Bir Güneşlik Mesafe 2.Bölüm…. Argün Albayrak

Günler böyle geçerken, annesi bir heyecan ile onu aramış, Jacksonville’de yaşayan ablasının izin kullanmak için İstanbul’a geleceğini söylemişti. Bu habere sevinse de soğukkanlılıkla karşıladı ve ‘umarım’ diye cevap verdi. Gelmsine çok kısa bir süre vardı. O kadar uzun zaman olmuştu ki, ablasının son halini merak ta ediyordu. Uzak olsalar da çok sıkı bir sevgi bağı vardı aralarında. Kızılderili asıllı sevgilisi ile uzun süredir beraberdi. Buna bir evlilik demek yanlış olmazdı. Ancak Dilek, birbirine çok bağlı olan ailesi içindeki tek kopuk halkaydı. Yaşam, aileyi ve düşünceleri bir anlamda birbirinden koparmıştı. Günler geçti. Her nedense Dilek dönerken kendisinden değil de, iki arkadaşından, onu havalimanından almasını istemişti. Anne, oğul ve Baba da onu bekliyordu. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Sonra gecenin kör karanlığında bir otomobil yanaştı. Değişik ve anlaması zor bir durum vardı. Annesi ile birlikte bu beklenmedik tabloyu incelemeye başladılar. İki arkadaşı ablasının kollarına girerek onu indirdiği anda, annesiyle birlikte fırlayarak yanına geldiler. Gözleri yaş içinde kalmış bir yorgunlukla oturttular. Annesinin de, onun da yüzü bembeyaz kesilmişti. Bir şey söylemediği için de, sevinçle hüzün bir arada tamamen karmaşık bir tablo çıkartıyordu. Bir kaç gün öylece geçtikten sonra hep beraber doktora gittiler. Babasının bir öğrencisi gerekli her şeyi yaptı ve annesiyle onu görüşmeye çağırdı. İkisi de sus pus, bunun altından ne çıkacak diye beklerken doktor içeri girdi oturdu. Uzunca süre bir şey söylememesinden anlaşılıyordu. Hiç beklemedikleri şeyleri duymaya hazırlansalar da olmadı. Dramatik bir konuşma sonrası, ablasının akciğer kanserine yakalandığını, aslında durumun ABD’de anlaşıldığını ancak çok geç fark edildiği için yapacak bir şey olmadığını öğrendiler. O an ailenin tek erkeği, tek çocuğu olarak dik durması gerekiyordu. Aile yıkılmıştı. Annesi ve babsı aşklarının ilk meyvasını gencecik yaşta kaybedeceklerdi. Bir anda tüm yaşamlar, çabalar, anılar anlamsızlaştı. Zaman durmayacaktı. Gözyaşlarını sessizce toparlamaya çalışan annesini zorlukla oradan eve götürdü. Kadıncağız yıkılmış, babsı da olanları anlamaya çalışan bir suskunluk içine girmişti. Annesi, babasına sarılıyor, öpüyor ve ağlıyordu. Ama nedendi tüm bunlar? Anlayamıyordu. Bu hastalık böyleydi işte… Babasına dönüp baktı. Kelimeler o kadar anlamsızdı ki, gözlerini kaçırmak zorunda kaldı. Böylece o sessizliğin büyüdüğü ve bir gün karanlıkta son bulacak süreç başladı.

Kendi duygularını tartamıyordu. Unutulmuş tüm anılar arasında onu iyi edecek güzel hatıralar arıyor, hatırladıkça gözleri doluyordu. Bu durumdan kaçmak ister bir hal i ruhiyete bürünmüştü. Hayatındaki her yeri, her şeyi unutmuş gibi oradan oraya savruluyordu. İçinde bir isyan hali olmasa da bir şey yapamamanın verdiği çaresizlik beynini kemiriyordu… Yoğun bakımdan sonra eve güzel bir oda hazırlandı. Orada kalıyor, ablasıyla ilgilenir gibi yapsa da, aslında adımları geri geri gidiyordu. Onu hala uzakta görmemeyi yeğliyor, hatta öyle bir hayal bile kuruyordu. Onun için burada yatakta olan ablası değildi. O, Jacksonville’de evinde idi… Saçlarının dökülmesini çok içerlediği için, onu kolundan tutup banyoya götürdü ve ağlayarak saçlarını kazıdı. Sonra da çarşıya giderek rengarenk şapkalar aldı. Tek yapabildiği bu idi. Ablasının güzel görünmesi…

Zor geçen bu dönem içinde herşeyi bir kenara itmiş görünse de, öyle değildi. Aklını bir türlü toparlayamıyor, neye konsanrte olması gerektiğini düşünemiyordu. Başlarda ablası dahi bu hastalığı yenebileceğine inanmıştı. Ancak bir akşam onunla birlikte balkondayken ‘Bir sigara’ istedi. Vermek istemese de, ablasının mücadeleden vazgeçtiğini anladı. Bir sigara uzattı…. Bundan bir hafta geçmişti ki, gecenin saat 3’ünde gelen telefonla sarsıldı. Hastaneye kaldırılan ablası komaya girmişti. İşte sonsuz uyku başlıyordu. Annesi, ilk evladını kaybedecek olmanın acısını taşıyor, alzheimerlı babası dahi durumu anlayabiliyordu. O da çökkün bir ifadeyle olup biteni seyretmekten başka bir şey yapamıyordu..

Bir ara kendini toparladı. Hastane bahçesinden Saime’yi ve Bango’yu arayarak durumu iletti. Bir süre daha gelemeyeceğini söyledi ve onları dinlemeden telefonlarını kapattı. Derin uyku bir hafta sürdü. 26 Kasım günü akşam saatlerinde işten eve dönerken bir telefon geldi. Ablası o güzel gözlerini kapatmış, kendini sonsuzluğa armağan etmişti. Gözleri doldu, otomobilini sağa çekti. Başını direksiyona yaslayıp bir süre öylece durdu. Kafasını oynatmadan gökyüzüne baktı ve ‘ Bir karga daha bembeyaz oldu’ dedi ve ağlamaya başladı. Aile çiftliğindeki cenaze kalabalıktı. Hafif bir sonbahar yağmuru çiseliyordu. Gözyaşları içinde boş çukura indi. Ablasının bedenine sarılarak onu toprağına yatırdı. Bir an içinden hiç çıkmak istemedi. Eliyle beyaz örtünün altından yüzüne dokundu ve dualarla uğurladı…

Yalnız kaldığında hala ağlardı. kimsenin görmeyeceği zamanlarda onu hatırlar, birlikte geçirdiği tüm zamanları kafasındaki albüm yaprakları gibi çevirirdi. Özlüyordu ama ölüme olan insani bakışı bir yandan da hep onu gülümsetti… Bir mezartaşı düşündü. İçinde kuşların da gelip su içebileceği bir kafes olacaktı. Çok severdi rahmetli küçük serçeleri. Onlara hep yem verir ve yeme tarzlarından dolayı da ‘kıp kıplar’ derdi… Mezartaşına ise babasının onun için yazdığı şiiri işletme kararı aldı;

Biraz konuşmak istiyorum kızım, seninle;
Çok uzaktan gelse de sesim, dinle.
O kadar zayıf yaratmış ki tanrı bizi;
Kadındaki iffettir ancak sürdüren neslimizi.
Dilek Albayrak 14.06.1963 – 26.11.2009

Ablasının ölümünün hemen ardından babası, yıllardır süren sessizliği içinde bu olayı da kalbine gömmüş ancak bu olay bedenine ağır gelmişti. Ocak ayında o da kızı olmadan yapamayacağını anladı ve arkasından cennetle kucaklaştı. Üst üste gelen bu darbelerden sonra bir başlarına kalan ana oğul için çok ağır olsa da, bir anlamda da güç verdi. Artık bildiği bir şey vardı. İki hayatı bağlayan o köprü darmadağın olmuş ve annesi de bu hayata dahil olmuştu. Birbirine bu dönemden sonra çok daha fazla düşkün oldular. Rüya gibi bir aile hayatı en beklenmeyen dramlarla bir anda kararmış gibi olsa da onun içinde hala bir umut vardı. Annesiyle bir konuşmasında ‘Sen aile vazifeni fazlasıyla yaptın. Biliyorum bir şey istemezsin ama artık yaşama zamanın geldi’ demişti. Bu dönemden sonra ilişkileri de boyut değiştirmişti. Daha çok iki yakın dost gibi, kah kavga eder, kah gülerlerdi. Tüm olanlardan sonra koskoca hayatlar, yeni alışkanlıklar edinmeye, yaşam olgusunu tekrar düşünmeye itti onları. Her ne kadar yaşananlar kötü olsa da, onun yaşamında kendi kendine oluşturduğu düşüncelerin doğruluğu ortaya çıkıyordu. Bu onda kendisinin bile hissetmediği bir güveni de beraberinde getirdi.

-Hayat bencilce. Bu konuda çok konuşmam. İyi hatırlayıp, o yaşamlar devam ediyormuşcasına anarım. Söylediklerim hep yanlış anlaşılır ama olsun. O ölümler bile bu hayata bir anlam kattı. Kaçınılmaz sonlar için üzülürüm. Tekrar dokunamayacak olmak buruk bir acı veriyor ama onlarla birlikte anılar yaşam kazanıyor, şarkılar onlara ithaf ediliyor. Geçmiş, senin için hatırlanması çok güzel anılara can veriyor. İşte bunların hepsi bir dua. Böyle hatırlayacak, böyle yaşatacaksın. Üzülmüyor muyum? İnan üzüntüm herkesin görmek istediği üzüntüler gibi değil. Ah’lar Vah’lar benim için onların ruhuna edilen bir hakaret gibi. Seni izlemek için geliyorlarsa, mutlulukla anlıdığını görmeleri onlara huzur verir.

Artık eksik olduğunu düşünse de, bir huzur vardı içinde. Tedirginlikleri gitmiş, hayatına ve sevdiklerine konsantre olmuştu. Zorla içine sokulduğu savaşlarda kendine dönük mermilerle savaşmak zorunda değildi. Bir hayat yaşıyordu ve onu ince ince işlemeye özen gösteriyordu. Bu hata yapmamak için değildi. Tam aksine, pervasızca olmayan ama yaşamın ta kendisi diyebileceği herşeyi sevdikleri ile yaşamak istiyordu. Böyle de oldu. Öncelikle Sadir beyin de yardımı ile Balat’taki müstakil evi kiraladı. Mütevazi bir köşede uzun yıllar görmüş bu ahşap ev, arkasındaki minik bahçesi ve planı ile tam da onun istediği gibi bir yerdi. Hem işine yakındı hem de Saimenin zorlanmayacağı bir kullanıma sahipti. Her ne kadar Saime o televizyon izlerken rahat vermeyecek olsa da o yine de televizyonunu getirdi. Perdeler yıkandı, asıldı. Duvarları aile resimleri ile çok sevdiği taşlar doldurmuştu. Artık zaman ve yaşanacaklar bu duvarlarda ölümsüzleşecekti. Polonezköy yolunda oturan anne evini de sık sık kullanacaklardı, Orada ki bir iki kata yayılan çatıyı zevklerine göre yaptılar. Tüm bunlar olurken Bango, Kahraman, Cevat ve Sadir beyler de her an yanlarında idi. İki yaşamlı masum bir oyunla başlayan hayatlar terazinin bir kefesinde toplanmıştı. Burada kalabalık duyguların irite eden tırmalayıcı sesleri yoktu. Fırtınalardan yerini bebek kokulu esintilere bırakmıştı. İçinde bin bir hikayesi olan ama birbirine musallat olmayan bir akış içindeydi herşey. Masum bir derenin şırıltısı gibi…

Tüm bunlar olurken , herkesin aslında fark ettiği ama önemsemediği garip davranışlar sergilemeye başladı. Kimse bunu yüzüne söyleyip te bir şüpheyi dillendirmek istemiyor, bir nev i alınganlıkla suçlanmaktan çekiniyordu. Aralarında en görmüş kişi olan Sadir bey de bunun farkındaydı. Oğlu gibi sevse de, bunun altında bir iş olduğunu biliyordu. Bu hislerinde yanıldığı hiç görülmemiştir. Sadir bey, tüm bunlar aklında geldiğinde onu eliyle sinek gibi kovalamaya çalışırdı. Zaman geçtikçe onun bu hallerini kimse dert etmemeye, kendine bile sorgulamamaya başladı. O ise, olur olmadık zamanlarda kayboluyor, gün güneşini devirmeden tekraar peydahlanıyordu… Zaten bu şüphenin altında da, yokoluşların hep aaynı saatlerde vukuu bulması idi. Bahsi hiç geçmese de herkes bunun, yaşanan vefatlardan sonra ‘düzenli bir anne ziyareti’ olduğu konusunda kendi iç sesleri ile hemfikir idi. Onun içinse hayat olduğu yerde devam ediyordu. Sadece biraz daha eksikti. Sorduklarında; ‘Hayat insanı eksilterek ölüme hazırlıyor’ derdi.

O gün Sahafların içinden geçmeye karar verdi. Saime’ye yapacağı sürprizden çok onu Sadir bey ile tanıştırmayı istiyordu. Bango iki üç adım arkadan geliyor, patronun görüş alanı dışında kaldığını bildiği için de bir yandan kızları süzüyordu. Bunu bildiği için de arkasına bakıp ta o durumlarını bozmasını istemiyordu. Sadir bey’ in dükkanının önünde durdular. Kitap rafları ile ilgilenen Sadir bey’in kendilerini görmeleri için beklediler. O sırada Sadir bey;

-Oooo! Yahu hayırdır… Kim bu arkadaş !

-Tanıştırayım abi, bu ‘Yakut’.. Saime’nin yeni gözleri. Safkan Kurt

-Ama belli… Yahu kız delirecek mutluluktan. Ee! bunun eğitimi falan…

-Tam eğitimli. Tam bir yaşında! Hocası eve gelecek…İki gün çalışacaklar. Beraber Saime’nin kullanacağı tüm yolları, kokuları öğrenecek abi !

Sadir bey hemen bir hinlik içinde şakasını patlattı. Bango’yu gösterek;

-E, bunu da bana ver bari! Aşıları tamam mı bunun ? demesiyle tüm sahafların dönüp baktığı bir kahkaha koptu. Bango yarı üzgün ama şakanın da farkında;

-Ustam beni böyle eğitsin ona da razıyız Sadir abi ! dedi…

Yakut’u da alarak hızlı adımlarla Saime’ye doğru yola çıktılar. Bango da patronundan ayrılarak atelye’ye gitti. Saime’nin o samimiyet dolu mutluluğu hiç bir şeye değişilmezdi. Kimbilir görünce ne yapacaktı. Artık evde sevebileceği, ilgilenebileceği, konuşabileceği bir dostu vardı. Hem eğitim de tamamlanınca, ‘artık tut tutabilirsen Saime’yi diyerek adımlarını hızlandırdı. Yakut esaslı bir kut idi gerçekten. Aldığı eğitimden olsa gerek, o kalabalıkta bile durmadan etrafına bakan, biri önlerine çıkarsa durup geçmesini bekleyen özel bir cins idi. Bir ara gözlerini kapatmayı bile düşündü. Hiç bir şey olmayacağından emindi. Yeni İstanbul beyefendisi ‘Yakut’ balat sokaklarındaydı artık. Her yeri koklaması, onun bir nev i görevi olduğu için gecikmişlerdi ama bunun Saime için gerekli olduğunu bildiğinden hiç te çekiştirmedi. Eve geldiklerinde Saime’nin bahçede olduğunu anladı. Yakut ile birlikte sessizce yaklaştılar. Saime, bahçesinin serinliğinde hafif bir uykudaydı. Tam da istediği şey olmuştu. Yavaşça Yakut’u serbest bıraktı. Yakut yerleri koklaya koklaya Saime’yi buldu. Sarsamadan iki ayağı üzerine kalkarak yüzünü yalamaya başladı. Neye uğradığını şaşıran Saime, onu itmek yerine elleriyle dokundu. Bir anda Yakut’la arkadaş olmuşlardı. ‘Nereden çıktın sen…Nasıl buldun beni! Derken, ona doğru seslendi. İşte o anda ki tablo görülmeye değerdi. Onun bir A’ma köpeği olduğunu ve kendisine gelen bir hediye olduğunu anladı. Bir yandan teşekkür ediyor, bir yandan da onu öpmeye çalışıyordu… Onları o gün yalnız bırakmadı. Birlikte bir gün geçirdiler. Akşam birlikte yemek yediler. Sohbetlerinde, henüz çok vakit geçmemesine rağmen Semiha hanım ile Cevat bey’e uğrayıp bir teşekkür etmeleri gerektiğini konuştuları sırada kapı çaldı. Bu saatte ve ilk defa kapıları çalınıyordu. Hayra alamet değil dedi ve kapıya yöneldi… Bango kapıdaydı. ‘ Ne o oğlum. Ne var?’ diyerek kapının dışına çıksa da, Saime merakını yenemeyerek onlara doğru gelmeye başladı. Kapıda sessizce bie şey konuşuluyordu;

-Bu saatte…

-Ne yapayım patron. Evde buldu beni. Büyükanam’da heyecanlandı. Sana gelmek olmazmış…öyle dedi. Beni gönderdi.

-Neredeymiş şimdi, belli mi?

-İşte orada…dediği anda sustu. Saime gelmiş, onlara kulak kabartmışt,

-Bir şey yok Saime’m… Benim bir atelye’ye kadar gitmem lazım. Heyecanlanacak hiç bir şey yok. Hem bak Yakut var artık.

Saime rahatsız olmuştu. Ona yerine kadar eşlik etti. Montunu aldı ve Bangoyla birlikte karanlıkta yok oldular. Bir taksi tutmaya karar verdiler ama Bango hala yanındaydı. Şişliye doğru yola çıkmış, kendisini acilen çağıran Kahraman’ın yanına gidiyorlardı. İçinden olmadık senaryolar geçse de, aklına somut bir sebep gelmiyordu. Bango ise her ne olursa olsun, yediği kötekten olsa gerek Kahraman’a bir grambile güvenmiyordu. Patronunun onu konuşturmayacağını bildiği için sus pus olmuştu. Ama Bango bu. Durur mu;

-Patron, kızma… Ben bu sivile hiç…

-Nedenmiş o Şıhselli. Aklında kaldı bu kötek işi.

-Yok, abi. Sadece o değil. Ne için gittiğimizi bile bilmiyoruz. Bu gittiğimiz yer çok eski bir pavyon. Senin ne işin olur ki…

-Bango. Bize bunu kurcalamak düşmez ama cidden garip. Bilmediğin izbe de yok maşallah… diyerek gülümsedi.

Şişlinin ara sokağına sapan taksiden pavyonun tabelasını gördüler. ‘Belinda Müzikhol’ yazıyordu kapıda. Durdular, indiler. Kapıdaki koruma kılıklı adam içeri buyur ederken, adama dönüp;

-Kahraman burada mı? Diye sordu.

Adam evet anlamında kafasını bükerek kapıyı açtı. Garson Kahraman’ın olduğu masaya kadar onları götürdü. Yüzüne hiç bakmadan ‘selam’ diyerek oturdu. Bango ne yapacağını şaşırmış biçimde ayakta dikilirken de ona ‘bara gidip oturmasını’ söyledi.

Kahraman ile başbaşa kalmıştı. Önce bir bakıştılar. İlk sözü açan da o oldu;

-Kahraman enayi bir durum yok ya!

-Abi gelmeni istedim. Bugünü beklemek zorunda kaldım. Kusura kalma ama bazı şeyler öyle emin olmadan konu edilemiyor. Sen de anla beni…

-Hayır olsun!

-Konu çok sıkıcı. Anlatayım…

İkisi de tekrar bir yerlerine yerleşmek istercesine kıpırdandılar ve birbirlerine yaklaştılar.

-Abi biz polisiz. Gördüğümüz şeyin fotoğrafını çekeriz o an. Bende de bir konu vardı. Bizim çömezlere deşmelerini istedim. Çukurda bir iğne ararken, tünelin diğer tarafından çıkmışlar. Öyle sıkıcı yani.

-İyi de, bana neresi dokundu bu iğnenin Kahraman! Anlat…

-Bu işleri sen bilmezsin. Milyon tilkilik vardır içinde. Sen bu Bango’nun yani Ekrem’in büyükanasını hiç gördün mü?

Soru canını sıkmıştı. Belli ki alakası olmayan bir konunun tam da ortasındaydı ama soğukkanlılığını koruyarak;

-Hiç görmedim

-O büyükana dediği, yanında kalıyorum dediği yerde 11-15 çocuk kalıyor. Büyükana da aslında eski ama bir sabıkalı polis, abi !

-Dur Kahraman! Bu iş nereye gidiyor böyle…

-Abi bu adam hint kenevirini şehre getiriyor. Doğudan saman balyaları gelir. Bakkal deresine… Orada bir tezgah kurmuş. Balyaların içinde getiriyor, Hayvan mezatlarının yapıldığı vazı yerlere dağıtılıyor gidiyor bu balyalar. Orada hayvan satar gibi pazarlık yapılıyor ve anlaşmaya varınca da, inek arabaya yükleniyor. Ve tabii hayvancağız yolda yesin diye ‘bir balya saman’ da hediyesi…Yani içindeki hint keneveri…

-Kahraman ? Oha… Buna akıl mı yorulur be!

-Dur aabi, dinle! Ortalıkta samanları yakarlar ya… Bazıları masum değildir yani. Neyse… Bu teslimattan sonra hayvanlar samanları ile birlikte zeytinburnunda yan yana olan bir tabakhane ile et kesim yerine gelir. Tezgah bu. Burada çocuklar devreye giriyor. Mallar kontrol edildikten sonra Büyükana’nın tahsilatını yaparlar. Hayvanları taşıyanlar teslimatçı belgeli yani… Ama bir belge de kesimhane’de düzenlenir. Büyükana bunu vergiden düşsün diye…Çocuklar  alakasız insanların dükkanlarında ssk’lıdır. Üstte başta gayrihukuki bir şey olmadığı için bizimkiler tututp alamaz. Bu para ne iş denilirse, dükkanın parası derler…onu derler, fatıra derler, bunu derler işte.  Kısaca bu…

-Eeee…

-Dur! Oldu ya polis geldi sana sordu. Bu para senin mi diye! Sen de ‘hayır’dedin. O zaman sen ona sorduğunda da ağlayıp sızlayıp pası ‘büyükana’ya atarlar… Yok işte üç aylığı, yok babam göndermiş falan…  Çok fena sıkışırlarsa da konu sana kadar gelir. Bazılarına senin dükkanı işaret ettiren ifadeler bile verdirirler. Şimdi abi. Bu konu takipte. Savcılık henüz operasyon başlatmadı. Ama bu dükkan sahipleri de göz hapsinde kaldılar… Çömezlerle detaylı inceledim. Seni kasacak bir durum yok. Temiz. Ak pak… ama Bango!.. O, çocuklardan biri abi…

Bango’ya hiç bakmasa da aklı ondaydı. Bu çocuğun böyle bir şeyin içinde olamayacağını düşünse de, aklından geçirdiği herşeyde bir ‘acaba’ vardı ! Kızgınlık şaşkınlıkla, üzüntüyle karışmış, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Kendisini bulan bu garip olaylara hiç şaşırmıyordu ve mantığıyla hareket edemiyordu. Bango’yu koruyan sözler sarfetmek istese de yanlış anlaşılmaktan korktu. Bu, onu da olayın bir parçası haline getirebilirdi. Uzun bir süre sustu. Bir ara Bango ile gözgöze geldi. Gülümsedi. İçine bir ferahlık geldi nedense! Bir an böyle bir şey olamayacağını tekrar düşünerek kafasını kaldırdı;

-Kahraman; yalan söyleyenle söylemeyeni çok iyi ayırdığımı düşünürdüm. Bu çocuğu da öyle belledik. Ağabeylik ettik. Kadınımızı teslim ettik…

-Yaa! Sorma abi… Zor ama söylemesem daha kötü olur diye düşündüm.

-Şimdi ne olacak Kahraman?

-Bu soruşturma tam bir kıstırma olmadan bitmez. Vakit var daha o işlere… Ama olur ya! Büyükana falan bu plana uyanırlar… Dükkanda habersiz bir şey saklayıp, canını sıkarlar… olur, olur! Ama şunu da bil abi; Bu sokaktaki eski mevzuu var ya! Hani kavga..

-Evet…

-O kavga öyle iki sarhoş kavgası değil abi.

Kahraman her ağzını açtığında şaşırıyor, gizli kapaklı hayatlardan kaçtığını düşünürken daha kötüsünün başına geldiğini düşünmek bile istemiyordu. Bango’ya da çaktırmamak için buzlu bir viski söyledi. Bir süre başka konulardan sohbet ettiler. Kendisini tanıyordu. Bu işi kendi de mıncıklayacaktı. Ortada sorumlu olduğu bir anne, Saime ve en önemlisi de huzuru vardı. Bunun bozulması hiç te ona göre değildi. Bir süre sonra Bango’yu eliyle çağırdı. Bango suratsız bir biçimde geldi, oturdu. Çok konuşulmadı. Sanki her sözün altında bu olanlarla ile ilgili cümleler saklıydı. O yüzden sustular… Bir süre sonra da üçü birlikte ayağa kalktı. Tam çıkacakları sırada Belinda lakablı solist sahne aldı. Çok güzel bir kadındı. O sırada bir ud taksimi başladı. Gözleriyle anlaşarak bir şarkı için kalmaya karar verdiler. Arabesk nağmeleri ile bezenmiş bir sanat musikisi dinledikten sonra üçü birden mekandan ayrıldılar. Hemen telfona sarılıp Saime’yi aradı ve yolda olduğunu söyledi. Birden bire;

-Kahraman seni Karaköy’de atayım. Bango da köprüyü geçince iner… Olur mu?

-Olur tabi abi !

Karaköy’e gelince Kahraman ‘eyvallah’ çekerek indi ve devam ettiler. İçi içini yiyordu. Eğer doğruysa Bango’ya bunu söylemek olmazdı. Bango da hiç sorgulamıyordu. Sessizce ilerlediler. Köprüden sonra da devam edince, Bango patronuna ne yaptığını sordu. O da ‘Onu eve bırakacağını’ söyledi. Bango’da birşey saklayan bir ifade yoktu. Aksaray’a doğru geldiklerinde Bango yolu tarif ediyor, onu eve doğru götürüyordu. Böyle şeylerden çekinse de merakından dolayı devam etti. Evin önüne geldiler. Bango ustasına dönerek;

-Patron, bak bu ev. Dedi

– Işık yanıyor bango. Ne iş, uyumadımı hala acaba…

-Patron, ben bilerek açık bırakıyorum. Kalkıp ta kapatamaz. Geç gelirim falan. Ne olur olmaz diye…

Kafasını sallayarak ona baktı. Doğru ve ince bir düşünceydi bu. ‘Eğer tabi içeride bir yaşlı varsa’ diye iç geçirdiği anda aklına önemli bir detay geldi. Bango’yu tutarak; Kahramanın onu buradan alıp almadığını sordu. Çünkü Bango ilk eve geldiğinde böyle demişti. Hatta Büyükanasının da tedirgin olduğunu ifade etmişti. Ona dönerek;

-Büyükananı da gördü mü?

-Tabi patron. Şaşırdık ya. Evi nasıl buldu diye. Senin arkadaşın olduğunu söylemesem, izin bile vermezdi ya…Neyse?

Bir an aklından ‘Sana yakın insanların böylesine bir güvensizliğini kalbinde taşımak kadar kötüsü olamaz’ diye düşündü.  Yine kenski bir bıçağa dönüşmüştü yüreği. Umurunda olmayan sözler ağzından döküldü;

-Kalk Bango. Kadıncağızı tanımak nasip olamadı. Bir elini öpelim. Merakı da gitsin. Bu saatte olanlar onu sarsmıştır.

– Ama patron…

-Kalk dedim Bango. Benden iyi mi bileceksin?

Bango ile arabadan indiler. Bango apartman kapısını açtı, içeri girdiler. Ev üçüncü kattaydı. Çoğunluğun uyuduğunu sessizlikten anladı. İçine de kurt düşmüştü ya bir kere, ‘Belki de boş bir apartmandır’ diye de aklından geçirdi. Kapıya geldiler. Bango kilidi açtı. İçeri girdiler. İyice heyecanlanmıştı. İstemediği bir manzara ile karşılaşmak istemiyordu. Kapıda kalmayı tercih ettiği sırada Bango ona dönerek;

-Böyle burada göremezsin onu patron. Kalkamıyor. İstersen gel!

Bu bir hayalkırıklığımıydı yoksa sevinç mi? Kim için üzülmeliydi? Kim doğruyu söylüyordu? Bu gereksiz olay neden onun iyi niyetinin tam da böğrüne saplanmıştı? Bilemedi… En azından bir cevabın başlangıcı olur diyerek içeri girdi. Evde o ana kadar kimseler yoktu. O sırada içerden ‘Ekrem’ diye bir kadın sesi geldi. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Gerçekten de 70’lerini geçmiş bir kadıncağız oturuyordu. Yanına giderek halini hatrını sordu. Kadın da karşılık verdi ama ne vermek! Ağzı bir açıldı, susmadı. Hep onu merak ettiğini, Bango’nun okumadığını ve sayesinde bir zanaat sahibi olacağını söylerken, minnet borcunu da eksik etmedi. Ev de aynı Bango’nun hikayesinin kanıtı gibi döşenmiş, eski bir İstanbul ailesinin evi gibiydi. Bir çerçevede duran aile resmini de inceledikten sonra müsade isteyerek çıktı. Rahatlamıştı ama bu sefer aklı iyice karışmıştı. Kafasını dağıttı. Düşünmemeye karar verdi. Saime’ye varıp kapıya yaklaştığında ‘Yakut’un hiç kesilmeyen havlamalarını duyunca rahatladı. Bu hayvan çok iyi oldu dercesine içeri girdi. Köpeği gururla okşayarak Saime’yi öptü ve yerine geçti. Saime’nin tekrar konuyu açmasını engellercesine sarıldı ve düşünceler arasında uykuya daldı.

Ertesi gün atelyeye vardığında gündeliklerle hiç uğraşmayacağını kendine telkin ederek sergi ile ilgili planlar üzerinde çalışmaya başladı. Talihsiz konu canını sıksa da düşünmemeye çalışıyor ama bir yandan da ortalığı incelemeden ediyordu. Zavallı Bango tam bir göz hapsinde idi. Artık hangi saatte, ne kadar süre ve ne için yok olduğunu ince bir hesap gibi aklında tutuyor, bu durumdan çok sıkılsa da doğal bir refleks gereği olarak yapıyordu. Sadir bey, yaşı başı gereği bu konularda çok daha farklı düşünebilir düşüncesiyle, ona danışmaya karar vermişti. Bir yandan da yüreği bu olayın altından bir şey çıkmaması için dua ediyordu.

Bugünleri dinledi. Haberleri, dünyayı, hayvanları, hınca hınç kalabalıkları ve çıkar kavgaları neredeyse tüm toplumların ahlaki değerlerini mahvetmişti. Keşke eskisi gibi olsa diye geçirdi içinden. Herkesin iç savaşları yerine, toplumların onur mücadelesi adına verdiği savaşları yeğlerdi. Bu son olayla birlikte kafası çok karışsa da ne yapacağını biliyor, kendine bile telafuz etmekten henüz çekiniyordu. Hangi değerler için savaşmayı, yara almayı ve hatta ölmeyi bile göze alabilirdi? Çok az…ama öz! Diyebildi. Saime’yi çok sevmesine rağmen küçüklük aşkı aklından bir gün bile çıkmadı. O a’ma olmasına rağmen, ona olan saygısından ötürü Ebru’nun resmini o eve koymadı. Ebru anne evindeki sessiz çerçevesinde onu ve dualarını bekliyordu. Boya içinde kalan kirli elleri, düşünceleriyle birleşmiş, tespihini çekerken buldu kendini. Her ne kadar taşların birer vasfı olsa da; Onun için hepsinin birer adı vardı. Tek tek kimin kaçıncı taş olduğunu söyleyebilirdi ve bunları bir de dünden bugüne kronolojik bir sıraya koymuştu. Sevim, Aydoğan, Dilek, Mehmet (büyükbabası), Ozan, Ayten, Mete, EBRU… diye devam eden bir hayatın mihenk taşlarıydı bunlar. Birer insandılar. Ama öyle sıradan değillerdi. Kelime anlamı ‘denektaşı’ olan Mihenk kavramı, yaşamın anlamlı ve zor dönemeçlerini vurgulayan bir kelimeydi. Bu sebeple bu isimler de burada yer almıştı.

Mihenk taşı kavramını çok önemserdi. İnsanlık ilk taşa dokunmuş, ilk taş ile duvara resmetmiş, ilk aletini taştan yapmıştı. Belki de önemlisi, ilk buluşu olduğu söylenen tekerlek te taştan yapılmıştı. Sonra yüzyıllar boyunca süren taş yapılar, kitabeler ve heykeller dönemi vardır ki; Onların taş olması sayesinde tarih kavramı geçmişi bugünlere kadar getirdi. Yani insanlığın tüm mihenk taşları ‘Taş’ üzerinde oldu. Türbelerde, duvarlarda, sütunlarda, dini mekanlardaki taş olgusu çok derin bir bulmacanın minik parçalarını oluşturur. Savaşlarda ilk kullanılan yine o’dur. Bir diğer yönüyle de ‘değerli taş’ kavramı hep var olmuş ve farklı anlamlarda kullanıldığı çok olmuştur. Taş sanatına olan ilgisi, bu doğrularla bileştiğinde mutluluk duyardı. Ancak farklı da olsa, sık sık sohbet ettiği biri daha vardı. Üstad Mösyö Şalabi. Bir elmas sanatkarı olan Mösyö Şalabi’nin bir sözünü hep kalbinde saklamıştı; ‘Bu şehrin mirası insana boyun eğdirtmeye yeter evlat ! derdi.

Tespih taşlarından biri de Mösyü Şalabi idi. Bir anda aklına bu olayla ilgili olarak ta ‘O’ geldi. Mösyö, şu ana kadar iki hayatının da dışında kalmış, yaşam tecrübesi ve tevazüsü ile tam da fikrine başvurulabilecek biriydi. Ancak ortada bir sorun vardı. Mösyö her ne kadar insani vasıfları çok iyi sindirmiş olsa da bunlar sadece bilgi düzeyiyle sınırlı idi. Yani bu değerler ruhuna işlememişti. Bu onu daha da ilginç biri yapıyordu. Sohbetlerinin çoğunda ‘insanları’ o kadar da çok sevmediğini yineler ve ‘Bu ağzı açtırmak için arpasını eksik etmeyeceksin’ derdi. Paraya olan merakı ve ticari başarısı, sırlarla dolu bir istikrarın hikayesi olabilirdi. Hediyeleri sevmezdi. Kendisine yük olduğunu söyler, ancak ondan bir taş almak istersen eğer, seni mutlaka memnun ederdi. Bu düşünceler içinde onu aradı. Uzun zaman olduğunu, hem de Saime’ye bir yüzük almayı düşündüğünü söyleyerek yanına gitti. Yanına vardığında, aslında onunla ne konuşacağını tam olarak planlamadığını farketse de, bunu çok dert etmedi. Selamlaştılar, oturdular. Kahveler söylendiğinde sohbet te başlamıştı;

-Ne o sanatçı çocuk. Yüzük Müzük, taş maş…

-İçten içe bekler kadınlar Mösyö, siz bilirsiniz.

-Aman bilmez miyim! Ama sır vereyim sana…. Bu mahlukatın bu taşa hayranlığı sonradan öğrendikleri bişey değildir, ha! Hayranlıktan ne yapacağını bile şaşırırlar. Bilmezler yani…. Ne gözlerde ne hikayeler okudum da, içime attım bir anlatsam…

-İyi…Bizimkinin gözlerinden okuyamacaksın Mösyö, üzgünüm.

– Bana mı diyorsun. Öyle san sen!

-Gözlerden olmaz Mösyö, o a’ma…

-Yahu affet ! Yahu yoksa şu bizim çocukların yaptığı şakalar gibi bir şey mi bu?

-Yok Mösyö… İnan doğru.

-İyi bari. Bu kadın milleti bunu görünce eriyor, kadınlığını unutuyor. Hani filmlerde şeytana haç tutuyorlar da şeytan yamulup kalıyor ya… İnan olsun ki aynı. Her neyse, nasılsın, iş güç istediğin gibi yürüyor mu bari?

-Şükür Mösyö ! Daha iyi olacak… Biliyorsun iş yapmak zor değil. Zor olan insanlar…

-Eeee…Sevgi insanı kul, para da köpek yaparmış… Bu yüzden bu kulun köpeğim olayım gibi büzük ağızlı oyunları sevmem. Hayırdır, ben sana taş vereceğim de, senin de böğründe bir taş var gibi?

Kısa bir sesszilikten sonra anlatmaya başladığını. En başından beri olanları, kişileri ilişkileri tek tek ve tam da Mösyö’nün detaycı karakterine uygun bir şekilde anlattı. Mösyö ifadesiz bir yüz ifadesiyle dinledi. Genelde tavrı buydu. Olaylara duygu katmayınca daha iyi analiz ettiğini düşünürdü. Bir bakımdan da ona hakverirdi. Somut bir şey beklemese de, Mösyö’nün bakışının yeni bir pencere açacağını biliyordu. Onu iyice dinleyen Mösyö, önce onun neden orada olduğunu anladığını ve rahat olması gerektiğini ifade ederek başladı;

-Bu yaşlı kadını gördüm dedin… o iş ilginç. Şimdi bu sivil arkadaş durup dururken böyle bir kadına ANA rolü yüklemez. Bu garip… Ama dikkatimi bir şey çekti. Siz eve gelince, bu kadıncağız hiç mi merak edip korkmaz da ‘Kim geldi’ diye seslenmez… Yaşlı kadın dedin, kalkamıyo dedin çocuk, yanlış mıyım?

-Garip

-Ya kadının beyni yaşından olsa gerek fazla şekerlenmiş, ya da böyle bir korkusu, kim girdi çıktı derdi yok… Elde var Biir ! Bir ikincisi, konuşmak için pavyonu mekan edinen polisten çekineceksin… Bil ki bunlar sivil olabilmek için her rolün hakkını verirler…Bir de senin gözlerini okumak için böyle ince yoklamalar çekerler. Yani anladığım şey şu; Bu arkadaş başından beri böyle bir durumun içinde ve konuya vakıfsa…İş garip. Ama bak şundan eminim. Biz sanatçı adamlarız.Böyle bir kirliliği senden saklayacak kadar akıllı bir insan sen yokken taşın başına geçip te sanat yapmaya kalkmaz…Hele senin haberin bile yokken, yaptığı o taşla kendi kendine hiç konuşmaz… Yani benim adalet terazim, bu sivilin çok ta bizim anladığımız tarzdan bir masumiyette olmadığını…

-Anladım Mösyö… Yanlışa düşmek istemem. Konu insan… Suçlayamam ama böyle uzaktan bir akil bakış ta alayım dedim. Aklıma düştün… Öyle de oldu. Var ol. Bu taşı ben hallederim, asıl şu Saime’nin taşı…

Mösyö Şalabi masasının altından büyükçe bir kutu çıkardı. İçinde bir silah yanında da boy boy taşlar sıralanmıştı. Dayanamayarak lafa girdi;

-Mösyö buna dayanmak ta hakkaten zor, güzelliğe bak!

-Pandora’nın kutusu bu çocuk dedi ve kahkahayı attı.

Bilgi ve taş alışverişi tamanlandıktan sonra yola koyuldu. Düşünceler kafasını kemirmiyordu. Onu rahatsız etmiş olmasına rağmen bu durumu önemsemiyordu. Değer verdiği bir takım şeyler vardı. Bu tip konuların onların hayatına temas etmesinden daha çok çekiniyordu. Yine de bu konuyu irdeleyecek, yaşamından uzaklaştıracaktı. Kaybolmaya yüz tutan diğer hayatını ve insanları gözden geçirdi. Buarada yaşadığı sıkıntılar bile daha gerçekti. Garip bir mutluluk duydu bundan. ‘Gerçek savaş yalanların dostane karanlığından daha iyi’ diye düşündü. Yukarı yükseldikçe küçülen insanığın koşuşturmalarını dinledi. Vapur düdükler, insan selleri, yanıp sönemeye başlayan ışıkları seviyordu. Tüm bunların içinde barınan kötülükler aslında bir iyi niyet içinde ezilip yok oluyordu. O da, kalabalığın onu saklayan bu atmosferin içinde bir nokta olmaktan mutlu, annesinin evine doğru gitti.

Geldiğinde annesi bahçe ile ilgileniyordu. Kayısı, elma, Ayva, dut, eriik, zeytin ağaçlarının yanısıra, alıp başını gitmiş gül ağacı ve ortancalar içindeydi. Tüm bunlara serin bir de esinti eşlik etmişti. Annesiyle sarıldılar ve bahçede birer Türkçe kahve içtiler. Anneciği, Sevgiden kaynaklanan bir merak içinde sordu:

-Neler yapıyorsun, anlatsana oğlum?

-İyi herşey anacığım. Canımızı sıkan bir mevzuu yok çok şükür. Şu sergiye çok takıldım. Böyle şeyler her gün yapılmaz. Özeniyorum ben de işte…

-Herkes te çok merak ediyor, hadi inşallah.

-Herkesi boşver anacığım. Asıl konu senin sağlığın. Bak annem, pisi pisine kaybettik ablamı da, babamı da. Artık buna müsade etmem. Henüz çok şükür sağlıklısın. Şu testleri bir yapalım hele. Yapalım ki, şu geleceğin önlemini alalım.

-Oğlum, Allah…

-Bırak şimdi anacığım yine allaha havale etmeyi. Sen önlemlerini al, gerisi zaten kader. Ama akıl önce önlemlerini al. Kendine bak diyor, biliyorsun.

-Doğru. Tamam…

Eve girdiklerinde ki o koku sanki tüm yaşanmışlıkların seceresi gibiydi. Her hatırayı resmedebilir, tekrar hayat verebilirmiş gibi hissetti. Sabun kokulu yatakları, sıcak banyosu, durmadan fokurdayan tencerenin içinden süzülen anlamlar ve annenin o sıcaklığı birbiri içine geçtiğinde, işte böyle bir şey oluşuveriyordu. Gözlerini kapatıp içine çekince Saime’yi çok daha iyi anladığını hisstti. Bu koku yalan söyleyemezdi. Gerçekti. Temizdi… Yani insanın içindeki sevgi ve güvenin oluşması sadece sığ kelimelerle olacak iş değildi… Huzur içinde yemeklerini yediler. Bir annelik içgüdüselliği  ile masaya bakır bir su kabı getirdi. İçinde küçük krem rengi bir kese ve zeytinyağlı saun vardı. Çaydanlıkta hafifçe ısıtılan suyu ellerine döktü. Bir güzel yıkadıktan sonra da koklayıp, teşekkür etti.

Yalnızlıktan çoğu zaman sıkılan ama bir yandan da onun gibi yalnızlığı seven annesi ile oturdu, televizyon seyrettiler. Haberlere canı çok sıkılan annesini bira da olsun rahatlatma amacıyla;

-Anacığım üzülmemek elde değil. Senin iyiniyetin çoktan toprak oldu. Bunların hepsini başka gerçekliklerde yaşatıyorlar sana. Takma sen bunları. Ölenin arkasından dua etmek başka konu. Ama gerçekler çok başka ve çok ağır annem. Dillendirsem kitap, Açıklasam akıl yetmez. Bu yüzden hiç sıkma canını ne olur!

Gerçekten de ülkeyi düşünmeyi, onu öğrenmeyi severdi. Cumhuriyet dönemini yaşayanlar sadece bir jenerasyon öncesini temsil edenlerdi. Yani aile büyükleri. Aslında çok genç olan ülkesinin geldiği durumları çok içerlerdi. En çok ta ülkenin gidişatında çok önemli yerlere sahip olan şu aydın görünümlü karanlıklar, canını çok sıkardı. Onları, toplumun gelişiminde yer tutan, belirleyici kişiler olduklarını bilirdi ve kendilerine duyulan hürmetten dolayı şımarmalarını içine atamazdı. Kafası tamamen karışıktı.  Toplumlar siyaset ve felsefeleri bir kenara bırakıp, insani vasıfları sağlama alacak değişimler yaşasaydı bunlar olmayacaktı. Böyle inanırdı. Böyle davranmaya özen gösterirdi. Bırakın söylenenleri, tüm dinler, felsefeler, siyasetlerin eşitlik çığırtkanlığı bile, temellerinde iyi niyeti, ahlaki değerleri ve insan olma vasıflarını taşırlardı. Hal böyleyken, niye böyle oluyordu peki? Çünkü tüm bu değerler karanlıkların iş yapma ve para tuzaklarında birer stratejik kılıf olmuştu. Bu yüzden kanmıştı insanlık. Bu yüzden yara almıştı ve bu yüzden di tüm kavgalar… Mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin! Yapılamaz ancak satın alınabilinir bir tablo idi. Bir söz daha vardı ve ona sarılarak yaşamayı severdi. Hem kendi benlik kavramına uygundu, hem de insani bir tevazü içerirdi; Dünyayı değiştirmek istiyorsan, önce kendinden başla ! İşte bu bir ömrü nasıl tüketeceğinin anlamlarını taşıyan bir felsefe idi ve içinde somut bir sonuç olmaa bile geleceğe naklettiğin bir mihenk taşı olabilirdi. Jenerasyonlar arası bayrak yarışı gibi. ‘İYİ OLAN KAZANSIN’… Ama biliyordu. Göremese bile ilimde, insanlıkta, felsefeler ve siyasette aynı sonuca gelecekti. Sonuç hep; ‘1’ Dünya… Bir yaşamdı. Herşey sadece ‘bir’ an için vardı… O da bunun kıymetini bir anlama dönüştürmenin ‘Bir İnsanlık Sanatı’ olduğuna inanmayı kendine görev edinmişti. Bu durumda hep o dizeler takılırdı aklına;

Büyük kalplerimizi aşkla doldurup,
Yürüdük arkaya bakmadan durup.
Yürüdük, nice yollar geçtik, tehlikeli, dik.
Lakin yolculuk hep devam etsin istedik.
Bu yolda bizi bekleyn en zalim pusu,
Yoculuğun bir anda bitme korkusu…. Aydoğan Albayrak 1978

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: