbul muammasında yol alırken derinlere indikçe konuların bir büyük bilmeceye, sahipsizleştiğine tanık oluruz. Karanlık kendini saklamakta çok başarılı olur. Sokaklara dolanmış bir ipin diğer ucunu bulmak imkansızlaşır. Tahtakale’nin eskiyen hanları içinde sadece elinde bir telefon ve eski koltukta oturan donuk bakışlı insanlar görürsünüz. Muhtemelen eski İstanbul ticaretinin içine saklanmış gayrımüslim bir yeganedir o. Bir sokaktan da geçerken sırtında küfe taşıyan ama milyon dolarları yöneten bir bilinmez isim. Bunlar ticaretin yazılmayan kurallarının mucitleridir ve oksijen yerine para solurlar. Tedirgin eden gözlerle süzer sizi. Adres sorsanız adeta büyü bozulacakmışcasına sessizce başını saklar ve uzaklaşır… Bu uğurda yapmayacakları şey yoktur. Kimliksiz özgürlüklerin, deneyimlerle sağlamlaştırılmış yaşayan kitaplarıdır onlar.

Kapalıçarşı esnafının yeni dünya ticareti jargonları ile ilgisi yoktur. Ancak sadece bir Welcome ile son 100 yılın yaşayan birer ticaret kültürünü temsil ederler. İstanbul böyle bir yerdir. Tamamen zenginliklerle üstü örtülmüş, hiç ölmeyen gözler sizi izler sessizce… Sahibini bilemezsiniz. Bu gizlilik kavramı İstanbul için önemli bir husus. Nedeni şu: Türkiye’nin kalbinde olup bitenlerin neresindeyiz ve nasıl yaşıyoruz? Bu konunun devlet kavramı ile birlikte başlayan bir korunma yöntemi stratejisini içinde barındırdığını biliyoruz. Yani önce bilgi topla ve sonra hareket et. Bu, ilşkilerde bile böyle artık. Ama konu için 1000’li yıllarda bakın Hükümdar 1071 Alparslan ne demiş ve kaleme aldırarak bugüne neyi getirmiş: Şöyle diyor Alparslan !

Böyle olunca sahib i haber mecburen bizim dostlarımız hakkında kulağımıza daima kötü sözler, düşmanlarımız hakkında ise iyi sözler ulaştırır. İyi ve kötü söz ok gibidir. Biri mutlaka hedefi vuracaktır. Bu sebepten her gün gönlümüz dostlara karşı daha fazla kırılır. Onların nezninde daha çok uzaklaşırız ve düşmanları ise kendimize yaklaştırırız. Baktığınızda az zamanda bütün dostlar düşman, düşmanlar onların yerini alır !

Bunu söylediği zamanla bu zaman arasında düşünsel bir fark görebildiniz mi? Ben göremedim.

Bu kısa yozlaşma tarihinin bir farklı boyutu daha var. O da şu: Paranın derin karanlığı İstanbulda gizlenmiş güçlere ve bölgelere dönüşürken insani bir içgüdüyle karşılıklı pozisyon almalar da başladı. Azınlıklar kendi içine kapandı. Aydınlar kamplaşmaya başladı ve bie nevi kavgaya da tututştular. Aydınların kavgaya tutuşması doğaldı çünkü birleştirici değerler bir bir yok oluyor ve bunun savunucuları ile yerel bir Türk kimliğiyle bakanlar aynı değillerdi artık. Okullar da bu aydınlardan nasibini aldı. Mülkiye, İstanbul Erkek, Galatasaray gibi alt kimlikler oluşmaya başladı… Bunlar temelde aynı bayrağa saygı duyan, farklı toplumsal inanışların aydın temsilcileri oldular. Bunun adı; kültürel yaşamında bu kaostan nasibini alması demek oldu. Çünkü bu kültürel odakların daha sonra nasıl çıkar odaklarına dönüştüğünü yaşayıp gördük. En temel örneklerden biri de Galatasaraylılardır. Çünkü onlar göz önünde duran bir iş yapıyorlar. Ancak son dönem baskılarına ve anlayışlarına baktıkça Galatasaraylı olmayan çıkarların kulübe nasıl sızdıklarını görmek şaşırtıcı.

En kötü gelişme de Para ve kültür odaklarının birbiri ile çıkar birlikteliği dönemidir. Bu birliktelik İstanbulda Parasal gelişimin sadece akıl ve yönetim/üretimle olamayacağını; Buna kaba gücün de el atması gerektiğini düşünen bir zihniyet karmaşısıyla hayatımıza girdi. Artık yalan, gizllilik ve gücün karanlık zinciri boynumuza geçirilmişti… ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun’ dönemini hepimiz yaşadık.

Kültürel ve insani değerler olarak taban tabana zıt insanlarla dolu bu Pazar yerinde artık kaos ve başka bir lisan geçerli oldu: Bu lisanda güven, aşk, iyiniyet, ahlak kavramları yok. Ancak bu kavramların taklidini yaparak çıkar elde etmek mübah… Hatta bu çıkarlar için mümkünse karşı tarafı yok etmeniz de sizin şeref madalyası takmanız anlamına gelebilir… Tüm bu olanlar genetik kodlar gibi işlendi İstanbul insanın ruhuna. Korku, kendini bunlardan koruma ve gerçeği saklamak lisandaki yerini aldı.  Yaşam da bu üst kültür olarak kabul gören Şehr i İstanbula bağlanmamıza sebep oldu. Yani bu bir var olma oyunu…mu acaba? Kanımca değil. Çünkü sessiz Anadolu bu değerleri halen yaşayan bir auraya sahip. O değerleri terk eden bizleriz. Bu yüzden tüketmek ve kavga kavramları bu şehirde yaşayan bir lisan artık. Bu lisanı bilmeyenler konuşamaz, sevemez, yaşayamaz çünkü soluyamaz bu havayı… Herkes adını sormadan önce sana ne soarar: Nerelisin sen Kardeş! Yalnızlığa bak… NY’nin İtalyan, Çin, Meksikalı mahalleleri var ve kimse giremiyorsa oralara,  bizim de var artık… Saymayacağım. Sinirim altüst oluyor…İstanbul Türkçesinden geçtim… Bu şehrin lisanı ne gerçekten?

argün albayrak

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: