Bir Güneşlik Mesafe – Argün Albayrak ( Tümü )

Camlardaki buğuların hemen arkasından sokağa baktı. Karşıdaki özensiz evde oturan yaşlı kadın orada olduğu zaman, o camdan bakmayı hiç sevmezdi. Ona yanlızlığı ve birşeyler yapamamanın verdiği çaresizliği hatırlatırdı. Serçe parmağıyla gözünün görebileceği bir noktayı temizledi ve soğuk cama dayandı. Kafasını oynatarak gözünün açısını değiştiriyor, çatılardan damlayan suların aşağı doğrı inişlerini takip etmeye çalışıyordu. Sabah sakinken şehrin ne kadar büyük olduğunu daha iyi anlıyordu. İnsanları kendi içine alıp nasıl da saklıyor diye düşündü. İçinde mutluluk olmayan bir gülümseme belirdi yüzünde…

Evin bu sıradan ama gizemli odasını genellikle yeni yıkanmış çamaşırlar için kullansa da, oraya koyduğu tek renkli beyaz koltuk, burada da zaman geçirdiğini gösteriyordu. Hemen yanındaki tel dolapta yukardan aşağı  doğru sıralanmış ayakkabıları vardı. Koltuğun hemen  arkasındaki boşlukta da üst üste sıralanmış ama hiç bir zaman ortaya çıkmayan tabloları gelişigüzel bir şekilde saklanmış, üzerinde bir zamanların duygularını taşıyan desenler tozdan görünmez bir hal almıştı.

Boynunu ensesine dayayarak iyice yukarıya doğru baktı. Hiç bir kuşun kargaları sevmediğini düşünerek, onlardan kaçan güvercinleri ve kumruları takip etti. Martılar daha yüksekleri sevdikleri için bu kavgada yer almıyorlardı, ama belki de o hiç görmemişti. Kara Karga tek başına bacanın üzerine kurulmuş, hep bir noktaya bakıyor ve vücudunu hiç hareket ettirmiyordu. Soğukkanlı hayvan diye düşündü içinden. Gözlerini uzun bir süre ayıramadı.

Yavaşça ağıran günle birikte güneş te camlardaki buğuyu yok ediyor ve insanlar o kutsal sessizliği bozmak için acele ediyorlardı. Köpek çetelerinin gece boyu süren şehir eşkıyalıkları, güçlü havlamaları ve kavgaları gitmiş, yerlerine insanlara yaklaşmaya çalışan, üzgün bakışlı ve çaresiz zavallı köpecikler gelmişti. Kulaklarındaki belediye küpelerinden nefret ediyordu ama hak veriyordu-eğer şehirden gönderemiyorsan, onları da insanlaştıracaksın. Uyumlu olacaklar ve nasıl kırmızı ışıkta insanlar bekliyorsa onlarda bekleyecek ve yeşil yanınca, başları önünde karşıdan karşıya geçecekler. Birini ısırmak gibi bir hata onlar için işkence anlamına gelmeli. Boynuna teli geçirip doğru öbür tarafa. Arkadaşlarının da uzaklardan bunu seyretmesi gerekir. Bakalım bir daha oluyor mu. Her köpek düşünmeli. En azından başımı sokabileceğim bir otomobil altı var diye.

Şehrin sesleri arttıkça anlaşılmaz ve can sıkıcı, ama bağımlılık yapan tek düze bir ritm oluştuğunu düşünürek yatağa doğru yürüdü. İçinde anlamaya çalıştığı ve kendine daha önce hiç sormadığı bir soru olduğunu fark ettiğinde, sendeledi. Dirseğini duvara dayayıp, içinde şaşkınlık ta olan büyük bir hüzün içinde kalakaldı. Yerinden kımıldayamıyordu. Sanki bu içinde durmadan bağıran soru-elleri varmış gibi bütün vücudunu sıkı sıkı tutuyor ve yatağa gitmesine müsade etmiyordu.Soruyu yüksek sesle sorup kulaklarına duyurmaya çalışıyordu.. Ağzını açtı. Kuruyan dudakları birbirinden zor ayrıldı. Duvara sırtını dayayıp yavaşça diz çöktü. Soruyu bir türlü bağıramıyordu. İçindeki öfke yerini umutsuz bir yorgunluğa bıraktı. Gözleri kapanmaya başladı. Yatağa doğru ilerlemek için ayağa kalktı ve üzerinde bir süre oturduktan sonra battaniyenin altına kıvrıldı…

 

– Bravo-nasıl da güzel anlattn beni. Kendimi böyle çaresiz bir şekilde yaşamıyorum ben. Çirkin kargaların yüzyıl yaşayabildiklerini biliyorum ve kısacık ömürleri olan güvercinlerin zar zor buldukları o yemekleri çaldıklarını görüp te onları kahraman ilan edecek değilim. İçimde kendi kendime sorduğum bir soru olduğunu bilecek ve onu sesli bir biçimde bağıramayacak biri de değilim. Bağıramadığım durumlar olursa da, onu bir kenara koyar ve bağırabildiklerimi bağırırım, ve cevabını da veririm. Arka odadaki koltuğa gelince… O odadaki koltuk, salona sığmadığı için orada ve ayakkabılarımın arasında da vakit geçirmiyorum. Koltuk o-sadece-bir koltuk. Evime gelince. Salonda L biçiminde duran gayet geniş ve rahat koltuklarımın hemen önünde genişçe bir sehpa var. Üzerinden gümüş kakmalı ve taşlı tütün tabakam ile çift kristal kadehli viski takımım da hiç eksik olmaz. Tam karşısında da o koskova müzik ve görüntü sistemim durur. Dolabın önünde ise duvara dayanmış vaziyetteki çalışma masamı bilmem görebiliyor musun? Onunda üzerinde iki bilgisayar var. Üç hat telefon çektirmemin tek sebebi ise arayanları kategorilere daha rahat kategorilere ayırıp, bir sürprizle karşılaşmamak için. Ve…ve… Ancak çok sarhoş olduğum zamanlarda dirseğimi duvara dayarım. Çocukluk fotoğrafımı mutlaka görünür bir yerde bulundururum. Çocuklar sevimlidir. Her zaman sorulur. Ve hala değişmemiş yüzün olması da iyidir.  Mutfak buzdolabıdır. İçinde bütün gazlı içeçeklerim , en az üç çeşit peynir, soğuk et çeşitlerim, meyve ve şaraplarım mutlaka bulunur… Ve en önemlisi de kapağı. Burada tüm dünya mutfakları, pizza gibi evlere servis telefonlarını bulundururum. Ayrıca sevimli magnetler ve bir iki tutturulmuş resim vardır. Yetmedi mi….

Bir de banyo var tabii. Gündüz için yıllar geçse de hep bir parfüm.Grey Flannel. Bu istikrarın simgesidir. Senin ten kokuna dönüşmüştür artık. Geceler için durum farklı. En az iki ayrı kokun olmalı. Daha sonar seni kokundan bulmaları garip olur değil mi?  Daima iki diş fırçası ve ikisi de açık (neden diye sorarlarsa-biri alt dişlerim için diyebilirsin )…

Bir saniye telefon çalıyor. Saat 20:00. Açmayacağım.

Yatak odasının kapısı daima ve içerisi görünebilecek şekilde açık olmalı. Daha iyi algılansın diye başındaki abajuru da kısık bir biçimde aç çünkü  orası ile ilgili fikir vermeli. Merak edilen beylere çabuk ulaşmak isteyen kadınlar için…

-Niye açmadın telefonu.

-Annemdir… çünkü.

-O telefonu açmalıydın. Sesini duymaktan başka bir isteği olmadı ki hiç. Merak ediyor seni.

– Ona ne söyleyeceğim peki. İyi olduğumu mu?  Herşeyin yolunda olduğunu, haftasonu mutlaka geleceğimi mi söyleyeceğim. Babam nasıl diye sorup telefonu kapattıktan sonra öyle oturup ne yapacağım peki. Hem sana, hem kendime hem bu anlattığımm eve yalan mı söyleyeceğim yani. Ben onun yaşayacağı ve göreceği şeyler olmadan konuşamıyorum. Ağzım, kulaklarım kilitleniyor. Benden beklediği bu. Ve ben onu veremiyorum. Onların tanıdığı, o salonlarında duran resmim. Onlar beni doğurdular ama büyütmeyi unuttular. Ben onların büyüsüyüm. Ben daha konuşamazken babamla yanak yanağa verip seyrettikleri bir büyü. O aşkın kanıtı. Ve o kanıt bozulmasın diye bana zarar gelmesine müsade etmezler. Ve Ben de bu rahatlıkla yaşayamam. Benim yapacağım herşey onların aşkına verdiğim kutsal bir armağan. Sevdiklerinden  alacakları bir takdir. Ben bir gurur olmazsam, o aşk ta olmayacak.

Daha fazla yorma beni. Yanlızca o telefonu açmadım. Hazır olunca açarım. Ve şunu bil ki ben onların sesini duymadan yaşayamam.

Bu konuşmadan sonra evin o anlatılan görüntüsü üzerine bir sessizlik çöktü. Gözleri tek tek eşyaları inceliyor arada bir ayağa kalkıp bazılarını düzeltiyordu. Karanlık iyiden iyiye çökmüştü. Akşamla ilgili planlar yapmışcasına üstünü düzeltip tekrar ayağa kalktı. Bütün gün evden çıkmayışına ve hala üstünde duran pantolona lanet eden bir sinir içinde odasına doğru gitti. Yanlızca abajurla aydınlanan odada zar zor ve isteksizce kıyafetlerini inceledi ve bazılarını alarak yatağ›n üzerine fırlattı. Birden aynaya döndü ve gözlerini kapatarak bir şarkı mırıldanmaya başladı Garip ve inançsız bir şekilde neşelenmeye, aslında konuştuklarını unutmaya çalışan bir hali vard›. Böyle ani kararlarla dışarı çıkmayı aslında sevmiyordu.  Kendini anlattığı sözcüklerin arasında hep ; Hazırlıksız yakalanmaktan hofllanmadığını söylerdi. İşte bu da öyle bir andı ve kendini hazırlayabilmesi için bu düşüncelerden hızlı bir biçimde kurtulması ve hatta o geceyle ilgili planını bile yapması gerekiyordu. Böyle düşündüğü zamanlarda aynaya gözlerini diker ve:

– Rahat bıraksana kendini. Neyi düşünüyorsun ki…Neyi ! diye bağırırdı.

Düşüncelerini ve olumsuzluklarını üzerinden atmanın en iyi yolu olarak sıcak duştan daha iyi birşey olmadığını biliyordu. Gün içinde birden fazla duş aldığında, kafasında yine içinden çıkılmaz ve canını çok sıktığı için kirli olduğunu düşündüğü hislerle bir kavga halinde olduğunu anlayabilirsiniz. Böyle olduğu zamanlarda kendini korumak için-bir başkasının yanında veya kendi kendine kurduğu her cümle son derece tutarlı, esprili bir o derece de soğuktur. Bu onun düşünceleriyle kendisi arasına mesafe koymak istemesinden kaynaklanan birşey olduğu için son derece kibar ama sert bir tablo çıkartır ortaya. İnsanlar arasında bu kurgu dolu ve eksiksiz bir biçimde sergilenen davranış modellerine karizma deniliyor.Ve o bunu çoğu zaman kullanmaktan hiç çekinmedi.

– Sonuna doğru beni anlayabilmişsin. Karizma. Çok etkilendim doğrusu. Yani kurgu dolu ve eksiksiz. Çok etkileyici doğrusu. Peki bana söyler  misin bana, şu Doğal Karizma dedikleri şey ne acaba ? Dur ben söyleyeyim.

Karizma senin de dediğin kurgu ve eksiksizliğin bir bileşkesi.  Doal Karizma ise bu bileşkenin artık sana, sana ait  tüm doğal yönlerini unutturduğu ve senin de inanmaya başladığın ve kendini boşverdiğin karizmanın şehirli profesörlük ünvanı.

Ve ben de oyum işte. Ben o evim, kafamdaki tüm pazarlama bileşkelerini kendine yorumlayan ve hortumlayan ben. Gerçek olan bu. Bir reklamda gördüm. Kadın erkek arkadaşının üzerine çıkmış, ağzı yarı açık biçimde onunla sevişiyor. Ama erkeğin suratına bir dergideki otomobilin resmini kapatmış ve o resme vahşi bir istekle bakıyor. Gerçek bu. Sanıyorum artık reklamcılarda sıkıldı bu işten ve insanların suratına vurmak istiyorlar. Ve sana artık bu gerçekleri anlatmaktan sıkıldım. Ve sen artık annemin telefonunu açmadığım zaman neden açmadığımı anlayacak kadar bilgilendirildin umarım.

Ben insanlar için umudum. Biri için sevişme, biri için iş, biri için bardaki çocuk, biri için haklı olma sebebi, biri için haber alma kaynağı, biri için sadece yanyana olmak. Bunları vaad eder insane sessizce ve bilmeden. Bunları vermiyorsan sen yoksundur bu hayatta. Verdiğin sürece yaşarsın. Vermediğin zaman ve vermeyi bıraktığın zaman, -nasıl bilirdiniz sorusuna cevap verecek kimseler olmaz orada… Dikkat et cenazelere. İyi bak…En zor gününde seni yalnız bırakmadıkları için kendilerini hak sahibi görürler. Hep bir ağızla-iyi bilirdik diye bağırırlar. Gözyaşı dökemedikleri için başları önündedir. O yüzden ben ölürken o sesleri duymak istemiyorum. Ben,  yaşarken gözyaşı döktüğüm şarkılardan birini duymak istiyorum ve bunun ad tanrıya inançsızlık değil. Tam tersine insanlara inançsızlık. O yüzden benimle uğraşmayı kes artık.

İlk defa…İlk defa ikimizde hiç bir yere çıkamayacağımız yüksek duvarların arasında kalmış gibiydik. Söylemek istediğim herşey nefesime karışıp yok oluyor, olduğum yerden kıpırdayamıyordum. Durup dururken ağzımdan yorgun bir nefes mi yoksa hıçkırık mı olduğunu anlayamadığım bir gürültüyle o cümle boşaldı:

‘Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı…’

Sokaktaym. Soru olduğumu bilerek ama kararlı bir biçimde, sorun yaratmadan ve etrafıma bakmadan caddeye doğru yürüdüm. Alışkanlığın verdiği bir hisle neyin yanından geçtiğimi görebiliyordum. Mucize horlama hapı satan eczane, altı ay önce açılan ama şimdi kapısında devren kiralıktır yazan italyan restoranı, karakol noktası, öğleden sonra bir-iki arasında, içinde para bulunmayan atm, kısa mesafe talep edersen öldürülebileceğin taksi durağı – karşıya geç-kriz döneminde vitrine bir ayakkabı için İki bin Tl.’yi çekinmeden yazabilen dükkan… Bu sessiz gürültüden beni her zaman kurtarmış olan sokağa sapıp bir süre daha yürüdüm. Cevap hiç yaşamadı…cevap hiç yaşamadı… kendi kendime böyle bir şey söyleyebilmek için ne yaptım ben ? Bugüne kadar kendimi insanlarla birlikte düşündüğüm her an bir cevap vardı.

Orada dur ! Sorun yaptıklarında değil. Sen, ne zaman bir şey yapsan hep kendini hak sahibi yaptın. Ona, o doğruyu kendinin verdiğini düşündün. Onun, senin gibi düşünmediği her an ondan uzaklaştın. Hayatından uzaklaşıp gittiklerinde de hep uzaktan seyrettin ve mutlu olduğunu gördüğün zaman da için içini yedi. Tekrar kendine bir şans vermek için aradığında duyduğun ses hiç te seni bekleyen bir ses olmadı. Çünkü sen tekrar elde edebileceğine inandın. Kimse sana o şansı vermedi. Elinde olmayan herşey sendin. Bunu söylemekten kaçınmadın. Çünkü senin olabileceğine o kadar inandın ki, o kadar çok yakıştırdın ki ki kendine. Yakıştırdığın herşey ‘sen’ oldu. Ama hiç biri senin değildi. Sen, hiç değildi.  Koskoca bir yalandı onlar. Ve omuzlarında o koskoca yalanın yüküyle yaşamaya başladın. Hatırlıyormusun küçükken top oynamaya çıkmıştın. arkadaşlarınla oynadın ama oyun bitince onlar gittiler. Sen gitmedin. Sonra başka çocuklar geldi ve onlarla da oynamaya devam ettin. Bu akşama kadar böyle sürdü. Ve baban bütün gün senin bu acıklı halini camdan seyretti. Çağırmasına rağmen eve dönmedin… Senin için oyun hala devam ediyor çünkü sen kendi isteklerin dışında hiç birşeyi görmüyorsun. Oyun devam ediyor, senin için. Evet bu senin hayatın ama bu hayatı sana anlatacak tek şey sen değilsin. İnsanlar da kuşlar gibi-Karga gibi, kumru gibi ve saklandıkları tek gökyüzü var. Birbirlerine kötü demiyorlar çünkü hepsi de kavgalarının farkındalar. Onların kavgası belki aynı noktadaki yemek için ama gökyüzünde birbirlerini görmeden uçabiliyorlar. Birbirlerine sahip olmak gibi bir dertleri yok. Su verdiğin ağaç senin olursa, yağmura ne gerek var diye düşünebilirsin, onu sulamak için suyun kalmadığında, yağmurun ne olduğunu anlarsın. Sana kızmıyorum. Dünya masalını gerçek yapan herşeyden birisin sen. Ama cevap için sıranı bekle.

Ömrün bunu göstermese de.

-Ömrüm bunu göstermese de… Öylemi dersin! Kendi gibi konuşmayan, konuştuğu zaman karşısındakinin eline altın tepside kozlar verdiğini düşünen ve ona göre davranan, kıyafetleri değiştikçe kendilerine olan güvenleri ve hareketleri de değişen, bakışlarının ardında hep ‘ben’ diye saklanan insanlar. Sevişmelerini hem cinslerine anlatmaktan zevk duyan ama yanlız kaldıklarında hayatını paylaşabilecekleri tek insanın sen olabileceğini söyleyen, başkasının yanında ağlamanın güçsüzlük olacağını düşünen-insan müsveddelerinden mi bahsediyorsun bana. Onlar dünya değil. Onlar aslında çok ta değiller. Doğruluğu kanıtlanmış yanlışların üzerine kurulu bu dünyanın derebeyliklerinin başka bir şey değil onlar. Ve bu yalan üzerine kurulu düzende, sen de onları doğru gördüğün için benim boyun eğmemi istiyorsun. Ve gökyüzünü paylaşan kuşları da örnek gösterebilecek kadar, onlardan biri olmuşsun. Aynı gökyüzünü paylaşmaya hiçbir itirazım yok. Ama kavgalarına korkmadan gelsinler. Çünkü ben kavgadan önce paylaşmayı bilmenin, en büyük erdem olduğunu bilirim.

 

Buna cevap olabilecek her doğru, onun bana söyleyeceği başka bir doğruyla kesişecek gibi hissettim. Bir süre sessizce hiç konuşmadan yürümenin iyi olabileceğini düşünsem de son sözü onun söylemiş olduğu gerçeğinin-onun yüzünde bir zafer ifadesi oluşturduğunu kabullenmek istemedim. Benim şu an onu düflündüğüm kadar o da beni düşünüyorsa,  sessizliğim de onu rahatsız edecekti. Susmaya karar verdim…

Düşüncelerinin hızına yetişmeye çalışan hızlı adımlarla sokağına girdi. Gece serindi ve şehrin uğultusu azalmıştı. Bu sessizlik ona huzur mu veriyordu yoksa kendi sesini daha rahat duyabildiği için mi rahatlıyordu? Bu, onun da tam olarak bilmediği, tarifi olmayan bir aura gibiydi. Her ne kadar kendi içinde kavgalar yaşasa da, bu görünmeyen aura’nın korumasında mutluydu… Kendini koltuğa attı ve sesli bir biçimde:

-Yine anlamsız bir gün geçti. Dedi…

İşte şu an’ı hiçbirşeye değişmezdi. Gürültüyle kirlenmeden kulağını okşayan bir Müzeyyan Senar sesiyle, oval siyah taşlarla süslü tespihini çekmeye başladı. Düşünceleri o kadar seri ve daha anlamadan bir diğerine geçiyordu ki; Kendisine sorsanız, bir korkuyla irkilir ve: Bilmiyorum! Derdi. Bunun sebepleri birden çok fazla olsa da, onu tek bir cümlede özetlemeyi ve susmayı yeğlerdi: Şu doğruluğu kanıtlanmış yanlışları ve onlara inanmış insanlar! Der, kestirir atardı. Duşta, kendini konser veren sanatçılara benzetmek ve şarkı söylemek var ya; Onun gibi bir şey yaptı. Aldı kendisini, oturttu karşısına ! Eğer bir yanlış olursa, ona  doğruyu söyleyebilecek tek kişinin yine kendisi olduğunu düşündü. Garip olmasına garipti bu durum ama, bir yandan da insanın önce kendisine dürüst olması gerektiğini bildiği için, kabullendi bu yalnızlık dolu sohbeti. Rakısı ve peyniri olmayan sohbet, telleri olmayan yaylı tambur gibi olur diye düşündü ve kendine küçük bir çilingiri hak eyledi…Ampul ışığından da nefret ettiği için, kendisine Tahtakale’den aldığı çinili gaz lambasını yaktı. Bir anda gülümseyerek:

-Oh, nihayet yıl 1920’lere döndük. Dedi…Neden 1920’ler peki ? Hemen anlatayım: Ben talihsiz bir jenerasyonun insanıyım. Ben herşeyin, sadece insana ait olduğu yılları özlüyorum. Ben anamın elini öpüp te Sakarya’ya gidemediğim için üzülüyorum. Ben, bu memleketin ilk kurulan fabrikasına hayranlıkla bakamadığım için, orada çalışamadığım için, ekmeğimi evde yapamadığım için üzülüyorum…

Geçmişlerde kalmıştı yüreği. Bugün taşıdığı beden, geçmişin anlam ve insaniyet dolu gerçeklerini yaşamasına engeldi. Hayat değişiyordu elbette ama bazı değerler var ki; Hiç değişmeseydi, ne de güzel olurdu. Bir yudum aldı ve büyükbabasının resmine takıldı gözü. Çocukluğu düştü aklına. Büyükbabasının hayatta olduğu dönemlerde henüz çocuktu. Onunla uyur, sabahın ilk saatlerinde beraber uyanırlardı. Alt kattaki mutfakta, fındık kabuğuyla yanan soba ateşinin yanında kahvaltı eder, ve sonra küçükcük omzuna taktığı çifte horozlu tüfekle yollara düşerlerdi. Aslında büyükbabası fındık bahçelerini kontrol ederdi. Ama saatlerce süren bu ziyaret onun gözünde komutanı ile birlikte yaptığı ve her an düşmanla burun buruna gelebilecekleri bir keşifti… Artık bacaklarında derman kalmamıştı. Biraz da üzgün bir ifadeyle, büyükbabasından rica eder ve bir fındık ağacının altına atardı kendini… Büyükbabası da yanına çöker, tabakasında hazırladığı tütünü yakar ve anlatmaya başlardı.  Garip bir histi bu; Onun yanında kendisini hiç te bir çocuk gibi görmüyordu. Daha doğrusu, ona hiç te çocuk gibi davranılmıyordu. Bu sebeptendir ki; Onun yanında daha bir anlamlıydı herşey. O zamanlarda uğultulu ve birbirine karışan ses kalabalıkları yoktu. Çok uzaklardan kendilerini almaya gelen traktörün sesi duyulur, ona göre hareket edilirdi. Büyükbabası doğruldu, elini uzattı. Tüfeğin verdiği ağırlıkta, doğrulamayacağını anlayarak, elini uzattı. Küçükken, sizden çok daha büyük birinin ellerini incelediniz mi hiç. Üstündeki ufak tefek yaralar, çatlaklar ve arasında birikmiş toprak ile o çizgiler, koskoca bir yaşamın albümü gibiydi. O da durmadan bunları inceler ve sorular sorardı. Büyükbabası da, her izi tek tek hikayesiyle birlikte ve sabırla anlatırdı. O heybetli ağaç, koskoca bir aile dışında civar köylerinin de saygı duyulan ağası idi. Çalışkanlığı ve iyilikseverliği ile nam sağlamış, tarihine bağlı bir adamdı. Çiftlik evinin önünde boyları beş metreyi geçen çınar ağaçları arasında, son yolculuğa uğurlandı. O günü hiç unutmadı. Bu hayatta gördüğü ilk uğurlama idi. Onun herkese öğrettiği sessizlik disiplini, vefat etmesine rağmen bozulmadı. Sessiz gözyaşları içinde sadece çok sevdiği köpeğinin çaresiz havlamaları duyuluyordu. O an olan oldu. Köpek bir çırpıda olduğu yerden kurtuldu ve büyükbabanın yanına gelerek üstündeki örtüyü çekiştirdi. Sol eli göründü. Köpeği de onu yalamaya başladı. Tüm bunlar olurken;

-Buz kesmiştim. Bir damla bile gözyaşı dökmedim. Herkesten uzakta olup biteni en ince detayına kadar inceledim. İnsanların birbirleri ile olan sessiz konuşmaları kulağıma kadar geliyor, hafifçe sallanan çınarlar ve bana ait olduğunu iddia ettiğim akasya, gelenler, üzülenler, dua edenler… herkes ve herşeyi inceledim. Tanrı, bana ilk dersini burada verdi. İnsanları ilk orada gördüm… Hayatıma henüz başlamamıştım ama ilk kez o gün, eksildiğimi hissettim. Yeni yeni bakmaya başlayan gözlerim kapanmış gibiydi. Ben o gün içimin ilk kez sızladığını duydum… O güne kadar kurduğunuz tüm hayalleri, öğrendiniz herşeyi elinizden aldıklarını düşünün. O çıplaklık beni ilk kez yalnızlaştırdı. Tarifi olmayan bir sinir kapladı içimi. Burnumdan soluduğu hatırlıyorum. İlk kez bir insanın da sinirlenebileceğini anlamak zorunda kaldım. Sinirlenmenin altında çocuksu bir kırılganlık olduğunu, ilk kez o gün farkettim… Biliyormusun. Bunu her hatırladığımda, babamın o şiiri düşer aklıma:

Ben öldüm bu sahah,

ben öldüm salalarla…

Benimdir bu çalışmayan eller,

Benimdir bu boş kalan tarla.

Gözlerim kapandı fakat görüyorum,

Herkes çiftinde çubuğunda.

Oturmuş başucumda ağlıyorsun kadınım,

Ağlayacak ne var bunda ?

Ben yarım elmanın yarısı,

Hasretlerimi sana bıraktım.

Ben öldüm bu sabah kadınım,

Ellerimi iki yana bıraktım.

Uzun bir sessizlik kapladı içini. Bu ilk eksikliği, ömrü boyunca üstünde taşıdı. Erken bir olgunluk dönemi henüz Yedi yaşındayken başlamıştı. Yaşanan hiç bir şeye eskisi gibi, çocuksu bir heyecanla bakamadı. Gönül bu ! Yara zamanla kapacağı yerde, kanamaya devam etti. Çocukluk yılları yerini yavaş yavaş ergenliğe bırakırken kendisini doğunun samimi ve basit yaşamayı seçen insanların arasında buldu. Hayranlıkla izlediği babası, hem bir şairdi hem de doktorluk yapıyordu. Aralarında hep bir mesafe olmuştur. Ancak bu hiç bir zaman bozulmayacak bir aile bağını ve saygıyı da yanında getirmiştir. Vakt i zamanının hemen her ailesinde olduğu gibi, annesi, daha bir çocuklarına yakın idi. Onlara sonra geleceğiz. Hayatını hep böyle hatırlar, geçmişten bugüne herşeyi bir çırpıda hatırlamayı severdi. Bunu niye yapıyorsun diye soranlara:

-Geçmişini hatırlamak bir nev i duadır. Onları hatırlayacaksın ki, hiç bir şeyin elinde olmadığını anlayabilesin. Hayatını sen şekillendirmiyorsun. O seni şekillendiriyor. Yani hayatta olman bir duayı hakeder, değil mi?

Bu sukunet içindeki halleri uzun süre devam ederdi. Dalgın bakışları içinde, zaman zaman gülümseyen bazen de ağlamaya ramak kalan bir halde yakalayabilirsiniz. Bu içinden çıkılmaz bir sarhoşluktu. İçki kokmayan bir sarhoşluk! Bazen öylesine dalar giderdi ki; Bu ruh i haliyetten çıkması zaman alırdı. Hele bir de anlamsız bir müdahale olursa ! İşte o zaman bir rüyadan sıçramış ta, nerede olduğunu bir türlü anlayamamanın verdiği bir sinir içinde buluverirdi kendisini. Ama bir tanesi var ki; o rüyadan hiç çıkmadı. Çıkamadı… Belki de hiç çıkmak istemedi. İlk ve son kez aşık olduğu gün.

-O günü hatırlarım, çocuk. Okulun en kavgacı sınıfıydık. Söylentilere göre hocalar okulun düzeni gereği, tüm yaramazları bir sınıfta toplamaya karar vermişlerdi ve bu sınıfa da hiç kız öğrenci koymamak konusunda görüş birliğine varmışlardı. Böylece daha bir kontrol altında olsak ta, okulun bu durumdan çok çektiği bilinen bir gerçektir. Yine bir gün okul bahçesinde topladılar hepimizi. Mavra kopartacağız ya; Hemen aşağıda kümeleştik. Öğrenciler de birer ikişer dışarı çıkmaya başladı. Tam o anda, onu gördüm. Mahçup yüz ifadesiyle, açık kumral saçlarını arkada toplamıştı. İri gözleriyle etrafına bakıyordu. Bir erkeğin ilk kez aşık olduğunda neler hissettiğini bilir misiniz. Önce sesler kayboldu. Vücudum diken diken oldu ve gözlerim orada takılı kaldı… Artık ondan başka hiç bir şey düşünmeyeceğim günler önümdeydi… Öyle de oldu. Tabir i caizse artık okul da o idi, hayatta… Şarkıların anlamı varmış, o gün anladım. İnsan kendine bakmak, güzel görünmek istermiş, o gün anladım… Biri için endişe duyar, korumak istermişsin, o gün anladım… Kendini o kadar önemsiz görebilirmiş ki insan, o gün anladım. Onu ilk gördüğüm gün. İsmini kendi gibi benzersiz bir sanat dalından almış. Ebru… Büyükbabamdan sonra bu oldu işte… Sessiz bir aşk başladı. Beraber yürürdük; Evinin sokağına kadar. Okulda da uzaktan bakışır, tenefüs ziliyle birlikte ve sadece bir saniyeliğine de olsa o kapıdan yanyana girmeye özen gösterirdik. O bizim yan yana olabildiğimiz ender anlardan biriydi… Tatil günlerinin birinde gizlice buluştuk. Kimselerin bizi görmediği bir dünya bulduk kendimize. El ele tutuştuk. İlk kez birinin elini tutarken, işte şimdi hayat başladı dedim kendi kendime…

 

Bunları hatırladığı zaman, bugün ki yaşamından mutluluk duymasına imkan olmadığını düşünürdü. Derin bir kederllik haliyle yerinden kalktı ve Ebru’nun hiç yanından ayırmadığı o küçüklük resmine baktı. Hayat acaba ne oyunlar oynamıştı ona. Yanında gerçekten sevdiği biri var mıydı. Hiç hatırlayıp ta, ona ulaşamadığını düşündüğü bir an olmuş muydu? Kalbi hala onun içindemi atıyordu. Yoksa söküp atmışmıydı. Bilmiyordu ama bu ikinci eksiklik için şöyle derdi hep: İlişme çocuk bana. Engelliyim ben…

Bir daha hiç sevemedi. Aşk bir insani öğretiymiş meğerse ! Unuttum demek yalan, tekrar aşık olmak diye bir şey yokmuş. O, insanın hayatta kalma isteği, yanından hiç ayırmadığı bir günlükmüş. Açıp açıp okunan ve hangi dağlardan aşıp ta bugüne geldiğinin bir kanıtı gibiymiş ! Kalbini birine verecek kadar cesaretli olduğun tek şeymiş. Bir daha sana gelmeyeciğini bilsen de; Bu yaşam artık senin ! diyebilmekmiş… Bu yalnızlık dolu ve eksik yıllar birbirini takip etti. Hayatın terazisinde kimseler onun yerini dolduramadı çünkü o zaten orayı kimseye vermedi… Gel zaman git zaman, artık onunda hayatında yaşanmışlıklar belirgin birer iz oluşturmaya başladı. İnsanın vücudunda her yaşanmışlığın bir izi mutlaka bulunmalı, diye düşünürdü. Şairin dediği gibi:

Bir kafatasında bir yazı izi;

Anlatıyor bize, yeniden bizi.

İyice okuyup hikayemizi,

Sonra o yazıyı silmek isterdim !

Gerçekten de böyleydi… İnsan karakteri, içinde taşıdığı yarın belirsizliğinden korkarak planlar yapıyor, çabalıyor, koşturuyordu. Bazen bunlar içinde kaybolmuş roller, o varlığı ele bile geçirebiliyordu. Artık malesef sizi duyması beklenemezdi çünkü onlar, dünya masalına yenilenleri temsil ediyorlardu.

-Bakmayın mutluluklarına, yalan. Köleliği seçenlerin döktüğü terlere inanmayın. O ter yerine kendileri gibi olup ta gözyaşı dökselerdi keşke… İşte yine beni konuşturdun. İnsan yalanlarını, bu dünya sukunetinin içine sokma. Belki çocukca ama sinirleniyorum. Çünkü hayatıma bakıyorum da; Hesap yapmak zorunda bırakılıyorum. Ben hesap yapamam!  Bilmiyorum… Önümde nezaket dolu cümlelere saklanmış, gülücükler dağıtan ‘Hayır’ kelimesi yok… Gördüğüm her insana bir çocuk gibi bakmaktan yorgun düşmemeliyim. Artık bu ucuz hesaplarda paraüstü olmaktan sıkıldım. Kimseye yenilmek istemiyorum. Çünkü Yenmek te istemiyorum… İnan ki çok yoruldum, ! İnsan taklidi yapmak bana göre değil. Farkında değiller mi? Onların gözlerine bakıyorum ben… Gördüğüm o çocuk kalplerinin,  baktığım şeyin neye dönüştüğünü görmek beni yoruyor, bakamıyorum. İlişme bana çocuk, engelliyim ben… Dünya benim için sessiz bir mucize, otistik bir algıya sahibim ve bu benim duygularımı, anlamlarımı biriktiriyor. Zenginim ben… Ama bu zenginlik beni dünya şımarığı yapmıyor, tam aksine ağır bir yük gibi gün geçtikçe eğiliyorum önünde! Neden eğiliyorum biliyor musun. Çünkü bazı şeyler var, anne gibi! Benden geriye kalacak değerler gibi… O değerler seni bu dünyaya bağlayan ve kendi ellerinle kendine taktığın kelepçeler gibi… O sessizlik için, önce bazı sorumluluklarını yerine getireceksin. Huzur vermeden, huzur alamazsın. Bu nefes almak gibi bir şeydir. Ama ben de istemez miyim; Yüzünü hiç görmesem de, biri omzuma dokunsa ve dese ki: Anlat çocuk, neyin var? Söz, dinleyeceğim. Hiç bir cevap duymayacaksın… Ver yükünün birazını bana! İşte onu kendi kendime haykırmaktan yani aslında ‘Ben’ olan ‘Sana’ anlatmaktan bıktım.

Gözleri ağırlaştı. Eve geldiği kıyafetlerle uykuya daldı, elinde babasının şiir kitabında ki şu sayfa açıktı:

Kendimi tamirden usandım artık,

İstediğim gibi olmadı gitti.

Dışardan kırıldım, içerden yandım;

Velhasılı yüzüm gülmedi gitti.

Akılma hiç rahat vermedi gönlüm,

Mantığın ermine hiç girmedi gönlüm,

Bir türlü huzura ermedi gönlüm,

Yoruldu, takatı kalmadı gitti.

Borçlu çıktım ermediğim murattan;

Her gün defalarca geçtim sırattan,

Yardım niyaz ettim en yüce kattan,

Ordan da bir cevap gelmedi gitti.

Oyuncak kaybetmiş çocuk misali,

Hep koştum, aradım en ideali,

Bendeki bu garip, acıklı hali,

Hiç kimse ciddiye almadı, gitti.

Değer mi çekilen bunca işkence?

Buna cevap vermek imkansız bence,

Bir gün diyecekler: Ölmeden önce

Dünyada bir huzur bulmadı, gitti !

 

 

Sabahın erken saatlerinde, alışageldik o sesle; Sabah ezanıyla gözlerini açtı. Vücudunu kımıldatmadan etrafına bakındı. İş yerine gitmesi gerekiyordu. Toparlandı, kıyafetlerini değiştirdi. Dışarı çıktı ve ağır adımlarla bakkala doğru yürüdü. İşe gitmeyi hiç istemeyen bir hali vardı. Mesleğini çok sevse de; konu iyi işler yapmak değildi. İnsanlardı. Kendi bakış açısına göre de, bu ülkede iş yapmaya tek engel vardı. İnsanlar!  Hele bu iş biraz da sanatla ve düşünce sanatıyla ilgili ise, tavırlar çok keskin olabiliyordu. Bu da dünyevi bakış içinde hata olarak kabul görmüş bir çok saçmalığı beraberinde getiriyordu… Bakkaldan aldığı sigarasının jelatinini açarken, adımları berbere doğru gidiyordu… İçeri girdi. Oraya girdiği zaman garip bir huzur buluyordu. Berber Mehmet, eski İstanbul nezaketiyle büyümüş, sıradan sayılabilecek bu dükkanda bir ömür geçirmişti. Nam salmış berber sohbetleri gerçektir. Adeta yaşamdan alınan kısa haberler niteliğinde bir sohbet içine girersiniz. Gözleriniz kapalı onu dinler, bir yandan da sonsuz bir güvenle emanet ettiğiniz boğazınızda bir ustura dolaşırdı. Saçının her telini bilirdi. Yalan değil. Gerçekten bilirdi. Canı sıkkın olduğunda anlar ve; ‘ Bu aralar yine düşüncelisin, uzamış gitmiş bu düşünceler. Gel kafandan atalım şunları’ derdi… İşe de yarardı. Güzel bir ses tonuyla onu gülümsetir, sonra da traşını tamamlardı. O an tüm sıkıntıların gittiği hissine kapılır, rahatlardı… Bol bahşişle elveda derken; Berber Mehmet te; Çok uzatma, gerektiği yerde kes gitsin ! derdi… Gülümseyerek vedalaştılar ! İşte tam o anda olan oldu. Bir çığlıkla eş zamanlı patlayan tabanca sesleri ile kendini yere attı. Kesik kesik çınlıyan sesler, camları aşağı indiriyordu. Hemen dibinde duran kadın, bebek arabasıyla birlikte dona kalmış, ayaktaydı. Korkuyla karışık bir içgüdüyle kadınla, onun tuttuğu bebek arabasını sertçe kendine çekti ve yere düşürdü, Yan yatmış bebek arabasının üstüne bacaklarını koyup, korudu. Tüm bunlar en fazla iki dakika ya sürdü, ya da sürmedi… Herkes dışarıya döküldü. Berber Mehmet ile kadını ve bebeğini ayağa kaldırdırdılar. O anda orta yaşlarda ki mağdur kadın boynuna sarıldı ve hıçkırarak teşekkür etmeye başladı. Bırakmadı da… Berber Mehmet te bir yandan kırılan camlarına bakıyor, bir yandan ağlayan bebeğe şirinlikler yapmaya çalışıyordu. Berber Mehmet’e iyi olup olmadığını sorduktan sonra kadına döndü;

-Evet. Ona hiç bir şey diyemedim. Gözlerimi de bir süre kaçırdım. Çok korkmuş olsam da, evlerine bırakmak istediğimi söyledim. Arabaya bindik. Evine kadar götürdüm. Yolda hiç bir şey söyleyemedim. Teşekkür ediyor, elimi tutuyordu… Henüz şoku atlatamamıştım ama bir yandan da nasıl oldu da onları koruyabildim, bunu bana yaptıran neydi diye düşünmeden edemedim… Tek derdim bir an önce yalnız kalmak ve bu şoku ağlayarak ta olsa atlatmaktı… Ama yapmadım. Onun yerine bir cafeye gittim ve buzlu limonata içtim… İsimlerini bilmesem de, bana hayatım ve kendimle ilgili somut bir değer verdiklerini hissettim. O günden sonra bir şeyi daha anlamış oldum. Yaşam sadece sen değilsin, seni sen yapan o kadar çok şey var ki… Sadece bir vücudumuz ve görüntümüz yok. Senden eksilenler varken, bir de sana eklenenler var… Hayat işte böyle bir bütün ! O günden sonra gerçekten yaşamaya başladım. Kafamda çözümsüz kalan yün iplikleri yerine yaşadığım her şeye anlam katmaya karar verdim. Bazıları deliceydi, bazıları süt liman. ama yaşarken her şeye açık olmalısın. Bir karar verdim. Yaşadığım tüm kötülükler içinde bile gizli bir ‘ben’ mutlaka vardı. Onu lehine çevirmek ise elimdeydi. Aynı güneş gibi; O gerçektir. Yaşamdır ! Belli bir mesafede durursan, seni ısıtır. Ama illa ki yaklaşmak istersen, ne yapar? Seni yakar… Anlamak istersin, tutmak istersin hayatı elinde. Ama o öyle bir şey değildir, senin değildir hayat. Sadece ‘ bir güneşlik mesafe’dir… Sıcaklığını hissettiğin kadar yakın bir gerçek ve bir o kadar da uzak bir muammadır !

Günler geçtikçe şaşkınlık verici bir değişim başladı. Artık çok konuşmuyor, alışkanlıkları ve düşünceleri aynı olsa da düşünmek yerine, yapmayı seçiyordu… Yeni alışkanlıklar da edindi. Sabahları büyükbabasına ve Ebru’ya bir selam çakıyor, atıyordu kendini sokağa… Bazı değerler taşıdığını, insanlar için de, kendi için de bu değerlerin bir anlam taşıdığını biliyor ve onlara önem veren bir moral içinde bakıyordu hayata… Fark ettiği gerçek; Geçmişin anılarında takılıp kalmak değil, onları bugüne bir donanım olarak getirebilmekti. Dün yaşadığı herşey ‘O’ olmuştu. Şimdi, sonbaharda yaprak yaprak dökülen bu anıları süpürerek, arkasında temiz bir yol bırakarak ilerledi. Arkaya dönüp baktıkça, önünde birikmeye başlayan yaprakları temizlemek zor olabilirdi… Hayat yolu sağlı sollu ağaçlarla sonsuzluğa gidiyordu ve o da yürümeye devam etti… Arkasına bakmadan ama arkada kalanları da yanına alarak…İnanç; bu teslimiyet duygusuyla başlıyordu. Hiç görmediğin ve bilmediğin bir geleceğe, insanlara ve ölümün bir doğum olduğuna inanmak, içindeki yalnızlığı öldürüyordu. Hayatındaki bu yeni yol, onun bilerek ve isteyerek seçtiği bir şey değildi. Hiç beklemediği bir anda, bambaşka bir hayatın ve duygunun içinde buldu kendisini. İnanç duygusunu çok düşündü. Kitaplardan bağımsız bir ‘insan olabilme’ felsefesini anlamaya, kendi içinde geliştirmeye çalıştı. Başı boş ve bilgisizce inananları sevmiyor, bilhassa inançları ile yaşamları arasındaki uçurumları gördükçe daha da ümitsizleşiyordu. Yaşam ve inanç onun için, kalbinde hissettiği ve aklıyla geliştirdiği bir felsefeydi.

– Ama gel gör ki insanlardan her zaman seninle aynı duyguyu, aynı şekilde yaşamasını bekleyemezsin. Karşına çıkan ve insanlardan örülmüş bir duvar her zaman vardır. Bu, yaşamın çoğu zaman önünde duran bir engel malesef. Sen de zaman zaman bu engellerin ya etrafından dolanıyorsun, ya da ezmek zorunda kalıyorsun… Gel bak ne söyleyeceğim. Bekçileri bilir misin, bekçileri. Artık yoklar! İşte hayatı onlara benzetmek yanlış olmaz. Hayat bu ve sen de o tertemiz ruhunun bekçiliğini yapıyorsun. Her an bir hırsızlık, bir olay, bir kavga olmayabilir… Hatta yıllarca bekleyebilirsin. Bir aşağı, bir yukarı yürür, sadece düdük üflediğini düşünürsün içinden. Karanlık, kimsesiz ve sessiz olsa da, bundan hiç vazgeçmessin. Çok sıkılır ve sorgularsın belki de. Ama bu senin hayatındır. Bir gün seni senden çalmak isteyebilirler. Aynı zamanda da sen farkında olmasan bile, varlığın etrafında yaşayanlara bir huzur verebilir. Güven verebilir… Herkes uyurken, sen yürüyor olursun. Gece lambaları altında bir tütün yakar, beklersin. Sabah olunca herkes uyanır ve sen gitmiş olursun… Adını anmazlar belki ama dün gece onların rahat bir uyku çekmesi için, uykusuzluğu seçmişsindir… Hayat ta biraz böyle; Beklediğini bilmeden bekler, beklenmedik bir anda yaşamla boğuşursun veya beklemediğin bir hediye, tam da önünde beliriverir… O yüzden gel şimdi bir müzeyyen koyalım şu plağa. Yanında bir tek rakı… Bu yaşam hüznünün içine biraz kendimizden katalım, kulağımızda bir ud taksimi; yarınlara hazırlayalım şu güzel günü… Ne dersin?

Domino taşlarının birbirine çarpa çarpa ilerlemesi gibi. Küçük küçük olayların sıralandığı bir devamlılık. Kimse onun ne yaptığını sorgulamamalıydı çünkü her yaptığı şeyde biraz da kendini arayan bir tablo başında bu yaşamı şekillendirmeye çalışıyordu. Sonuçta ortaya bir eser çıkarma hırsı olmadan, biraz başıboş ve hesapların olmadığı bir hayat yaşabilmek arzusuydu bu… Ve bunu düşünerek değil de, yaşamın kendi önüne sürdüğü herşey ile birlikte yapmayı tercih ediyordu…

‘Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı…’  sözü, yavaş yavaş aydınlığa çıkıyor, güneşin sıcaklığını yüzünde hissediyordu… Kendini keşfetmek yorucu bir süreçti. Tüm yanılgılara açık, hatalarla ve pişmanlıklarla dolu olabilirdi. Ancak çok hayati ve çoğu zaman da üstünden uçup geçtiğimiz, kontrolümüzü kaybettiğimiz anlar vardır. O anları yakalamak için kendinizi bir anlamda eğitmeniz gerekirdi. Bu eğitim, bir ağacın kabuğuna benziyor diye düşündü. Zamanla oluşuyor ve asla ne yöne kıvrılacağını, nereden dal vereceğini bilemiyordunuz. İşte  o kabuk sizi tüm fırtınalardan ve yağmurlardan koruyan şeydi… Bir şey daha var ki; onu siz dahil, kimseler göremez. O da köklerinizdir. Toprağa hangi değerlerle tutunduğunuz, ne kadar sağlam olduğunuz buna bağlı…  Kabullenmek cesaret, cesaret ise kendine vakıf olmakla ilgili bir derin mevzuydu onun gözünde.

 

İlmin gelişimi takdire şayandır… İnsanoğlu önce korkularını yenerek, kendini güvende hissetmek ve sevdiklerini korumak amacıyla başladı bu maceraya. Ancak bu bağımlılık bir noktadan sonra şuna dönüştü: Artık ilim, insanların rahatlığı için üretiyor ve gelişiyor. Bu da gittikçe hareketsizleşen ve şımaran bir insan profili çıkartıyor ortaya…Ve artık kimse bu yalanlarla dolu rahatlığını bozmak istemiyor. Gerçeklerden kaçmak biraz da bu yüzden…

-Bir üst seviyeyi unuttun. O da, gerçek değerlerin olarak gördüklerini koruyabilme egosu. Bu en dramatik halidir. En şiddetli biçimde savundukları o BEN merkezli hallerin içinde taşıdıkları boşluk, bir gün gelir onların önüne bir fatura olarak çıkar… O faturayı reddederler, görmek istemezler ama hesap ortadadır. Sonra şunları işitirsiniz; ‘Ama aslında ben’… gibi . O ‘aslında’ var ya; Yıllar önce tren istasyonunda unuttukları ve bir daha hiç görmedikleri kendilerinden başka biri değildir…’Aslında’ ! Aslında yaşamayan, ama gün gelince ‘asl ı gibi’ olanlar… Bu yüzden hayata iki pencereden bakacaksın. Birinci pencerede sen ve kendi değerlerin vardır. Manzara harikadır orada. Sıkıntılar da olsa, bir huzurla bakarsın geleceğe… Diğerinde ise yine sen ve senin olmayan değerlerin vardır. İşte bu pencerede manzara falan yok. Burnunun ucunu bile göremeyeceğin bir sis kaplamıştır heryeri…Hiç sensiz ‘Sen’ olabilir mi? Bu yüzden karşılaştığın insanlarda hep bir gerçek ararken bulursun kendini. Çünkü ona ihtiyacın vardır… Burada hassas bir terazi var. Aradığın o gerçek, bir önyargıya dönüşmemeli. Çünkü önyargı, hikayeyi dinlemeden ‘kendi’ sonucunu çıkartmaktan başka bir şey değil. Haklı bile olsan, o hikayeyi bilmeden uzaklaşmak doğru değil. Seninle kesistiği en ufak bir ayrıntı bile çok şeyi tam da tersine çevirebilir. Bilemezsin… Nedendir bilinmez, aklıma düştü. Sen hiç içinde hindi dolaşan, çuvallar dolusu patates, soğan olan bir muayenehane gördün mü? Ben gördüm. Babamın muayenehanesi. Ben daha çok küçükken onun yanına giderdim. Para, henüz bugünki gibi değildi. Muayeneye gelen insanlar, hastalarını köylerden kızaklarla getirirlerdi. Bu da çok eski değil, daha dün gibi. 70’lerin sonundan bahsediyoruz. Para verecek durumları yoktu. Çünkü para yoktu. Babamda malum, bir gönül insanı. Hiç sorgulamazdı böyle şeyleri. Muayene karşılığı verilen bu şeyleri kabul etmek istemese de, israrlara karşı direnci kırılır, almak durumunda kalırdı. Karşı muayenehanesinde Dr. Tali bey adında bir dostu vardı. Değişik bir insandı. KBB’nin şefi idi ve aradığınızda; Buyrun ‘ben Şef Tali’ diye açardı telefonu. Çocuktuk. Sırf bunu duymak için telefonla  çok aradık onu. Kahkalarla kapatırdık. Bir gün muayenehanesindeki penceresinden bakarken, bir seyyar satıcıya dikiliyor gözü. Adamcağız tezgahının başında, bütün gün bahçesinden topladığı rızkını paraya çevirmeye uğraşıyor, beceremiyordu. Sessizce öylece dikilen adamın durumuna üzülen Tali bey, doktor önlüğü ile gidiyor ve geçiyor tezgahın başına. O zamanlar bir prof olmak halk gözünde çok ayrıcalıklı. Millet bunu ‘Patatees Sooğaan !’ diye bağırırken görünce toplanıyor başına. Yarım saat içinde herşeyi satıyor. Parasını da tezgahçıya veriyor… Bunun gibi daha binbir olay. Neden hatırladım bunu biliyor musun? Çünkü bu duyguların ve bu içten insan hikayelerinin hala var olduğuna inanıyorum. Sadece ‘hayat artık eskisi gibi değil’ demek kolay. Hikayeler dün ortalıktayken, şimdi ise saklı. Bulup çıkartmak ancak senin insanlara nasıl yaklaştığınla, neleri paylaştığınla ilgili…

Sözü çok edilir, kendi edilmez;

Günah mıdır, sevap mıdır iyilik?

Gösterilir, ardı sıra gidilmez

Sahra mıdır, serap mıdır iyilik?

Beklenir kendinden geri kalandan,

Göklerde kuşlardan, yerde yılandan,

Yaşayandan, can çekenden, ölenden,

Alınacak hesap mıdır iyilik?

Arkadaş, neyin var söyle, yarına?

Cümle mahlukatın ah u zarına;

Ziftlenesi kör bir nefis uğruna;

Rafa kalkmış kitap mıdır iyilik?

-Sessiz bir lisan konuşuluyor bu şehirde. Söylemek istediğin zaman, herkes bilir. Kimse konuşamaz. Suskun özlemlerde saklı bir lisan. Eski İstanbulun sokaklarında duyulur zaman zaman. Herkesin gözünde saklanmış, kelimelerden farklı bir davranış lisanı bu. O cümlesi az lisanı seçtim ben de. Sahafların hemen yanında bir kıraathane’de otururum, çoğu zaman. Gelen geçeni buradan izlemeyi seviyorum. Burada gerçek bir Türk kahvesi içebilirsiniz. Elinde bir kitap olacak. O uğultunun içinde, şıngırdayan çay sesleriyle okuyacak, arada bir kafanı kaldırıp insanları seyre koyulacaksın. Burada bilgi, güvercinlerin önüne serpişletirilmiş yemler gibi. Herkes kendini doyuracak ‘bilgi’nin peşinde. Kimisi kitap tezgahlarında önsözlere göz gezdirir, kimi de aylak aylak etrafına bakınır durur. Bak, Sadir bey oraların çok eski esnaflarından. Kitaplara değişik bir ehemmiyet verir. Ona göre bir kitap, sigara paketinin kalınlığını geçmemeli, mutlaka sarı saman kağıdına basılmalıdır. Dizgisi mutlaka kurşun harflerle yapılmış ve iplik dikişi ile tutturulmuş olmalıdır. Deri ciltli olması makbuldur ancak elinle iyice bastırıp yoklaman gerekir. Boya eline geçerse makbul değildir. Ha, bir de kokusu. İşte bu koku önemli. İyi kitaplar mutlaka ‘isli’ olmalı derdi… Bu koku, bilginin gerçekten yaşadığını kanıtlayan, geçmiş zamanlara sinmiş bir koku. Nem desen değil, küf hiç değil… Öyle her yerde rastlayamazsın. Hatta orası diğer kitap dükkanlarından bile farklı. Ciltlerde kullanılan tutkal, deri kokusunu andıran bir hisle birleşmiş gibi. Sadir bey bir Samsun tiryakisi olsa da, yıllardır bu kokuyu muhafaza etmek için olsa gerek, dükkanında bir tek sigara bile içmemiş, misafirlerine kolonya ikram etmemiştir. Bilginin kokusu. ..

Ne güzel değil mi? Böyle bir şeyi ancak okuyan ve bunu hayatına katmayı becerebilen söyler diye düşünürdüm. Şimdilerde bu koku nadide bir parfüm gibidir. Bulamazsın. İnsana bir tevazü verir, sesini alçaltmanı ve seçtiğin cümlelere dikkat etmeni sağlar. Eski yıllarda bilginin değeri o kadar ehemmiyetli imiş ki; böyle bir çarşının kurulmasına neden olmuş ama şimdilerde esnaf dükkanlarında, İlgi çekmek amacıyla eski görünümlü haritalar, kartpostallar ve hatta ve malesef dandik Istanbul hatırası olabilecek Üçüncü sınıf hediyelik eşyalar da bulmanız mümkün… Bir gün; kısmetim olsa gerek, Sadir beyle uzun uzun sohbet etme fırsatım oldu. Konu konuları kovaladı… Bir kitap dolusu sohbet ederken, kendimizi bir dünya masalının içinde bulduk. Ona döndüm ve;

-Bir kütüphane olsa ! Kos kocaman, sessiz, bilgi kokulu bir yer. ‘Günlük’ kütüphanesi. Her cennete nakleden, vefatından önce ciltlettiği günlüğünü buraya teslim etse. İki kategoride sınıflandırsak. Yaşadığı döneme göre ve bir de harf sırası teşkil etsek, nasıl olur Sadir bey ! dedim… Sadir beyin Gözleri faltaşı gibi açıldı ve:

-Yahu, bu fikir beni korkuttu, billa ki!

-Niye, üstad? Çok fena değil mi? dedim.

-Benim bildiğim tek kitap var böyle. Sadece bir kere yazılmış, o da Kuran ı Kerim! Yahu, bu korkacak kadar değerli bişey. Ama ne yalan söyleyeyim, benzersiz bir şey olurdu. Bekçisi ben olamam ama. Veremem kimselere o sırları. Koca ruh sana emanet etmiş. Kolay mı be? Büyük iş. Yaşayan ölüler gibi! Benim psikolojim bozulur! Dedi ve sessizleşti.

Bir düşünce içine dalıp gitti. Onca yaşanmış hisler, bir ölümle ve başkaları için hiç te bilemeden bitecek miydi? Organ nakli gibi, diye düşündü içinden. Ama ne nakil! Zaten beyni, nah naklederler! diye söylenirken, bir yandan da garip bir his içine girdi. Olmaz diye düşündü. Ölüm biraz da kendine özgü sırların, soruların ve mutlulukların da toprakla örtülmesiydi. Buna saygı duymak lazımdı. Gülümsedi. Sadir bey, garip bir insandı. Böyle değişik korkuları vardı. Karar verdi. Kendisiyle sohbet etmekten büyük zevk alan bu adamı arada sırada korkutacaktı. Yerinden kalktı, yanına gitti. Fısıldayan bir sesle, onu çağırdı. Sadir bey geliverdi yanına ve;

-Abi, şu kargayı görüyor musun? İşte o, karga değil. Ne zaman gelsem burada! Herkesi seyrediyor. Şahit o, şahit!

– Bismillahh!!!

-Bunlar, öyle kolay kolay ölmez. Hep seni seyreder! Dikkat et Sadir bey, Efsaneye göre her karga bir gün bembeyaz olmayı beklermiş. Burada uzun kalmasının sebebi de insanlarmış. Çünkü beyazlara bürünüp, cennete uçabilmesi için bir ölümlünün mutlaka huzur içinde öldüğünü görmeliymiş. Dikkat et, hep pür dikkat! Hep aynı yerde! Bir de camii çatılarında görürsün bunları….Sonra puff! Karga yok!

-Kitapta böyle bir şey yok…dedi Sadir bey, ciddi bir sesle!

-Allah sana herşeyi söyleyecek miydi, sanıyorsun Sadir! Bak ne anlatacağım sana. Fark ettin mi; insanlar her zaman birazcık ta olsa çekinir bu mahlukattan. Akıllıdır. Yaptıklarını unutmaz. Çok yaşar. Kolay mı… İnsanoğlu adam olacak ta, huzur duyacak ta, ölecek. Bu çok uzun zaman aldığı için de, bu gariban bir huzurla beyazlara bürünemiyor. Bekliyor. İnsan olalım diye… Peki, sana bir soru. Sadir bey, bu kargalar o kalın kabuğun içinde ceviz olduğunu nereden biliyor ? Nasıl biliyor da, o kabuğu yükseklerden yere bırakıp kırmak ihtiyacı duyuyor?… Bir de bilirsin ki bu mahlukata kuru ekmek verirsen, onu ilk önce bir su birikintisinde ıslatır. Buna ne diyorsun!

-Korktum, çocuk. Bu gerçekten de garip bir mahlukat. Bir sırrı var elbet… O zaman hiç yalakalık yapıp ta, yemlemeyeyim ben bunları. Nasıl olsa rızkını çıkartmak konusunda bir sorunu yok. Allah katında bir de; Kargaya niye yalakalık yaptın diye sorarlarsa, atarım kendimi cehennemin çukuruna ! dedi ve kahkahayı patlattı…

-Yani bu gördüğün aslında cebrail aleyhisselamın’ın hizmetlisi, diyorsun!

-Haşa de, Sadir abi. Kitap ta kölelik diye bir şey yok. Günah! Olsa olsa bir bekçi olarak dikmiştir başına. Sevaplarını sayıyor, Günahlarını ne yapıyor, bilemem! Bir hesabı vardır, elbette. Bir hesap düşün ki; 3 yanlış bir doğruyu götürüken, 1 doğru da 7 yanlışı siliyor. Bunu hesaplayabilir misin Sadir abi?

-Edemem çocuk. Zaten tanrı bizi bir sonuç olarak gönderdi. Biz onu, içinden çıkılmaz bir probleme dönüştürdük! Dedi gülerek… gözünü kargadan ayırmadan ! O arada Sadir, bir simit parçasını güvercinlere doğru attı. Güvercinler de üşüşüverdi başına. O sırada kargayla göz göze geldi ve;

-Sana atmadım. Güvercinlere attım. Onlar insanlar gibidir. Nerede ekmek, üşüşüverirler. Hazırı severler, ve bir de taklacı olanları vardır ki; Sen uzak tut yarabbi!…

İnsanlar mucizelere karşı ne kadar meraklı diye düşündü. Hayatın cevabı uğruna inanmaya hazır bir teslimiyet vardı yüreklerinde. Peki nedendi bu kadar farklılıklar? İnsanları iyi, kötü, şefkatli, küfürbaz, yardımsever, katil, hırsız vs. diye ayıran şey ne idi? Ona göre insanlardaki tüm organlar aynıydı ve aynı işlevlere sahipti. Ama birilerinde olan, diğerlerinde olmayan bir şey vardı; Vicdan! Vicdan, ruhumuzda taşıdığımız bir hesap makinası gibiydi onun için. Tüm doğrular da, tüm yanlışlar da onunla ilgiliydi. Eğer içinizde vicdan yoksa, eksiksiniz demektir. İşte bu eksiklik, insanı duygusuzlaştırır. Sevgiyi anlamınızı engeller. Onun değerini hesaplayamazsınız. Ve içinde vicdan taşımayanlar, çılgınca şeyler yapabilir. Aslında seni öldürecek bile olsa, istediği tek şey biraz vicdandır. Sevgiyi hissetmek ister. Ama olmaz. Olamaz. Doğarken sana tek bir kalp veriliyor ve onu sen seçemiyorsun! Ancak, o kalbin sana bir hamur olarak verildiğini bilmen gerekiyor. İstediğin şekli ver diye…

Sinirli bir biçimde kafasını kaldırdı:

-O kalp, öldüğün zaman mı duruyor, sence.? Bence öyle değil. Yaşarken duruyor kalbin. Ona son şeklini verdikten sonra duruyor, Geri kalan ömrünü  öylece geçiriyorsun… Ancak yaşamayı seçer ve her gün bir yenilik, bir heyecan yakalayabilirsen, hayatına en küçük şeyde bile bir anlam katmayı becerebilirsen, ömrünün sonuna kadar ona şekil verebilirsin… İşte budur yaşamak! Anı yaşa saçmalıklarını boşver, anlam katmaktır seni yaşatan… Anlam kattığın zaman içselleştirirsin. Maneviyatın yükselir, bir değere dönüşür, bir hikayesi olur. Öyle olduğu zaman bir yaşam koleksiyoncusuna dönüşürsün. Bu da bazı zenginlikleri getirir. Göreceksin arkadaş! Boşuna insan diye düşmedin bu dünyaya… Görüp, anlayacaksın. Görmeyenlere göstereceksin, anlamazlarsa anlatacaksın. Ama bir konu var; Senin gördüğünü görmek zorunda değiller. Onu da tevazüyle karşılamayı bilecek, onun da sana bir şeyler göstermesi için yol açacaksın ki anlayabilesin. Buna şimdi empati diyorlar. Empati kur-muş! Kurmalı bebek mi bu, be!

Sahafların gerçek müşterileri sabah saatlerini tercih ederlerdi. Onlar kitap müşterisiydi. Burada alışveriş, onlar için biraz farklıdır. Çoğu zaman koltuklarının altında getirdikleri kitapları değiş tokuş eder, burayı bir kütüphane gibi kullanırlardı. Bu insanlara uzun uzun bakar, içlerinde taşıdığı bir dünya duyguyu, o duyguları yaratan olayların neler olabileceğini anlamaya çalışırdı.

Kimsenin bilmediği bir eski Istanbul sokağında küçük bir atelyesi vardı. Arnavut taşından sokağında, bir kaç eski esnaf arasında, taşları ile meşgul olduğu ve çalışırken taş plak musikisinden seslere kulak kabartıp, dudak oynattıpı bir küçük atelye… Arada sırada sohbet ettiği Sadir bey vasıtasıyla bulmuş ve mütevazi bir biçimde yerleştirmişti. Orada herşey çok yeniydi ve bir kedinin evini tanıma süeci gibi, o da her noktayı keşfediyordu. Artık zaman orada da akıyor, reklamcı kimliği ve çevresinin hiç bilmediği ve biraz da bilerek uzak tuttuğu bir hayat sürüyordu.

-Şu bağırıp durulan parelel evren meselesi var ya! Hani fizikçilerin yüzyılı aşkın süredir anlamaya çalıştığı ‘supernova’ konusu… O, parelel evrenini kurdu bile. Belgeseller, formüller, o, şu, bu… Tüm hesaplamaların sonucu neymiş biliyor musunuz? 1 … Evet. Bir… Bir hayat var! Bir hayatı kaçla çarparsan, o kadar hayat yaşıyormuşsun. Iki kere bir eşittir ‘iki’… Şimdi benim iki hayatı var… Önce hangisi ölür bilinmez ama başımda artık iki karga var! Bu hayatımdaki dostlar kim, mutlulukları ne ve nasıl yaşar, anlatmayacağım. Sadece kargalar şahit ! Taş mektupçuluğu ile meşgul olduğum bu hayatla ilgili tek ayrıntı da şu: Bu hayata dair kısacık notlar tutuyorum ve onları eski İstanbul binalarının örülmüş taşları içine saklıyorum. Demişler ya; Saklanacak en iyi yer kalabalığın içidir! Diye… öyle yaptım işte. Kalabalığın içinde saklanan başka bir hayat kurdmu. Orada ismim farklı, hayatmı ve insanlarım farklı… Orada rahatım çocuk, orada gerçekler var. Buranın yalanlarından kaçtım. Kimsenin beni  suçlamadığı, yargılamadığı ve onların bana sahip olamadan yaşayabileceğim bir yer. Kaçmak kelimesi biraz negatif. Varsın olsun, ben onların gözünde korkak olmayı yeğlerim. Bunun karşılığında gerçek bir hayat kazandım. Onlar bilmesin, hiç bir kazancı olmadan savaşmak bana göre değil. Haklı çıkmak bana göre değil, üstte olmak veya altta kalmakta bana göre değil. Gözyaşı, ruhun kanıdır. Kan dökmek bana göre değil… Bak şiir ne diyor dinle;

Yaşayanlar bilmiyor ne düşündüğünü

Ölülerin kendi haklarında

Durmuş yeryüzü karanlığı anlatıyor

Sokrates, Nekropol sokaklarında

Kartaca’yı oynuyor Anibal şevkle;

Bütün hainlere af çıkarmış sezar.

Bir şeyler mi söylemek istiyor Diyojen,

Ve üzerinde güller açan şu mezar?

Kollarını açmış kucaklıyor İsa

Kendisini acımasızca çarmıha gerenleri

Hazreti Hüseyin için sanki Fırat

O kadar çok ki su verenleri.

Tüm tövbekarları bekliyor yine Mevlana;

Yunus hala eğrileri islah ediyor,

Günahıyla, sevabıyla ölüler,

Yaşayanlar için hep ‘ah’ ediyor.

 

Tahtakale’de fesleğen vakti çok güzeldi. Pazar yeri yaklaştıkça keskinleşen bu kokuyla, yerleri ıstatan esnafın selamında bile bir sıcaklık vardı. Bahar ayları, bilhassa yenilenmenin heyecanını taşıyan bir koşuşturma içinde olduğunu görmek yaşamı anlatır gibiydi. Tahta ve tellerden yapılmış kafeslerde yeni doğmuş miskiler, denizli horozları, binbir cıvıltıyla şaşkınlık şarkıları söyleyen kuşlar; Avuç avuç, binbir çeşitini ayrı ayrı koklayabileceğiniz tohumlar, her yer renk renk çiçekler içindeydi ve esnaf çığırtkanlığı yoktu… O yolun içinden etrafına baka baka, sora öğrene geçti. Göz göze geldikleri ile selamlaştıktan sonra sesler azalmaya başladı. Sokağın arkasındaki han’ın içinden süzülüp, bir anda yine kalabalığın ortasına daldı. ‘Zaman tüneli gibi’ diye hayal ederdi burayı. Kuşların cıvıltısı gitmiş, yerine insanların uğultulu koşuşturmaları gelmişti. Sokağın en sevdiği yerine yaklaşmıştı. Kuru Kahveci Mehmed Efendi ve mahdumları’nın dükkanı bu sokağa muhteşem bir kahve kokusu salardı. ‘Demek bu yüzden sabah canım Türkçe kahve çekiyor’ diye düşündü ve yürümeye devam etti. Dükkanlara sığmayan mallar sokağı daraltırdı. Hem insanlar bu zenginliğe dokunabilsin, hem de yığılan yeni mallar içeri sığmadığı için yapılırdı. Muhtemelen dükkan sahibinin küçük kardeşi ya da yeğeni de, işi kapsın ve müşteriyle konuşmayı öğrensin diye orada dikilirlerdi.  Es kaza yaşıtları olan bir bakire annesi ile gelirse, onlarla bir ayrı ilgilenirler ve bol bol indirim yaparlardı. Ama O anlık aşkları tam da oracıkta biterdi. Dükkan sahibi de şaplağını enselerinde patlatırdı. Onlar aşk için ‘zararına satış’ derlerdi. Haklılardı bir yerde… Sokağın sonuna doğru, zanaat sahibi esnaflarla karşılaşırsınız. Tahta oyularak yapılmış binlerce mal onlardadır. Oklavalar, yer sofraları, elekler, tabureler, cilalı tavla takımları; En güzel dükkan önü diye hayran hayran seyrettiği süpürgeciler, ona yaşamın basit zenginliğini anlatırdı.

Kafasını kaldırdı. Görünürde bir tane bile karga yok diye homurdandı. Gerçekten de kargalar geniş alanları gören yerlere mevziilenme konusunda haklılar diye düşündü. Sokağa girdi. Küçük atelyesinin karşısında bir çocuk oturmuş, elinde bir zarf tutuyordu. Gözleri ona takıldı. Kimse ona gelmiş olamazdı. Tedirgin olsa da belli etmedi. Kapıya geldi ve anahtarı çevirip, içeri girdi. Tam kapıyı kapatacakken çocuk ona seslendi. Bu sesle irkilerek ona döndü ve ne var? Dercesine bir göz kırptı. Çocuk yaklaştı ve zarfın üzerindeki adresi sordu. Çocuk Gümüşhaneden geliyordu. Amcasının cağaloğlundaki matbaasını arıyordu:

-Oraları öyle tarif ederek bulamazsın. Burada matbaanın telefonu var, gel arayalım. Ben de seni bir taksiye bindiririm veya o gelir seni alır.

Beraber, amcayı aradılar. Telefondaki ses, çocuğun kayıp bir ağabeyi olduğunu ve polisin dün gece onun cesedini bulduğunu söyledi. Çocuk buraya büyük bir İstanbul heyecanı ile gelmişti. Ama burası biraz sonra onun için bir ölüler şehri olacaktı. Telefonu bırakmıyor, onaylayan mırıltılar çıkartıyor ve çocuğa bakıyordu. Amca ondan bir saatliğine çocuğu yanında tutmasını rica etti ve adresi alarak telefonu kapattı.

Çocuk sessizleşmişti. Başı önünde amcasını beklemeye başladı. Çocuk bir şey istemese de, bir limonataya hayır demeyeceğini düşündü ve Çaycı Akif’e soğuk ve ilaçsız bir limonatayla, Türkçe kahvesini söyledi. İster istemez aklı çoçuğa, abisinin yaşadıklarına ve bundan sonra ki hayatına takılıyordu. Biraz sonra gözünün önünde küçücük bir masumun hayata bakışı tamamen değişecekti. Bu iz onu hangi yola sokacaktı acaba. Hayatının bugün değişeceğini, yarın olunca aklından hatırlayabilecek miydi? Henüz bu masumiyet yaşamla kirlenmeden ne yapabilirim diye düşünse de, elinden bir şey gelmeyeceğini anladı. Saçlarına dokundu. Gülümsedi… ‘Bu gülümseyişi unutma’ dercesine çoçuğa baktı. Bakıştıkları sırada amca geldi. Selam verdi. Çocuğa sarılıp kucakladı. Gözleri ona takıldı ve buruk bir şekilde gülümsedi. Adam da başıyla sessiz bir karşılık verdi… Çocukla amcası yavaşça uzaklaşırken, gözleri de tam onlara takılı kaldığı bir sırada telefonu imdadına yetişti. Diğer hayatından onu arayan biri vardı. Konuşmak isteme de, kafasını dağıtmak için iyi bir fırsat diye düşünerek açtı. Haber iş ile ilgiliydi. Uzun uzun konuştu… Konu iş olunca; bazen çok sıkılsa da, yakasını bırakmak istemiyordu. Diğer hayatındaki tek gücünün bu olduğuna inanır, bileğinin bükülmemesi ile gurur duyardı. Telefonu kapatınca rahatladı ve içeri girdi.

Atelye girişi işlenmemiş taşlarla doluydu. Açık krem rengi kireç boyası ile gelişi güzel boyanmış duvarı, çerçeveleri ile asılmış taşlarla bezenmişti… Bir kaç aile fotoğrafı görünür bir biçimde dizilmiş, Fenerbahçe şapkaları ve çerçeveli forması, onunla ilgili tüm yaşamı anlatır gibiydi. Arada sırada onlara bakıp gülümser, diğer hayattan sadece sizi getirdim diyerek  gururlanırdı. Bir de ‘Bango’ var tabii. Ona sonra geleceğim. İçerde yoğun bir zift ve küf kokusu vardı ve o bu kokuyu bir kanıt olarak görürdü. Bazı dost sohbetlerinde; parmak izi, dna’nın falan hikaye olduğunu, bu kokunun asla taklit edilemeyecek bir delil olduğunu savunurdu. Diğer hayattan gelen bir ulak gibi, komşu esnafla yaptığı sohbetler yavaş yavaş nam salmaya başlamış-bazen de bir nevi esnaf danışmanlığına dönüşmüştü. Çinden mal ithal etmek isteyenlere önce kızar, sonra da Çin’le telefonla konuşurdu. İki taraf ta yetersiz dilleriyle anlaşmaya çalışınca olmuyordu. O da aradan bir iki kelime seçer, özetlerdi. Mahalle reklamcılığı da en olmadık şekliyle yaptığı oldu. Mesela Ni-Çin? Esprisi böyle çıkmış ve ithal yapan esnafın camlarını süslemeye başlamıştı bile… Gelen bir hanımefendi olursa; Ona diyeceksinki: Abla bir sor önce, Ni-Çin bu bıçak, diye..! Ve sonra anlatmaya başlarmış esnaf.  Bu da olanları karşıdan izler, bazen kahkahalara boğulup, içeri kaçardı…

Çalışma masanının yanında duran bilgisayar yardımıyla, diğer işlerle de ilgileniyor, geri kalmıyordu. Oradaki bir aksaklık bu hayatını da etkiler korkusuyla reklam işlerine de azami dikkat gösterirdi. Ama buradaki yaşamı sessizce taşların içinde geçerdi. Uzun uzun araştırır, hikayeler oluşturur, sembolleştirir ve taşa işlerdi. Bir nev i terapi olarak anlattığı bu süreç, duygusal çıkmazlardan onu kurtarıyor, diğer tarafta yaşananların gerçekdışılığını kanıtlıyor ve aslında onu daha da üzüyordu demek yanlış olmaz. Tanrı’ya olan inancı çok dallı bir felsefe gibi hep kafasındaydı ve iyi niyetli dualarını eksik etmiyordu.

-Bazen ne düşünüyorum, biliyor musun! Bu hayatı kurarken, bir korku veya kırgınlıkla yapmadım hiçbirşeyi. Ailem için fazlaca değişiktim. Bunu biliyorum. Çekirdek aile dışında kimsenin de bana bayılmadığını hep bildim. Her hareketlerinin, söylemlerinin ardında başka anlamlar taşıyan insanlar… Hepsi birer hayat yaşıyor, farkındayım ama muhatap kalmak içimi acıtıyor. Bazen çok sorguluyorum ve bir korku kaplıyor her yerimi! Bunun çok ta normal olmadığını görebiliyorum ama çok yoruldum. Oradaki dostluklar var bir de. Belki garip gelecek ama ben o halleri seviyorum. Herkes kendi hayatında yaşıyor. Yaşam, her an beraber olacaksın demiyor, onlar çocukluk günlerine ait duygular. Belki çok yakın değil ama orada olduklarını biliyorsun ve bazı değerler taşıdıklarını görebiliyorsun. Vakit geçirmek, beraber sohbet etmek, zaman zaman bir araya gelmek güzel… Eskiden böyle değildim. Arkadaş denilince kelime anlamı gibi bilirdim herşeyi. Benim için hala öyle olsa da,  artık pek te böyle yaşanmadığını görebiliyorum. Olgunlaştıkça anlıyor insan. Daha doğrusu yalnızlaştıkça kendi değerlerini daha da yüceltiyorsun. Bir beklenti içine girmemeyi, kendi değerlerinle kendine yetmeyi öğreniyorsun. Yaşam bir elin beş parmağı gibi oluveriyor. Benim için de öyle; Ailem, Bayrağım, Sevdalım, Sanatım ve Fenerbahçem. Gülme; Takım tutma olayı doğrudur. Ben hiç bir zaman bir spor olarak görmedim. Ortak bir değer olarak yaşadım. Semtiyle, insanıyla, şarkılarıyla, tepkisiyle bir sevdadır o. Daha çok küçüktüm. O zamanlar bir Türk takımı Avrupa’da Beş yemeden dönmezdi. Bizim papazın çayırının çocukları Fransa’ya gittiler. Rakip Bordeaux. Rahmetli Hüseyin de sahada… Radyo’dan babamla dinliyoruz. Murat Ünlü sunuyor. Ama ne sunmak! Selçuğun attığı golle havalara uçsak ta, biliyorduk ki arkası gelmez. Sonra bir savaşa dönüştü iş. Bir onlar, bir biz! Attıkları her golün cevabını verdiler. Selçuk, Şenol ve Hüseyin’in golleriyle, babamla ilk sarılışımızı hiç unutmam. Murat Ünlü maçı sunmayı 85.dakikada unuttu. Daha doğrusu unutmadı. Adamcağız ağlamaktan ve bağırmaktan maçı anlatmayı beceremedi. Kulaklarımızı radyoya dayayıp ta, maçın lehimize bittiğini duyunca da çocukluğumun en unutulmaz gecesi başladı. Ben bu zaferi rahmetli topçumuz Hüseyin’e armağan ettim… Rahmetli hep aklımda kaldı.

Aynı anne baba ve abla, aynı sevdalar, aynı yüz, aynı özlemler, aynı değerler ama farklı bir hayat. Bunlara bakıldığında, içinde bencil bir bakış açısı, korkulara ve geçmiş zaman hatalarına yenilmiş bir ruh hali görünse de; Konu aslında hiç te öyle değildi. Bilip bilmeden çok sıfatlar yapıştırıldı ona. Yansıttıkları ile iç dünyası arasındaki ilişkiyi tanımlamak zorundaydı çünkü dışardan görülemeyecek kadar geniş bir iç dünyanın , ancak çok iyi gözlemlenerek çözülebileceği bir ruh hali vardı. Yakın olduğu insanlar dahi onu anlamakta zorluklar yaşasa da, bilirlerdi. Bugüne kadar kurduğu yaşam çok zengindi ama yalnızdı. İstediği şeyin bu olmadığını biliyor, daha basit olgularla, daha gerçek bir yaşamı olmasını istiyordu. İçinde taşıdığı çocuksu bir yaramaz hali hep vardı. Küçükken de evden kaçar, ailesi onu bulana kadar minik bir hayat kurardı. Şimdi yaptığını buna benzetse de, bu sefer ki bir oyun değildi. Hayatın gidişatına göre, yavaş yavaş o dünya ile bağlarının kopacağını hissedebiliyordu… Belki de  o yüzden, ilk kez  kendine itiraf ettiği günden beri, o sözü her gün yanında taşıdı. ‘Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı..’

-Şu küçükken kaçıp kaçıp kendime 24 saatlik hayatlar kurmam meselesi doğrudur. Bu hiç bitmeyen tipik bir davranıştı benim için. Bugün bile zaman zaman otelde kalmayı seçerim. Yılda İki haftamı falan otellerde geçiririm. Otelde kalınca daha iyi anlıyorsun. Ev sahibi dünya, kiracı da sensin. Bir büyüsü daha var. Orada herşey kurgulu ve koruma altında. Oda servisi denen şey de bir içim sudur. Bu konu uzaktan biraz garip gelse de, gerçektir. Yazlığa gittiği zaman insanlar rahatsız edilmek istemez ya. Parelel bir evrendir sanki… Bu da öyle !

O arada kapıdan içeri Bango girdi. Biraz tedirgindi. Ellerini dizlerine yaslayıp bir sure nefeslenmeye çalıştı. Gözlerini Bango’ya dikmiş bakıyordu. Fırçası havada kalmış, merak etmişti. Konsantrasyonunun bozulmasına biraz bozulmuş bir ses tonuyla;

-Ne o Şıhselli. Dolapçı yüreğin niye böyle yine? Diye sordu. Bango nefes nefese;

-Yok. Çok koştum…ancak yetişebildim. Geç kaldım değil mi Patron!

-Bu kadar çok koştuğuna göre… Evet!

-Aslında erken kalktım, taş yükleyip gelecektim ama trafik… Bir de parama baktım, yetmez diye korktum…

-Haklısın Bango. Otur bi’ nolur! Kendine gel biraz, sonra da hesabımızı yaparız. Gerekirse gider alırsın. Anlaştık mı!

-Anlaşmaz mıyız patron!

Bango; Onun tüm işlerine koşturan, 20’lerinde ve ilginç bir gençti. Vakt i zamanında Fatih’te oturan ailesi ile birlikte İstanbul’dan Sinop’a göçmüş, haysiyet sahibi bir öğretmenin oğluydu. Öz İstanbul çocuğuydu ama gel gör ki, İstanbul’dan göçmeye karar veren nadir ailelerden birine sahipti. Buraya, yaşlanan anneannesine bakmaya gelmiş ama okumak istememişti. Onun yanında çalışmaya başlamıştı ve çok seviyordu bu işi. O da Bango için, onun ruh i haliyetine uygun isimler takardı. Bu isimler genelde güvercin isimlerinden türerdi. Dolapçı, şıhselli, taklambaç, postacı, Çorum çıplağı, çakal, dönek…Bunların tümü de birer güvercin cinsine aitti. Bango da çoğu zaman davranışlarının hakettiği bu isimlerden payına düşeni alırdı. Genelde Sultanahmed’e satışa gideceği zaman ‘çakal’, akşamları orda burda takılıp geç geldiği günlerde ‘şıhselli’, diğer dünya işlerine koşuşturduğu zaman ‘postacı’ gibi isimler takardı. Bazen gizli aşkını gezdireceğini söyler, harçlık isterdi. O zaman da ona ‘Ulan Çorum çıplağı’ ne adamsın, ne kadar lazım! Diye sorardı. Tüm yaşananları bir kenara koyduğunda ise, onun ne güzel bir sırdaş olduğunu düşünür, ‘isimlerin gibi özgür ol! Derdi… Bango kendisine en çok ‘şıhselli’ denildiği zaman bozulurdu. İlk azar işittiğinde bunu duymuş, anlamını bilmediği için afallamıştı. Şıhselli arapça bir kelime. Güvercin topluluklarına liderlik etmek anlamında… O ilk azar gecesi Bango, arkadaşlarını toplamış ve bir bara gitmiş. Çok içip biraz dağıtınca da bir hır gür patlamış. Üstelik içmeyi hiç te sevmeyen bir adamdı… Gece onu karakoldan arayıp yardım istemiş. Bu kalkmış bir dünyadan, hop diğerine! Karakoldan toplamış bunu. Çıkınca da ‘Ulan Şıhselli, yakıştı mı bu rezillik sana’ gibisinden bir söz köteği atmıştı. Konu kısaca bu idi. Bango, onun gözünde kitaplara sığmayacak vasıfalara özel bir çocuktu. Hani dünyayı başınıza da yıksa, sevginizi hep korursunuz ya; İşte öyle bir şahsiyet!

Akşam olmuştu. İnce montunu giydi. Bango’nun yanında bir süre öylece durdu ve etrafına bakındı. Sonra yavaşça ona dönerek;

-Bango, ben bir Tünel’e kadar gideceğim. Bu akşam çalışmam gerek. Yarın da bir toplantı olacakmış…. Sen atelyeyi aç, fırsat bu fırsat bensiz kalmışken de bir temizlik yapıp, işlenmiş taşları bir nizama sokarsın.  Havalandırırsın… Ayak düşerse, satış olur nasıl olsa! Senin yüklenip te Çakal olmana gerek yok… Al şu parayı da! … diyerek uzaklaştı.

Karanlık çökmeye başlamış, dükkanlar teker teker toparlanıyordu. Yorgun esnafın sesi de daha az çıkar olmuştu… Arnavut taşlarını sayarak ilerledi. Kalabalık içinde unutulmuş ve isimsizleşmişti. Şimdi o zaman tünelinden geçecek ve bambaşka bir hayatın içinde olacaktı. Saatine baktı. Adımlarını hızlandırmak yerine bir taksi tutmayı tercih etti. Geç kalmayı hem sevmiyor, hem de ‘bir an önce şu işi bitirsem’ diye düşünüyordu… Yeni dünya’nın reklam işi bir acayipti. İnsanlar üzerindeki etkisi, her kesimde karşı konulması zor ego savaşları yaratabilir, yutabilirdi. Bu ülkenin malesef en büyük yanlışlarından biri de herkesin her işi yaparız! mantığı idi. Bir an şanssız olduğunu düşündü. Çünkü bir nev i akıl ticaretiydi bu. Söylediğiniz fikir karşınızdakinin beynine dokunduğu anda satılmış oluyordu. E bunun karşılığı nerede? Sorusunun cevabı da genellikle; Ben de aynen bunu düşünmüştüm! Olabilirdi… Bu kendisini akıllı sanan aptalın tercih edeceği, ucuz bir dilencilik zihniyetinden başka bir şey değildi. O kadar çok örnekler yaşadı ki bununla ilgili; İnsanların bunu bir alışkanlık haline getirmesini içerliyordu. Ama şunu hep bildi; Böyle düşünen insanlar zaten onun dediğini gerçekleştiremeyecek tiplerdi… Her neyse! diyerek devam etti. İçinden bir ses, git gide bu hayattan kopmaya başladığını söylüyordu. Sevgi bağları ve anılar hep yüreğinde olsa da, yaşanan kırgınlıkları, o boş hesapları görse de; Boşverirdi! Orası oyunun döndüğü yerdi. Oyuna alet olanlarla, olmayanları ayırdı. Oynayanla oynadı, oynamayanları kalbine koydu… Eski bir reklamın sloganı gibi! Başarı, bir akıl oyunu idi ve o da bununla oynadı. Kendisini elde etmek isteyen çıkarcıları hep itti çünkü gerçekleri hiç bir zaman onun gerçekleri gibi değildi ve bu farklılık onlar için ağır olabilirdi, zarar görebilirlerdi. İnsan aklını deşmek yanlıştı çünkü orada açılan  yara bir insanı bitirebilirdi. O yarayı açtığı da çok oldu ama bunu sadece zarar görmemek için bir silah olarak kullandı. Ancak bunun hiç birşeyi değiştirmeyeceğini biliyordu. Çünkü o düşüncenin temsilcileri hamam böcekleri gibiydi ve hiç bitmeyecekti! O da en sonunda vazgeçmeyi seçti! Hayat ona zorla aklını kullanmasını söylese de, o hep duygularını tercih etti. Çünkü duygu, yaşamak anlamına geliyordu. Ama bir yandan da derin bir hüzün yaşıyordu. Bu durumu sezen herkese; İlişme bana. Engelliyim ben…demesi bile  bir ara jargonlaşmıştı. Gerçekten kendisini bir engelli olarak görürdü. Kötülüğün, yardımseverliğin, çapkınlığın, sanatçılığın, hepsinin birer görev olduğunu ve insanların böyle ayrı ayrı genetik özelliklerden oluştuğuna inanırdı. Bu yüzden hep; İnsan değişmez. İstesen de her yol, yine o görevi yaparak sonlanır! Der ve…Ben de engelliyim işte. Var mı? Diye sitem ederdi…

-İnsan bir alışkanlık mekanizması. Bu değişmez. Beynin içinde böyle kat kat plakalar var. Anne yemeği nedir? Söyleyeyim; Sana uzatılmış ve karşılık beklemediğin ilk lezzettir. Evin kokusudur. Özel bir el ayarıdır. Kalbindeki en temiz şeyleri hatırlatan bir nüanstır. Anne yemeği restoranları belki çok güzel yemekler yaparlar ama sen ne dersin? ‘Çok güzel olmuş ama anneminkini yemelisin vs…’ Bunun gibi kilit olaylar, hatıralarda yer almış izler vardır. Hayatını bunların üzerine kurarsan, sağlam olursun. Yok bunların şımarıklığına düşer, her gün değişen dünyanın elbiselerini giyip çıkartmaya çalışırsan, olmaz o iş. Senin olmayan değerlerin bir taklidi olursun ki, bu beş para etmez! Ortalık böyle kendisini kaybetmişlerle dolu. Erkek erkekliğini, kadın da mücevherin kendisi olduğunu unuttu. Kendi kişiliklerini, kendilerine ait olmayan dünyevi değerleri karşılarındakine sunarlarken, ellerinden nelerin kayıp gittiğini göremiyorlar. Sonra da çağın hastalığı ‘depresyon’ deniliyor. Depresyon tıp alanında ‘karar verme yetisinin kaybolması’ anlamına geliyor. O yüzden bu yataktan çıkamamalar falan… Değerlerini her gün para gibi bozdurup harcayan insan bir gün çulsuz kalmaz mı? E çul kalmadığında, kul da olunmuyor malesef! Neye göre karar verecek. O çocuk yok ki artık ! İşte buna sinirleniyorum, korkuyorum ve kaçıyorum! Bu durumda da yeni dünyanın ince hastalığına tutulmuş gençlerine teselli veren bir şiir var;

Anladım bu sevgiye kalbim çok dar gelecek,

Rüzgarlar kesilecek, fırtınalar gelecek.

Bir girdapta dönerek geçecek bütün ömrüm;

Her sevincin ardından bin ah u zar gelecek.

Hasretlerimde, yenen ilk meyvanın tadı var.

İlk incir yaprağının yeşerme maksadı var.

Davet etse de beni kendisine o diyar,

Önüme aşılmaz bir büyük duvar gelecek.

Kaybolmuş bir ülkenin soluk haritasında,

En büyük ve en sıcak bir çölün ortasına,

Ellerim kavrulurken yanan bir su tasında;

Olmayan vahalardan hayal sular gelecek.

Tüm fani sevgilerle kopunca bir gün bağım,

Evreni kollarımın içine alacağım,

Ellerim yıldızlarda takılı kalacağım;

O zaman çöllerime gerçek bahar gelecek! Aydoğan Albayrak 1978

İşyerine geldi ve vakit kaybetmeden çalışmaya başladı. Kafasını kaldırmadan notlar tutuyor ve araştırıyordu. Bu sabah saatlerine kadar devam etti. Yüzlerce kağıt tüketti. Çalışırken öylesine konsantre olurdu ki, arkadaşları bu konu ile dalga geçerdi. Çünkü çalışırken, fiziksel olarak kulakları işlevini yitiriyor, kesinlikle hiç birşey duymuyordu. Bunu bilen bazı arkadaşlarının kulağına çaktırmadan yaklaşarak sulu şakalar yaptıkları ve eğlendiği çok olmuştur. Bunun için doktoru bay Henri’ye danışmış, yapacak bir şey olmadığı cevabını almıştı. Bay Henri, eski hekimlerdendi ve doktorluk sanatını icra eden bir insandı onun gözünde. Pek çok özelliği babasının hekimliğine benzediği için, ona karşı ayrı bir saygısı vardı. Onun sözlerini dinler, dikkat ederdi. Türk kahvesi ve sigarayı yasaklasa da, o dinlemezdi. Genellikle onun sohbetlerini daha bir tedavi edici bulurdu.

İşi bitirmiş, afili sunumun içine de reklam sektörünün keskin bıçaklı sözlerini yerleştirerek görevini sonlandırmıştı. Keskin bıçaklı sözleriyle hiç bir zaman müşteri yalakalığı yapmazdı. Doğruların keskin ucu, her zaman bir uyarıcıydı ve ideal olanın da bu olduğunu düşünürdü… Hadi hayırlısı olsun dedi ve biraz kestirmek için evin yolunu tuttu. Reklam hayatı boyunca kendisini, insanlık erdemlerini güçlendirecek ve bunun için reklamı bir silah olarak kullanan gizli ajan gibi görmesi de ilginçtir. Bu sonuna kadar doğrudur. Yaptığı iş bir atom bombasının formülü gibi etkili bir insanlık silahıydı ve kötü ellerde bunun sonucunu görebiliyordu. Onlardan önce ‘bir erdem silahı’ yaratmalıydı ki, insanlık bu dünyevi geçicilik içine düşmüş zevkler içinde hapis olmasın!

Reklam olgusu da tam bunun için kullanılabilecek hazır bir algı yönetimi idi ve o da, kendine özgü stiliyle yaratmaya, mesajlar taşımaya özen gösterdi. Hele yeni jenerasyon ve teknolojik alışkanlıklar bunun için çok uygundu… Tabi, tüketme alışkanlığını dünden bugüne bir zafer sayanlar, böyle erdemlerin uzun vadeli bir insani yatırım olduğunu göremeyecek kadar sabırsızdı. Adımları hızlı ve başı önünde ilerledi. Eve gireceği sırada sessizliği yine telefon bozdu. Arayan ‘Sıla’ydı. Adı gibi, gerçeklere hasret, güzel ve mini minnacık bir kızdı Sıla… Garip bir hayat yaşıyordu. Var mıydı, yok muydu, kendisi de bilmezdi. Hayata tutunmak, bir şeyler yapmak isteyen bir hali olsa da asıl derdi insanlarla içinde bulunduğu ilişkileriydi. Onların dolu dolu yaşamlarını, rahatlıklarını içten içe kıskanır ama belli etmezdi. İstediği şeyleri yapabilse, onun da vardı elbet vereceği binlerce cevap. Ama o ne istediğinden çok, insanlara ve paraya odaklanmıştı. Taşra kökenli Sıla’ya ne kadar nasihat etse de bilirdi ki, bu kız yine bildiğini okuyacak ve kendi arzuladığı şeylere sahip olduğu zamanlarda yok olacaktı. Ona rağmen sıkılmadan usanmadan yanında olmaya gayret ediyordu. Telefonda bir süre konuştular. Kendisinin Sıla gözünde ne olduğunu bilmesine rağmen onu rahatlattı, fikirlerini sabırla paylaştı. Bundan da hiç gocunup, iç çekmedi. Sıla’ydı o ve öyle biriydi işte. Elbet bir varlık sebebi vardır diye düşünerek eve girdi ve hiç beklemeden uykuya daldı. Bu sırada Tahtakale’nin arka sokaklarında durum karışmıştı.

Bango, biraz bilgisayar biraz mesajlaşma derken saati 3 yapmış, dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Kapıyı kapatırken sokağın başında kadın iç çamaşırları satan İdris Amca’nın dükkanının önünde iki sarhoş gördü. Yanlarına giderek; Dükkan sahibinin dindar biri olduğunu, bunu duyarsa onları mutlaka bulacağını anlatmaya çalışırken, çocuğun biri fırladı ve;

-Kadın donu satandan dindar mı olur, lan! Bütün göçmen orospularının altında aynı don. Bu pezevenk dağıtıyordur kesin onlara… dediler ve giriştiler Bango’ya… Daha sonra da polisler anlamasın diye, yere kapanan çocuğun üstüne kötü kokulu votkayı boca ettiler. Bango ilk gördüğü polise gitse de leş gibi alkol koktuğu için ona inanmamışlar ve karakola çekmişlerdi. Yer misin, yemez misin! Zavallı Bango korkudan ne yapacağını şaşırmıştı. Telefonu da düştüğü için, patronunu arayamıyordu. Aklına Sahaflardaki Sadir bey geldi ve onlara arattı. Sadir bey de onun gerçek ismini bilmediği için bu olayla muhatap olmaktan çekindi. Gece boyunca bu gizemli patronun kim olduğunu anlamak için uğraşsalar da Bango’dan laf çıkmadı. Oranın serseri alemlerini iyi bilen polis, bu konuyu aklına not etti ve Bango’yu da telefonununu alarak bıraktı… Bango çaresiz bir şekilde ve ağzı burnu kan içinde, temizlenmesi gerektiğini düşündü. Bu şekilde hiç bir taksi de onu almayacaktı. Bir kaç kez denese de nafile! Bango taklambaç aklıyla deniz kıyısına gitti ve bir kuytuda soyunup, kendini sulara bıraktı. Gömleğini, pantolonunu yıkadı ve onların yanında bir süre kestirip  kurumalarını bekledi.

Bu olup bitenden habersiz, o da uyanmış, toplantıya hazır hale gelmişti. Evden çıktığı sıralarda Bango sahilde uyuyor, bir sivil polis te o sokakta çaktırmadan incelemeler yapıyordu. Herkes bir süre sonra karşılacağı şeylerden habersizdi. Bango yediği bu anlamsız dayaklardan şaşkın, herşeyin tepe taklak olduğunu düşünür gibiydi. Geceden aklı kurcalanmış olan Sivil polis ise gündüz ilk iş olarak kavganın olduğu sokağa gitmiş, esnafa sorular soruyor ve oradan ayrılmıyordu.

Aynı anlarda o da müşteriyle yapılacak toplantıya giriyordu. Bu toplantılarda hiç  sıkılmazdı. Yaptıklarını en ince detayına kadar anlatır, açık kapı bırakmazdı. Ancak bu sefer, aynı şeyleri de yapsa da,  içine doğmuşcasına bir sıkıntı içindeydi. Toplantıdan hemen sonra Atelyeye doğru yola çıktı. Koşar adımla sokağa saptı. Bango’yu ortalıkta göremeyince huzuru kaçtı. Etrafına şöyle bir bakındı ve kapıyı açtı. Bango, dediklerini layıkıyla yapmıştı. Ortalık düzenliydi. Bir an içi rahatladı. Yoruldu, her halde! Diye düşündü ve boyalı önlüğünü giydi. O sırada orta boylu, saçı sakalı birbirine girmiş, kahverengi kumaş pantolonu ve çizgili gömleği ile biri girdi içeri. Böyle birini ne bekliyordu, ne de kendi sanatıyla ilgilenebilecek biri olmadığını anladı. Kafasıyla donuk bir selam verdi. Adam da etrafına bakarak ve çok ta muhatap olmayan bir halde yanına gelip, kimliğini gösterdi. Kimliği görünce buz kesmişti ama belli etmedi;

-Buyrun! Dedi…

– Gençten bir çocuk aldık buradan. Birileri hırpalamış. Bizim çocuklar anlamaya çalıştı ama çocuk ne kendi adını, ne de sizin adınızı söylemedi. Hal böyle olunca bir porsiyon da bizden yedi! Diyerek gülümsedi polis…

Bu durumlarda korku en dezavantajlı durumdu. Bunu bilerek sesini yükseltti:

-Buradan birini alamazsınız. Sokaktan almışsınızdır. Bahsettiğiniz kişi de olsa olsa bizim Bango dediğimiz arkadaştır. Esnafa yardımcı olur ama o içki sevmez. Allah derdine değil, şişesini görse kusar bizim Bango! Benim bununla ne alakam var? Sorabilir miyim?

-Çocuk, isimleri saklama ihtiyacı duydu! Bunun altında gizli kapaklı bir iş vardır diye bir araştıralım, öğrenelim dedik.

-Çocuğu dövdük dediniz, değil mi?

Bunu duyan polis, ani bir şekilde ayağa kalktı. Ayakta durunca, oturan kişinin suçluluk psikolojisi artardı. Bunu bildiği için, o da kalktı. Polis;

-Bak arkadaşım! Bu işin içinde garip bişey var. Sana bir şey yapmayacağım ama her detayı da takip edeceğim, bilesin! Dedi.

Polis inatla gitmiyor, etrafını inceliyor. Sanki ters bir şey yapması için bekliyor gibiydi. Bu durumdan rahatsız olsa da, ters bir şey yapmamaya özen gösterdi. Kendini topladı ve sakin bir sesle;

-Adımı merak ediyorsan önce sen söyle. Ben de sana söyleyeyim! Sivilsin. Yaşında taş çatlasın 33-35 gibi… İn misin Cin misin bilmem! adım Mehmet desen, eyvallah ben de hüseyin derim…

O arada Bango geldi. İçeri kafasını uzattığı anda sivil polisi gördü ve tanıdı. Bir anda konu dağılmıştı. Polis, Bango’nun omzuna elini attı. Gülümsedi! Onun için konu yavaş yavaş bir hırlaşmaya doğru gidecekken, kararını değiştirdi. Sivilin bir oyun oynadığı belliydi! Bunun da karşılığı bir oyun oynamak diye düşündü ve Polise seslendi;

-Bak kardeşim! Bu genç benim sorumluluğumda. Bir yanlışı olmaz. Bu gördüğün taş ta Fatih Sultan Mehmed’in Tuğrası. Valiliğin siparişi. Sağ olsunlar, onların da desteği ile bir sergi kuracağız. Tarihi mekanlardan biri olsun dediler, hoşumuza gitti. Bazen yabancı konsoloslara da hediye etmek amaçlı istiyorlar. Biz de gayretimizi gösteriyoruz. Bango kardeşimiz de bizzat gidip teslim edecek. Sağolsunlar her sıkıntımızda yalnız bırakmazlar. Malum sanatın açmadığı kapı yok! Dedi ve çocuğa döndü:

-Bango, bir kırığın çıkığın var mı evlat… dedi.

Sivil, gülümsemeye devam etse de, buranın öyle kolay diş geçirilecek bir yer olmadığını anladı. Kindar bir kişiliğe sahip diye düşünse de soğukanlılığını bozmadı. Adama dönerek;

-Bak kardeş. Söylediğim şeyler doğrudur. Ortada fol yok yumurta yokken kimsenin üzülmesini istemeyiz. Rahat olmak isteriz. Buraya geldin. Ne aradığını bilmiyorum ama istersen benimle gel, beraber teslim edelim şu taşı! Hem birbirimizi tanırız, hem de söylediklerimin doğruluğunu ispat eder, rahatlarsınız! Yoksa inan bu çocuğu bu duruma getirenlere cevabı ben vermem…veremem! Ama verecek olanları iyi bilirim!

Bango ve sivil polis şaşkın, onu seyrediyordu. Bango acılarını unutmuş, omzunu silkeleyerek adamdan kurtarmıştı. Valiliğe gidecek taşı paketledi ve üstüne de, taşın  sahibi olan önemli şahsın ismini yazdı. Bunu bilerek yapmıştı. Bunu gören Polisin yelkenleri suya indi. Ona dönerek;

-Hadi, geliyor musun! Dedi… Polis şaşkın bakışlarla;

-İsterseniz sizi bırakayım. Benim oradan şubeye geçmem gerek. Dedi!

Beraber çıkarlarken, Bango da patronunu bir padişah gibi uğurluyordu. Suratında gururlu ama çocuksu bir hal vardı. Ona dönerek; Sırıtma, hala votka kokuyosun. Hilmi abine uğra, kendine bir gömlek, pantolon falan al. dedi! Aslında çok korkmuştu. Bu yeni hayatın gizemi bir anda yok olabilirdi. Bu adamı da son defa görmediğini biliyordu. Her ne olursa olsun, bu adam merakını yenmeden, bir huzursuzluk vermeden durmayacaktı. Böyle hissetse de, soğukkanlılığı elden bırakmadı. Valiliğe geldiler. Arabadan indi ve polise dönerek içeri buyur etti! Hem de kendisini onlarla tanışabileceğini, beraber bir kahve içebileceklerini de söyledi! Bu kadarı da fazlaydı. Sivil polis nazikçe onu reddetti. O reddedişle birlikte, o da derin bir nefes aldı. İçeri girdi ve hediyeyi teslim etti. Soluklanmak için bir kahve içti. Müstahdem’e dönerek hediyenin kime ait olduğunu söyledi ve biraz dinlenmek için müsade istedi. Hediye önemli bir insana geldiğinden, müstahdem de eyvallah çekti. İçerde bilerek uzun bir süre geçirdi. O önemli olan alıcıyı bizzat tanımıyordu ama İmza atması gerekiyordu. Orta yaşlarda bir sekreter kadın geldi ve alındı belgesini uzattı. O sırada polisin kendisini beklediğini düşünerek yürümeye başladı. Çıkışta o kadının yanında olmasını sağladı. Beraber çıktılar. İmzayı attı ve kadına bizzat iltifatlarla süslenmiş sözler söyleyerek, elini uzattı. Kadın da zevkle onu uğurladı. Polis gerçekten de beklemiş ama bu manzarayı görünce onun önemli biri olduğuna kanaat getirip hızla uzaklaşmıştı. İşte bu huzura gerçekten değer diye düşündü…   Sokak ta, Bango da yırtmıştı… O keyifle, atelyeye kadar yürüdü. Geldiğinde Bango yine sanki padişah gelmiş edasıyla karşıladı onu. Devlet töreni mi Lan bu! Diyerek gülümsedi. Bango durur mu;

-Ağabey; Devlet terörünü, devlet törenine dönüştürdün vallahi dedi gülümseyerek ! O da Bango’nun bu sözlerini kahkaha ile karşıladı.

-Hayat bulmaca gibi çocuk. Doğru kelime, doğru yerinde kullanılınca bir silaha dönüşeveriyor. Bak! Sen de kapıyorsun yavaştan. Devlet Terörü ha! Devlet terörü senin suratında be çocuk. Git eczaneye de, biraz baksınlar sana !

Yalnız kaldığında, kendisiyle vakit geçirme fırsatı da buldu. Bu tedirginlik, bu oyun canını fena sıkmıştı. Evet; Başka bir yaşam kurmuştu. Yalansız, basit ve kendi gibi bir hayattı ama bu olay ile birlikte ilk kez buranın da gerçek olduğunu, her yerde yaşanabilecek olayların burada da olduğunu gördü. Biliyordu bilmesine ama niyeti tam da bu değildi. Bunu yapmak zorunda kalmamalıydı. İnsanlar bazen hiç beklemediğin bir anda seni bulabilirdi ve sen de bunu engelleyemezdin.  En iyisi kafayı dağıtmak diye düşündü. Bu durumlarda her zaman onu arardı. Birlikte iyi vakit geçirirler, uzun sohbetleri sabaha kadar sürerdi. Bu kişi, diğer hayatıyla taban tabana zıt, hayatla bağları neredeyse kopmuş biriydi. Onu gördüğünde garip bir huzur kaplardı içini. Elinin tersiyle ittiği  dünyanın bir parçası değildi, olamazdı da… O sadece nefes alıp veriyor, çoğu zaman onun gelmesini bekliyordu. Görmeyen gözlerinin içinde bambaşka bir dünya, rengarenk bir zenginlik vardı. Senin sesine şekil verir, her nüansta duygu durumunu anlardı. Tevazü içinde, başka dünyaları beklemeyi tercih etmiş bir hali var diye düşündü. Gerçekten de o garip bir psikolojiydi. Hani tren istasyonlarında yalnız birini görürsünüz. Sessizce ve belirgin bir oturuş tarzı vardır. Gidecektir buralardan ! Öyle bir hal! Adı mı?: Saime! Saime oruç tutan kişi anlamındadır. Hiç oruç tutmasa da, isminin bir hayat orucu olduğunu ve kaderine en uygun isim olduğunu düşünürdü…

Gitmeden önce çarşıdan biraz sakızlı lokum, bir rakı ve biraz da meze aldı. Saime en son olarak, ‘gelirken bir de oraların kokusundan getir! Demişti. O da kalan paraüstü ile biraz lavanta aldı ve yola düştü. Ona doğru giderken de Yahya Kemal’in o meşhur şiiri düştü aklına; Saimeyi düşünerek mırıldandı:

Ah, dönülmez akşamın ufkundayız

Vakit çok geç

Bu son fasıldır ey ömrüm

Nasıl geçersen geç

Bu son fasıldır ey ömrüm

Nasıl geçersen geç

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile

Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle

Ah, geniş kanatları boşlukta simsiyah açı var

Ve ortasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükün bu gece

Burulba karşı bu son bahçelerde keyfince ah

Ya şevk içinde harap ol

Ya aşk içinde gönül

Ya lale açmalıdır göğsümüzde, yahut gül

Ya lale açmalıdır göğsümüzde, yahut gül

Ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç

 

Saime tüm zorluklarına rağmen yalnız yaşıyor gibi göründe de, annesinin kadim dostu Semiha hanım ile nalbur dükkanı sahibi olan eşi Cevat bey, ona kızları gibi bakardı. Ailesinin eviydi. Cevat bey 80 devriminde yargılanmış ve çok işkenceler gördükten sonra serbest kalsa da bir türlü toparlayamamış ve genç ideallerini terk ederek sessizliğe bürünmüş görgü sahibi bir adamdı.  Saime’nin annesinin farklı ve gizemli bir hikayesi var idi. Semiha hanım’ın anlattıklarına göre, babasının  vefatıyla birlikte Saime’nin annesi psikolojik sorunlarıyla başa çıkamamış ve rahatsızlanmış, bu rahatsızlık onun hemşire okulu hastanesi La Paix hastanesinde uzun yıllarına mal olmuştu. Semiha hn. yaşadığından emin olsa da, bir daha gelmemesini içerlemiş, bunu biraz da akrabalarının nemrut kişiliklerine bağlamıştır. ‘Onu İzmire kaçırdılar’ der, dururdu. Tüm bu ahval içinde Saime yalnız ve cevapsız sorular içinde kalmış, görmeyen gözleri ile bu cevapları aramak yerine yaşamayı tercih etmişti. Her konuşmasında, etrafında kalan son bir kaç kişiye de muhtaç olmanın ağırlığı kadar onu üzen bir şey olmadığını söyler, üstündeki emekleri için Semiha hanımla eşine her fırsatta minnetlerini belirtirdi. Ondaki bu mahçup ifade ve karanlıklar içinde düşünceleriyle açmaya çalıştığı yol, onunla buluştuğu anda sözcüklere dönüşür, kah keyiflenir kah gözyaşı dökerdi. Bu durumlarda sarılırlar ve uzun süre öylece kalırlardı. O anda aklına Semiha hn. Düştü. Gitmeden Cevat bey’e uğrayıp, kabul etmeyeceğini bile bile bir miktar para vermek istedi. Yaptı da! Bu durum her yaşandığında, aynı manzara yaşanırdı. O da ne yapar eder, para konusunda Cevat bey’i ikna ederdi. ‘Bu para yardım için değil, Saime’nin Semiha teyzesine bir şükran borcu’ derdi. Saime’nin de Semiha hanımın da haberi olmamasını rice eder, adamcağızın içi rahat etsin diye de; Koy bakalım bir avuç çivi! Derdi. Böylece Cevat bey de bu parayı bir siftah gibi algılar, ‘helal ı hoş olsun’der ve rahatlardı.

Kapıya geldiğinde karanlık çökmek üzereydi. Kuş sesinden zilini çaldı. Saime’nin kapıyı açması biraz vakit alırdı. O sırada üstünü başını düzeltir, Semiha hanımın kapısına bakardı. Meraklı kadın yine delikten bakıyordur, der ve boşluğa bir el sallardı. O sırada Saime yavaş seslerle kapıyı açtı ve onun geldiğini anlayarak gülümsedi;

Hoşgeldin! Derken saçlarını düzeltiyordu. Bir adım attı ve ona sarıldı. Bir süre öyle kaldılar. Bir yandan Saime derin derin nefes alıyor, bir yandan da mırıldanarak konuşuyordu.

-Bu ceket çok terlemiş. Çok yoruldun değil mi?

-Evet Saimem! Biraz da erken çıkmak istedim ama bir türlü değişmeye fırsatım olamadı.

-Geldin ya… Neler getirdin yine? Bırakalım onları. Sarılamadık bile.

Gülüştüler. Saime’nin evi iki oda bir salon olsa da, genellikle salonu kullanırdı. Yatağı salondaydı. Ailesinden kalan hiç bir şey bozulmasa da, Semiha hanım bu görüntüden rahatsız olduğu için bir kaç değişiklik yapmıştı. Geçen sene sonunda aldığı cd çalar yanıbaşındayıd. O günü hatırladı. Saime’nin kolay seçebilmesi için tek tek albüm kapaklarına işaretler koymuşlardı. Yine arkadaşlık etmesi için Tahtakaleden aldığı Cennet papağını da sehpanın üzerindeydi. Etrafına bakınıyor, arada kısa ud taksimlerini andıran cıvıltılar çıkarıyordu. Savrulan basit desenli tül perdelerin arkasından uzun gövdeleri ile sokağa bir başka hava veren Çınarlar görünürdü. Saime hava almak için bu camların yanına gelirdi. Yanlış bir şey olmaması için de onun kendisini kötü hissetmeyeceği bir mesafede demirler konulmuştu. Ancak biri onunlayken balkon kapısı açılabilirdi, diğer zamanlarda kilitliydi. Oturdular. Saçlarını okşayarak ona baktı ve;

-İyimisin Saime’m. Bize biraz lokum, biraz meze, bir de rakı aldım. Vee…  bizim oraların kokusundan ekledim biraz da!

-Şaka mı yapıyorsun!

-Yok, billahi! Hazır satıyorlar. Onlar sayesinde tüm sokak böyle kokar. Neye niyet neye kısmet Saime. Al bak! Lavanta…

Saime uzun uzun Lavantayı kokladı ve gülümsedi. Birlikte bir süre oturdular. Yorulmuştu. Gözlerini kapattı. Saime’nin huzur veren saçları mı yoksa  yorgunluktan mı bilinmez,  uykuya daldı. Saime onu çok özlemiş olsa da, bir milim bile kıpırdamadan öylece oturdu. İstanbul sesleri iyice azalmış, karanlık çökmüştü. Saime için fark eden bir şey yoktu. O, dünyasının koca karanlığı içinde  ruhunu aydınlatan mumu çoktan yakmıştı bile. Uzun uzun saçlarını okşadı, kokladı… O da gözlerini kapattı. Bir kaç saate yakın hiç kıpırdamadan, ses çıkarmadan uyudular. İşte bu manzara görülmeye değerdi. Sahipsiz karanlıklar içinde birbirine sarılmış iki insan. Kavgalar, oyunlar, herşey ama herşey geride bırakılmıştı…Bir süre sonra gözlerini açtı. Karanlığı fark edince; Acaba çok mu uzun uyudum? diye hayıflandı. Göz ucuyla kontrol ettiği Saime de hala uyuyuyordu. Roller değişmişti. Şimdi o kıpırdamıyor, onu rahatsız etmekten çekiniyordu. Elleriyle daha da sıkı sarılıyor, o da sanki içsel dünyasından kopan bir teşekkür gibi uykusunun içinden minik buseler konduruyordu! Zaman biraz daha aktı. Hemen koltuğun yanında duran cd çaların üstünde üstad Abdullah Yüce’nin bir cd’si duruyordu. Usulca onu taktı… Hiç mi gülmeyecek benim de yüzüm şarkısı, üstadın müthiş sesiyle Saimenin de gözlerini açtı… mırıldanarak;

-Rakımızı koy diyorsun yani! Dedi ve kıkırdayarak gülümsedi.

-Lokumla, biraz da meze getirdim! E uykumuzu da aldık, vaktidir! Ne dersin?.

-Hazırlayayım bir taneciğime, iyi ki hazır alıyorsun! Yoksa çok vaktimizi çalardı hazırlamak..! Dedi ve gülümseyerek yerinden kalktı Saime. Bu gibi durumlarda yardımı kabul etmezdi. Mütevazi sofralarında haydari, pilaki, edremitin süt kokulu sepet peyniri ile biraz da çekirdeksiz üzüm ile lokum vardı. Kah sanat musikisi, kah hafif acılı arabesk ile gece boyunca içtiler… Daha çok onun konuşmasını istiyor, ona bakıp rüyalara dalmayı seviyordu. Şu alemde ne hayatlar, ne hikayeler vardı. Dünyayı bilmeyen bir çift göz nasıl da mutlu oluyordu! Bir an aklından insanlar geçti. Kavgaların, hesapların, beş para etmez ilişkilerin sebeplerini sorguladı. Dünyanın haline boşverdi çünkü onunla baş etmek sadece bu güzel anları eksilten sonuçsuz kibirler diye düşündü. Saime sohbetleri hep böyleydi. İçkinin de verdiği etkiyle duygusallaşır, onu bu derinliklerden çekip çıkarmak için soğuk ama Saime’ye komik gelen espriler yapardı; Yavaş iç! Duyduğuma göre rakı kör edebilirmiş insanı! dediği anda da, sessiz ve mahçup bir kahkaha attı Saime. İki gözüm lafından nefret ederdi. Saimeye göre o, onun üçüncü gözüydü…  Alnına bir üçüncü göz dövmesi yaptırmak istiyordu. O da karar vermişti, Saimeye bir sürpriz yapacaktı;

-Aşkım yarın benimle atelyeye gelmek ister misin? Sana bir sürprizim var! Dedi.

Dışarı çıkmaktan çok hoşlanmayan Saime, onun isteklerine hayır demezdi ama çok ta kalabalık seslerden hoşlanmazdı. Tedirgin oluyor, bu durumda kalırsa ona da huzursuzluk vereceğini düşünüyordu! Aslında onun hayatına dokunmayı çok istese de, içten içe onun çevresince yadırganacağını ve onu kaybedeceğini düşünüyordu.

-Sustun yine, Saimem!

-Susmadım. Ben istiyorum gelmeyi! Geleceğim ama öyle herkesle tanıştırmak yok, tamam mı?

-Aşkolsun! İstemediğin şeyleri yapmam. Hem istersen gelme… Dövmeciyi arayıp… .

Saimenin gözleri bunu duyduğu anda, birşeyleri görürcesine faltaşı kesildi! Mutluluktan sarhoştu bu sefer! Onun bu mutluluğunu görmeye değerdi gerçekten. Kalktı ve Saimenin yanına gitti. Sarıldılar, kısık ve yakın konuşmalar önce dudaklarını yaklaştırdı, sonra da kenetledi. Birlikte masanın yanına devrildiler…! Sarmaş dolaş ve iç içe geçen saatler yerini birbirine kenetlenmiş bir uykuya dönüştü…

Sabah uyandılar! Bu, evin tek sevmediği haliydi. Perdelerden içeri ışık girmiyordu ama gündüz sıcaklığı da bunaltıcıydı. Biraz vakit geçirdikten sonra hazırlandılar, kahvaltı etmek için su kenarına inmek istediler. Saime boğazın püfürtülü kokusunu ve esintiyi çok seviyordu. Sahildeki küçük ve sıradan bir kafeye gittiler. Kaşarlı Simitler, biraz domates ve salatalık ile zeytin geldi. Tabii yanında da Çay. Bir saate yakın sessizce oturdular, yediler içtiler. Saime heyecanla dövmeciye gidip gitmeyeceklerini sordu. O da ‘kalkınca ilk işimiz o olacak’ dedi, saçlarına dokuranak. Üçüncü göz dövmesi garip olacaktı ama Saime bunu istemekte haklıydı çünkü gerçekten de bir üçüncü gözü vardı! Göz dışındaki diğer tüm duyular aynı konsantrasyonda tek bir işlev için çalıştığında bir kapı açılırmış. Buna üçüncü göz muamması deniliyor. Bir an gözlerini Saime’nin alnına dikti. Saçma olsa da bir an aklından o dövmenin Saimenin üçüncü gözüne zarar verip vermeyeceğini düşündü. Dövmenin şeklini o seçecekti. Sorumluluğa bak! Ya beğenmezse diye düşündü ve sormaya karar verdi;

-Saime!

-Efendim…

– Şimdi bu dövmeyi ben seçeceğim ya..! Ya biri gelir de ‘bu ne’ gibisinden laflar eder, seni üzerse!

-Bunu düşünme, üzülmem ben! En iyisi bana bir şiir okusana sen kalkmadan!

Gülümsedi. Tam ona göre kısacık bir şiir vardı ve onu okuyup bir an önce kalkmaya karar verdi;

Ellerim ellerini unutmadı,

küçük ve sıcak

Gözleri olsa ellerimin,

Ağlayacak !

-Hadi kalk aşkım, vakit geldi !

 

El ele yolda yürüken, hayatını düşündü. Diğer yaşantısından sa, buranın daha bir anlamlı olduğunu biliyordu. Orayla tek bağının annesi ve bir kaç önemli kişiden ibaret olduğunu ve aslında tam olmasa da koptuğunu anladı. Ne idi bu? Bir oyun muydu, yoksa gerçek mi? Gerçek ise; O tam da yanıbaşında duruyor, kendisine biraz da kızmasına neden oluyordu. Kızıyordu çünkü Saime ile elbette bir yaşamı olabilirdi. Sadece sığınılacak bir şey değildi. Görmemesi ve bazı konularda yetersiz olması da, onda bir acıma duygusuna neden olmuyordu. Yoksa veriyordu da, o duyguyu oynamayı mı seviyordu? Hayır! dedi içinden… Bu biraz da bir karar süreci gibiydi. Gençlik dönemi aklına geldi. Bir çok hatalar yapmış, belki çok kişinin canını sıkmıştı. Serseri mayın gibi bir dünya şımarıklığını o da yaşamış, çokca uzayan bu dönemde neredeyse çoğu şeyi tadmıştı. Boşa giden zamanlara herkes üzülürdü ama onun için bu geri gelmeyecek bir kayıp gibiydi.. Silkinerek kendine geldi. Herşey kendisini inandırmak için geliştirdiği beyaz bir yalan mı yoksa gerçek mi bilemediği bir biçimde, ‘onların bugünü yaratan talihsiz kazanımlar’ olduğunu düşünerek kendini rahatlattı. Şu dünyalı olma halinin ve herkesin ayrı ayrı bakış açılarıyla anlamlandırmaya sonsuzluk, cevapsız bir bilmeceydi gerçekten. Sorgulamadan yaşamayı bilmek büyük bir erdemdi. Yine de insan yaşarken beraber olduğu değerlere karşı haysiyetli olmalıydı.Saime de bunlardan biri ve belki de en önemlisiydi. Bu ara sıra görmeler dışında onu özler miydi, ister miydi? Ne düşünürdü, hiç bilmiyordu. Yine kendine kızdı.

Dövmeciye geldiği anda her yeri incelemeye başladı Saime. Dövmeci de, o da sessizce onu izliyor, bir yandan da yapacakları üçüncü göz hakkında konuşuyorlardı. Bu fikir dövmeci gencin çok hoşuna gitmiş olsa da, alın bölgesine yapılmasının doğru olmayacağını anlatmaya çalıştı. Saime biraz üzülse de hak verdi. Bir anda düşündükleri aklına geldi ve Saimeye dönerek ‘Aynı yere birlikte dövme yaptırmayı’ teklif etti. Saime mutluluktan çılgına dönüp sıkıca sarıldı. Birlikte yaklaşık 6 saat orada kaldılar. Dövmeler tamamlanmıştı. Yüklüce bir miktar ödeyip çıktılar… Saimenin yüzünde hiç eksilmeyen bir gülümseme vardı. Onun bu yüzden mutlu olduğunu sansa da asıl konu o değildi. Saime’nin içinde başka bir şeyler oluyordu. Ne oldu diye sık sık sorsa da Saime cevap vermiyor ve sadece; Ne güzel değil mi? diyerek gülümsüyordu. Artık onların vücutlarında kalıcı ve aynı şeyi simgeleyen bir nişan vardı. Bu bağlılığın anlamı ikisi için de çok büyüktü ama bir türlü söze dönüşmüyordu. Bunu biraz olsun fark etse de sessizliğini korudu. Bir heyecanla söylenen sözlerin aynı kalıcılıkta bir yaraya dönüşmesini istemiyordu ama bir yandan da artık onu hiç bırakmayacağını hissetmişti. Yıllardan beri bir alışkanlık haline getirdiği bu dövme olayı da onun için farklıdır. Hayatının en belirleyici olaylarından sonra, onunla ilgili bir dövme yaptırırdı. Yaralara ve dövmelere ‘hayatın izleri’ derdi. Bu yeni dövme de onun için böyle bir şeydi. Üçüncü gözü açılmıştı.

İlk dövmesi ‘şiddeti uyum ve adalete çevirmek’anlamında koluna işlenmiş bir uzakdoğu deseni idi. Bir inanışa göre savaşçıların kılıcına işlenirdi. Sözün bittiği yerde adaleti kılıçlar sağlarmış ve o öğretilerde geçen bir söz çok ilgisini çekmiş. ‘Dünya tarihinin kayıtlarına göre  tüm büyük değişimler kan dökülerek oluşmuştur’. O da hayatının en önemli dönemeçlerinden biri olarak gördüğü ve kendisine haketmediği bir anlam yüklenen bir vukuatı ölümsüzleştirmişti. Bir diğeri ise bileğinde taşıdığı ‘Maya toplumu’ inancına göre tek tanrının, yaşamlar üstü varlığını simgeleyen bir çöp adamdı. Hepsi de uzun birikimlerin, hikayelerin sonucunda karar verilerek yapılmıştı. Ve şimdi de bu. Üçüncü göz ve Saime! Apar topar ağzından dökülen kelimelerle karar verdiği bir şeydi bu. Hayatı boyunca yaşadığı gerçeklere uygundu. Daha kendine sormadan ağzından dökülüvermişti işte kelimeler. Bu sefer onun yüzünde belirmişti aynı gülümseme. Saime’ye döndü ve;

-Öldüğüm zaman beni yıkayacak adam çok şaşıracak heralde Saime! Vücudumdaki izlerde yaşama dair o kadar çok hikaye var ki! Bunu seviyorum…

-Hepsi de anlamlı mı?

-Tabii, anlamlı olmaz olur mu! Hepsi de yaşadığım en önemli şeyler…belirleyici olaylar…

-Peki bu… Ya bu üçüncü gözün anlamı ne olacak?

Sonrasında anlamlı bir suskunluk oldu. Saime’nin sorduğu şeyi, kalbinde gizli bir gerçek olarak taşıyor muydu yoksa korktuğu bir şeyler mi vardı? Bilemedi. Bu suskunluğun devam etmesi, Saime’nin duymak istediği şeylerin önünde bir duvar gibiydi ve gittikçe ümidini kırdı. O umutsuz görünen sessizlik içinde Tahtakale’ye kadar geldiler. Saime bu ümitsizliğin yorgunluğunu taşısa da, şimdi o gizemli atelyenin kokusunu alacak ve tekrar her noktasını keşfedecekti. İşte bu heyecanla karışık isteği de onun yine gülümseyebilmesine neden oldu. Atelyeye vardıklarında Bango orada bekliyor, ortalığı temizliyordu. Patronun yanında Saime’yi görünce ne yapacağını şaşırdı. Bir gözüyle, nasıl davranması gerektiğini sorgulayan şekilde patronuna bakıyor, diğeriyle de onun bakışlarını yakalamak istercesine selam veriyordu. Ona dönüp ‘rahat ol, şıhselli, senim benim görmediklerimizi görür o’ dedi! Saime bu durumdan hoşlanmış bir şekilde Bango’ya doğru elini uzatınca, Bango şaşırdı. Görmemesine rağmen onun olduğu yeri adeta görmüştü. O zaman rahatladı. İkisine de soğuk birer limonata ikram etti. Bango artık Saime’nin dibinden ayrılmıyor, her yeri ve her şeyi ona anlatıyordu. O da taşların içine girmiş, çoktan çalışmaya başlamıştı. Taşlara dokunan Saime, Bango’ya bir taşın üstündekini ona anlatmasını söyledi. BU, Kuba mescidinin gizemli tuğrasıydı; ama Bango bilmediği için kafasıyla mahçup bir biçimde patronuna baktı. O da Saime’ye doğru dönerek;

-O taş Kuba mescidinde derin anlamlar ifade eden bir tuğradır. Vakt i zamanının imzası böyle imiş. Bütün fermanlara bu mühür basılır, önemli yazışmaların altında bu yoksa ehemmiyeti, geçerliliği olmazmış. Sadece bunlar değil, Osmanlı’nın bir devlet alamet i farikası olan tuğralar o dönemin tüm esaslı mekanlarında, toplarında, donanma gemilerinde, yapılarda mutlaka bulunurmuş. Ama bu farklı Saime!

Rivayet ve belgelere göre Kuba mescidi Peygamber efendimizin alnını koyarak secde ettiği bir yermiş. II. Mahmut bu mescidi orjinaline uygun bir şekilde tamir ettirirken, bu tamirin bir manzumesini meşhur şairlerden Pertev Paşa’ya, kitabenin mermere yazım işini de Yesarizade İzzet Efendi’ye vermiş. Şimdi dokunduğun Tuğrayı da çok meşhur saraylı hat ustası, tuğrakeş Akif bey’e vermiştir. Ancak bu kutsal yere kendi tuğrasının işlenmesine karşı çıkmış, ‘ Ben kim oluyorum ki, Peygamber Efendimizin alnını koyduğu yere kendi imzamı koyuyorum’ diyerek, oraya Peygamberimizin tuğrasını işlemelerini emretmiştir… Tuğranın içerisinde “Muhammedü’l-Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem” yazıyor, üst ve altındaki yazılarla birlikte “kelime-i tevhid” tamamlanmış… Diğer padişah tuğralarında da bir anlam ve gizem bütünlüğü var. Bak şimdi! Tuğraların dört bölümü mühimdir….

Sıkıldın mı dercesine müsade istedi ve anlatmaya devam etti. Saime bir masalın içinde gibiydi;

-Bu dört bölüm; Sere, beyzeler, Tuğlan ve kollardır. Bak dokun, bu elinle tuttuğun üç çizgi, elif’ten gelir. Osmanlının üç kıtada hükümdarlık sürdüğünü ve bunun padişahının da o olduğunu simgeler. İşte bu Tuğlan’dır. Üç denizin hakimiyeti olarak ta bilinir. Akdeniz, Karadeniz ve Kızıldeniz’ Aslında Hint okyanusu da, hadi neyse. Çok tartışılır bu… Tam ne yazıyor biliyor musun?; Mahmud Han bin Adbülhamid el muzaffer daima!

-Ooofff ! Ne kadar anlamlıymış…

Sen de el muzaffer daima’sın dedi ve yine gülümseyerek birbirlerine sarıldılar… Saime’nin bu hali çok hoşuna gitmişti. Henüz daha planları bitmediği için yüzünde hoş ve sinsi bir gülümseme vardı. Sırada Saime’ye bir telefon almak ve kapalıçarşıda bir gezinti vardı… Hepsini yaptılar. Gün neşe içinde bitti.. Saime de bu memnuniyetini ziyadesiyle dillendiriyor, kolunu sıkıca tutmuş bir biçimde mutluluğunu anlatıyordu. En iyisi bir kaç dost ile olmak ve kafayı çekmek diye düşündü ve…  Öyle de yaptı. İşte yine o iki hayatı bağlayan, içi hep karanlık olan tüneldeydi ama bu tüneli yıkması gerektiğini düşünebilen bir cesaret gelmişti üstüne…Yine kendi kendine ve belli etmeden konuşmaya başladı. Karaköy’ün içinden geçti. Akşam kalabalığı dağılmıştı. Binalar eski İstanbulun sessiz anılarındaki rüyaları tekrar yaşarcasına uykuya dalmıştı:

Çok sevdiği dostu Fikret ile buluştu. Çocukluktan beri arkadaştılar. Sarıldılar, garson gelene kadar kısa bir sohbet ettiler. Keyifliydi! Garson yanlarına gelerek ne istediklerini sordu. Gençten bir çocuktu! Ona baktı ve gülümseyerek bir kağıt kalem istedi. Garson’a;

-Eğil bak ne anlatacağım.

Kağıda şu basit ortaokul matematik bilgisi olan kümelerden, birbiri içine geçmiş iki daire çizdi. Kesiştikleri alanı karaladı ve anlatmaya başladı;

-Bak delikanlı! Dairelerden biri ben, diğeri de o! A, benim hayatım. B de onun ki! Arada kalan bölge bizim ortak alanımız değil mi? Birlikte ait olduğumuz herşey yani! Neye benziyor bu, söyle!

Garson bakar bakmaz ‘Balık bu’ dedi. İkisi de kahkahayla güldüler;

-O zaman sen bize güzel bir balık yap ta onu paylaşalım! Yanında da yutkunmak için ne getireceğini biliyorsun… Kılçıklıdır bu, ha ! Ama bana bırak, bu akşam ayıklarım ben onu!

Vakit keyf içinde geçti. Geçmişten, aşklardan ve yaramazlıklardan bahsettiler. İçtiler, sarhoş oldular ama sesleri bir nebze yükselmedi… Gerçekten de hayat buydu. İki insanın paylaştığı bir ortak alan vardı ve bu paylaşmaya değerdi. Fikret bunu hayat boyunca unutmayacağını söyledi ! O da hayat boyunca birlikte olmalarını diledi ! Şairin dediği gibi;

Eskiler anlatırken duymuştum

Dostluk denen bir şey varmış, bir zamanlar

Yani birbirini seviyormuş insanlar… Aydoğan Albayrak 1980

-Yaşam üstüne üstüne gelir, düşündürür insanı. Öğrendiğin ve kalbine koyduğun doğrular bir zaman sonra hatalara dönüşebilir. Hayatın sevdiklerine ne oyunlar oynadığını, onları hangi yollara saptırtığını bilemezsin. Yarın kimle tanışacağını, onunla kısa bile olsa ne yaşayacağını, senin için ne düşüneceğini bilemezsin… Bilgi, dünyayı ve insanı anlama erdemlerinden çoktan vazgeçti. İnançlar en çok tartışılan kavramlar haline geldi… Herkes kendi iç dünyasına kapandıkça, algıları ve gözlemleri de paranoya düzeyine geldi. Artık kimse gerçekdışılığı kabullenmiyor. Ama Gerçekleri bağıramıyor da. Görüyor, konuşamıyor ! Dokunmak kolay, herkes tam da sınırında duruyor ama bir türlü kendini yaşamın o gerçek boşluğuna bırakamıyor! Bunu başaramayan bir çok iç hesaplaşma intiharlarla son buldu! Ama bahsettiğim; Kanatlarını, yaşayan ve içinde senin de olduğun bir dünyaya bırakabilmen… Ölmen değil ! Tam aksine; içine bir cesaret doldurup, yeniden konuşmaya başlaman. Yeniden yürümeye, tanımaya çalışman. Bugün hep gittiğin kafede aynı yere değil de, başka bir yere geçmen. O küçük adımlar bir süre sonra koşar adımla yeni yaşamın olacak. İnan bak! Ümit var… Düşünsene, bunca insanın içinde saklandığı milyarlarca an içinde bambaşka cevaplar seni bekliyor olabilir… Belki bunu hemen o dakika bulamayacaksın ama bir gün mutlaka çarpışacaksın…

Onun için düşünceler çok hızlı bir şekilde hayatının davranışlarına dönüşüyordu. Yıllarca öğrendi, okudu, seyretti, inceledi ama bilgi ve onun hayatını biçimlendirme şekli bu değildi. İki çeşit insan vardı onun gözünde. Bilgiye açık olanlar ve olmayanlar… Cehalet az bilmek değildi. Öğrenmeye, deneyimlemeye ve insanlara karşı kapalı olmaktı. Bu idi asıl cehalet… Diğer tarafta da okumak, öğrenmek, deneyimlemek vs. kimseyi fildişi kulelere oturtamazdı. Hiç bir şey bilmeyen ama özü sözü bir, erdem sahibi ve sadece işini bilen öyle büyük değerler vardı ki… Bunları içselleştirmek, kendini anlamak için bu iki ayrımın neresinde durduğunu bulmak istiyordu. İnsan en doğru şeyleri kendine söyler diye düşündü. Belki de bu yüzden en zor savaşını veriyordu. Evet. orası çok açıktı ! Kendisini iyi göstermek istemiyordu. Sadece anlamak, bugüne iyi kötü gelen hayatında artık kendi değerleri gibi bir yaşam kurmak istiyordu! Bunun önündeki insani engelleri düşünüp duruyordu. O engel ‘ego’nun ta kendisiydi.

-Ego! Evet adından çok bahsedilir. O ne biliyormusun? Dünyada var olduğunun farkına vardığın anda içine düştüğün bir gerçeklik hissidir. Biraz şımarıkça ve çocukca bir his! Aslında bir nevi, kontrol altında tutmak zorunda olduğun ateş gibidir! Böyle bir şeydir ego. Onu nasıl besleyeceğin ne kadar önemli olsa da, bir gerçek var ki; Ona aslında hiç engel olamazsın. Daha minicik bir bebekken kodlanır ruhunda ve sonra ne inşa edersen et… temelinde o vardır. Onun varlığını reddedersen, yaptığın hiç bir şey seni yükseltmez! Temeli olmayan bina çökmeye mahkumdur işte… Ben de farklı değilim. O ateş yanıyor içimde ve kaderimi aldatmaya çalışmıyorum. Sadece onun bana oynayabileceği her oyunun bana verebileceği acılara hazırlıklıyım diyebilirim… Ama barbar bir savaş içinde gönlüm, biliyor musun! Kurşun yağıyor üstüme ama ben mevziimde çökmüş, biraz uyuyabilmeyi hayal ediyorum. Çıkarsam vururlar beni, biliyorum! Arkamda kendi ellerimle kurduğum bir yaşam var. Benim ülkem o! İçinde hala yaşayan sırlar, aşklar, tadlar var… Şimdi kalan zamana bakıyorum. Daha ilk yarı yeni bitti. Ter içinde kaldım ve yenik durumdayım. Ter içinde kaldım ama şimdi ikinci yarıya hazırlanıyorum ve tek bir taktiğim bile yok. Sadece onurumla mücadele edeceğim… Unutma ki, onurla mücadele eden ayakta alkışlanır. Yenmek veya yenilmek mesele değil… Hayata nasıl baktığına bağlı. Bazıları ölümü mağlubiyet,  bazıları da en büyük galibiyet olarak görür.

 

Fikretle geçirdiği bu keyifli sohbetten sonra evdeydi. Bunları düşünerek, zaman zaman da dış sesiyle kendine eşlik ederek uykuya daldı. O uyuduğu sırada Saime yeni dövmesine dokunuyor, aklından hoş sedaların eşlik ettiği hayaller geçiyordu. Bango da anneannesinin evinde maç seyretmeye dalmış, gerçek dünyanın acımasızlığını unutuvermişti. Sabah olduğunda hepsi de, hemen hemen aynı saatlerde uyandı. Yaşadığı memleketi, insanların yaşamlarını düşündü… O kadar güzeldi ki aslında; İstanbul Orhan Veli kokuyordu. İnsanların içine girmeden bir türkü de onunla söyleyebilmeyi hayal etti. Keşke o kayıkhanelerden geçip, gökyüzüne bakına bakına boğazda bir gezintiye çıksalardı. Sevdalardan geçselerdi… Şu memleketin yakasından düşseler ne iyi olurdu. Aklından yine yaşadığı dönem geçti. Ne kadar boş diye düşündü. Olup biten herşeyi uzaktan seyretmek kötüydü. Bugün ki bütün mesleklerin, kullandığı aletlerin ithal, kitapların ithal olması ve sadece o da değil; Tüm yaşamların neredeyse ithal olması, canını çok sıkıyordu… Evet belki herşey değişmişti. Artık kılıçlar çekiçle dövülmüyor, kağnılar koşulmuyor, taşlara kitabeler yazılmak zorunda değildi. Bu, onun için de anlaşılabilir bir şeydi! Ama insan hiç değişmedi. O Yine suya muhtaç, yine nefes alıp veriyor, yine aşk en büyük bilmecesi ve yine ölümden korkuyordu. Bu, elinin tersiyle dünyanın durmadan değişen madde kavramlarını itmesi anlamına gelmiyordu. Tabii ki her gelişim yerli yerinde olacak, her buluş, her ürün hayata renk katacaktı ama o erdemler terk edilmeyecekti… Hayatı daha rahat, daha güzel yapacağım derken alnına dayanmış bir tabanca vardı. Çünkü ne yapsan olmuyor, içinde yaşanan ve hiç kapanmayan o yara acı veriyordu. Hem de çok ! İnsan, ben insanım diye ağlayarak ve ne olur bir yardım eli… diye yalvaracak kadar muhtaç duruma düşmüştü.

-Gerçek artık insanların içine düştüğü bir tuzak gibi gerçekten de. İnsanlar bu kavramdan uzak durmaya çalışıyor, neden biliyor musun? Çünkü gerçek; Bir zenginliktir aslında. Pozitif bir anlam gibi görünse de, içinde dramlar, hayal kırıklıkları, yaralar, bereler de vardır. Stringler gibidir gerçekten de. Hani şu kuantumcıların bol fizik soslu yaşam felsefesi gibi. Sonsuz atom altı parçacıkların birbirinden bağımsız gibi görünen ama müthiş denklemlerle birbirine bağlanarak evrenin algı gerçeğini oluşturan bilmecesi gibi. Zaman, düşüncenin değişimi ve fiziksel dönüşümler şu anki dünyanın algı biçimini oluşturuyor ve biz de buna gerçek diyoruz. Çok azımız bu gerçekdışılığın içinde yön ve cevap bulmaya çalışırız. Dedim ya; insanlar farklı farklı. Kimsenin elinde olmayan bir boyutta sıkışıp kaldık. Ölüm bu boyuttan seni çıkartan bir özgürlüğün ilk nefesi aslında veya böyle inanmak beni rahatlatıyor. Bu oluşan algıda, atom altı parçacıklar bir araya gelip beni bir insan olarak oluşturduysa, bunun gerçekliğini de yaşamak isterim. Televizyon gibi işte. Düşünsene; ekran dediğimiz şey milyonlarca mini minnacık kırmız, yeşil ve mavi noktacığın bir araya gelmesinden oluşuyor. Bu noktacıklar ‘1’ ve ‘0’ dan oluşan kodlarla yanıp sönen bir algoritma içinde bir araya geliyor ve görüntüyü oluşturuyor. Matbaalar da aynı mantıkla işler. Göremediğimiz tram parçacıklarının oluşturduğu bir görüntü vardır. Bir dergideki resme büyüteçle yakındanbak.  Göreceksin ! Yani içine girdikçe görüntü değişir, anlam değişir. O gördüğün şeyin aslında var olmadığını görürsün. Anlamsızlaşır! Derinlere indikçe anlamsızlaşan bu gerçeklik kavramı, boyut değiştiriverir. Tanımadığın bir bilmecenin içinde yok olursun. Kelimelerini kullanacağın, öğrendiklerini uygulayabileceğin bir yer değildir artık orası. O yüzden uzaktan izlediğimiz bir dünya demek yanlış olmaz. Sona yaklaşmak ve olgunlaşmak ta budur işte. Herşey bir bir anlamını yitirir, dünyanın sanallığı içinde yok olmaya başlar. Sen daha da içselleşirsin. O an geldiğinde de hiç bir şeyin anlamı kalmaz…Şakacı dünya işte. Onlar seni toprağa koyup, başları önünde yere bakarken, sen yukardan onlara bakıyor olursun. Onlar ağlarken, sen gülümsersin! Bir televizyonun içindeki oyuncuyken, bir anda seyirci olmak ! Ne garip değil mi? Bu film işindeki insanların anlamsız ekran egolarının altında yatan gerçeği hep merak etmiştim. Buymuş işte! İçini açtıkça küçülüyor herşey. Matruşka gibi. Sen küçüldükçe büyüyen tek şey ‘tevazü’ oluyor… Cıvıl cıvıl dünyevi yaşamlar bunu hala küçümsüyor. Oysa sen büyüyorsun ! Komik gelecek belki de ama, bir örnek var ki; Gerçekten dramatiktir. Dinle; Bir arkadaşınla veya sevgilinle evde oturuyorsun. Pat! Elektrikler gitti. Yani yeni dünya kişiliğinin fişini birileri çekti. Afallarsın, çok sinirlenirsin. Karanlık olmuştur ve konuşacak hiç bir şeyin kalmamıştır bir anda. Yaşamdaki bir çok şeyin engellendiği hissine kapılırsın. Teknoloji çiftçisi tüm ilim adamlarının sana verdiği hediyelerden mahrum bir süreç içine düştüğün için, ne yapacağını bilemezsin. İşte salt insan olan ‘SEN’ ile baş başa kaldın… Erdemli insan bunu anında kendi lehine çevirebilir. Bir akşam mum ışığında çay demlediğimizi hatırlarım. Bir arkadaşımla yaptık ve aldığımız keyif görülmeye değerdi. İnsan olarak çırılçıplak kaldığında, yaşam için sana gerekli tüm sorunları çözebilirsin, yaşayabilirsin. Bu fakir edebiyatı değildir. Şu bahsettiğim teknoloji çiftçilerinin yaptığı harikaları kullanmayı, öğrenmeyi seviyorum. Giyinmeyi seviyorum. Hayatın sunduğu şeyleri seviyorum. Tabii bir şartım var; Güzel şeylere hizmet etmeleri şartıyla…! Bazen çok kötü görünen şeyler altında saklanan hazineler vardır. Çıkartıp bir değere dönüştürmek te kolaydır. Sadece hatırla, kendi değerlerini anlaman sana yol gösterir.

İçinden bir ses, iki hayatı birbirine bağlayan tüneli yok etmesini söyledi. Gerçek anlamda bunu yok etmek için Karaköy’ü eski istanbula bağlayan köprüyü havaya uçurması lazımdı. Gülümsedi. Çoktan işin yolunu tutmuştu bile. Saime yeni telefonuyla onu arıyor, kısa sohbetlerle özlem gideriyorlardı. Bango ise atelyeyi açmış, kendi kendine patronculuk oynuyor, esnafla sohbet ediyordu. Yüreği eski İstanbulda, gövdesi Maslaktaydı. Bugün uğraştırıcı bir gün olmaya adaydı. Reklam İnsanlarında suratsız, memnuniyetsiz bir hal vardı ve bu gerginlik bir şekilde ona da sirayet edecek diye düşündü. Odasına geçti ve çalışmaya başladı. Aynı ciddi edayla işlerin üzerinden geçti. Önce pislik diye tabir ettiği gündelikleri atıp, sonra da sevdiği bir kaç işe emek verebileceği bir plan yaptı ve çalışmaya başladı. Yine reklamı bir silah olarak kullanarak doğru mesajlarla kalpleri feth etmek istercesine gününü geçirdi. Kimsenin yaptığı işin derinliği ile alakası olmamasına kızsa da; bildiğini okumaktan hiç kaçmazdı. Anlayan beri gelsin! Der dururdu… Tam sıkıldığı bir anda, yine telefon geldi; Uzun uzun Saime ile konuştu. Bir kaç gün onu göremeyeceğini söylese de, bunu dillendirmeyi hiç istemezdi. Hayat onu sürüklüyordu. Akıntıya karşı dursa da; Bu köprü yıkılacaktı ve o henüz nerede olacağını bilmediği bir hayatı seçecekti. Bu aslında bir karar olmayacaktı. Herşey gibi o da ‘Birdenbire olacaktı’ ama henüz olmamıştı. İki kolunun da bağlı olduğu iki hayat, onu farklı yerlere sürüklüyor, arada kalmanın acısını çekiyordu…

Tüm bunlar olurken, annesi de sakin ama zor bir hayatın içinde debeleniyordu. Yılların aşk dolu büyüsü bozulmuş, Alzheimer olan babasını her ne kadar sevse de, yaşam bir ağırlığa dönüşmüştü. Maddi sıkıntılar, manevi zorluklar ve çekirdek aile içindeki uzun mesafeler içinde kendisini yalnız hisseden bir annesi vardı. Bu zorluklar onu daha çok güçlendirmiş, kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlamıştı. Çok uzaklarda yaşam süren ablası da artık bir hayal gibiydi. Yıllar vardı ki onu hiç görememişti. Şu Amerika gerçeğine de belki bu yüzden hiç ısınamamıştı. O yüzden gitmiyordu da! Yani uzaktan bakıldığında biraz kopuk bir tablo vardı ortada… Ama bu hazin görünen tablo üzerine henüz son fırça darbeleri indirilmemişti !

O gün annesine gitti. Babası bir koltuktaydı. Onun saçlarını sevdi ve öptü. Birazdan babasının erkek kardeşi ve eşinin geleceğini öğrendi. Yalnızca onlarla olmak varken, bunun olmasını hiç te istemiyordu. Tam gelecekleri sırada Tanrı bir mucize gönderdi. Mucize bu ya; Babası altını kirletti. Temizlemeye fırsat olamadan da onlar gelmişti. Babasının erkek kardeşi kokuyu alınca ‘Buranın pis koktuğunu’ sesli bir şekilde söyledi. Bu olay onun açısından bir mucizeydi. Çünkü, sevgi görünümlü yalanların kokusunu o anda herkes aldı. Tertemiz babasını, annesi ile birlikte banyoya götürürken, eve gelen asıl kötü koku da tıpış tıpış dünyalarına geri döndüler.

-Benim annem, babam ve ablam dışında bir ailem yok. Gerçekten bu böyle. Herkes, seni ısırmak isteyen bir sığ dünya içinde… Saime çok daha net görebilir ama görmek gözün bir işlevi değil. Bunu kanıtladı herkese. O kadar önemlidir ki aile; Onlar karşılıksız dünyanın gerçeğidir aslında. Onların yanındaki huzur da bu yüzden işte… Anneme bir üzüntü vermek istemediğim için bulaşmıyorum ama beni ısırmaya çalışırlarsa parçalarım. Onu biliyorum. Olmasınlar, konuşmasınlar yeter !

Yaşam adım adım kendi gerçeklerini hazırlarken, ailesiyle birlikte vakit geçirdi. Çocukluğundan beri sığındığı bu liman, herkes gibi onun da anlamını bulduğu bir yerdi. Kararların, sıkıntıların, kaygıların hepsi, yerini huzura bırkmıştı. Babası herşeyi anlıyor ama ona katılamıyordu. Sadece ona bakıp gülümsemesi bile yetiyordu. Babasına biraz şiir okumayı tavsiye etti. Kalkıp bütün kitapları yüklense de, yine o kitabı açtı. Babasının şiirlerini. Sayfaları çevirirken şu dizeler dikkatini çekti;

Yine bir yıl daha attın bu yolun arkasına

Deli gönlün gülüyor şimdi ölüm korkusuna

Geliyor böylece ömrün sonu gün gün ileri,

Ne yakın dost oluyor senle ölüm elçileri.

Değişik yüzlüsün artık ve saçın aklaşıyor,

Güneşin dağlara indi, seferin yaklaşıyor.

Pek hazindir bu gurup vakti rüya, dalma sakın.

Hatıralar ile beslen, uyuyup kalma sakın… Aydoğan Albayrak 1984

 

Dışardan bakıldığında; Bölük pörçük, zaman zaman sırra kadem basan, alışılmışn dışında başıboş bir tablo sergilerdi. Bu da her zaman ve çok ta istemediği meraklı gözleri ve onların sorularını gündeme getirdi. Kimseye dokunmamaya özenen bir yaşam neden bu kadar merak edilirdi ve sorgulanırdı, bunu anlamaya uğraşmasa da, canını çok sıkıyor ve zaman zaman da tüm bunlardan uzaklaşmak için sinirli tavırlar segiliyordu. İnsanlar o kadar garipti ki; Bu sinirlilik halinin bile kendileri için bir kanıt olduğunu düşünebilecek kadar acz içindelerdi… Evet, bazı olaylar gerçekten de hep onu bulmuştu. Henüz Üç yaşındayken kızgın yağla yanmış ve hastanelik olmuştu. On İki yaşında ise gözünde güneş gözlüğü, ayaklarında palletlerle ikinci kattan düşmüş ve yine hastanelik olmuştu. Bu onun yaklaşık bir yıl topal yürümesine sebep oldu.  Lise dönemi öğretmenlerinin baş belasıydı. Kavgalar, gürültüler içinde geçen o dönemin sonunda meydana gelen trafik kazası yine çok ağırdı. Bunların tümünün de izlerini taşıyor olmasını da garip bir biçimde seviyordu. Tüm bu fırtınalı hayat sürerken, hayatına dokunan herkesi de gözlemliyor, yaşantısının bundan sonrasında kimlerle yürüyeceğini seçiyordu. Gerçekten de böyle oldu. Bazılarının üstünü, bazılarının da altını çizdi. Kalbinde!

-İnsanlara kızamam. Bundan öyle bir sonuç çıkıyor ama bu doğru değil. Herkes aynı benim de yaptığım gibi, kendi gözleriyle okuyorlar dünyayı. Herkesin bir hikayesi var. Seni değerlendirmek istedikleri gibi değerlendirirler… Bu onların dünyası. Renkleri, hatıraları, öğrenme biçimleri, değer yargıları farklı. Kızamam. Sadece gözleri ve sözleri benim alanıma ya doğru biçimde girsin, ya da hiç girmesin. Çünkü ben kendimi tanıyorum. Oraya doğru biçimlerde girmeyenlere karşı sert bir tavrım var. Bunun tam tersi de söz konusu tabii. O zaman tevazü içinde bir huzurla yaklaşıyorum. Onu da, kendimi de bir güven içinde hissediyorum. Bu konuda hiç sağa sola yalpalamam. Yalpalayamam!

Bu sürece nasıl geldiğini çok düşündü. Bazı düşüncelerini delilik olarak görenler vardı. İnsanların dinlemeye, anlamaya tahammülü yoktu. Şimdi insanların acz savaşlarının dönemiydi ve herkesin…

-Dur, dur dur…. Bu gizliliği olan bir konudur. Göz önünde ama gizli. Pandora’nın kutusu derler ya! İşte o… Anlatmamı ister misin? O zaman sessizce dinle ve ağzını sıkı tut. Sana güveniyorum çünkü kontrol altındasın. ‘Ben’sin çünkü.. Benim dış sesimsin!

Etrafına bak! Yüz milyonlarca yıl boyunca gerçek hayatlar tarafından kararlar verildi. Savaşlar yapıldı. Yüz binlerce insan sebebini bilmediği ölümler yaşadı, kitaplar, felsefeler oluştu. Felsefeler siyasetlerle el ele yürüdü. Yalnızlıklar aşkı tasvir eden şiirlerle bezendi. İnsanlar hiç duymadığı sesleri duydu. Mozart, Einstein gibileri, hep bir sorunun cevabını bulabilmek adına çıldırdılar. İlk ampül yandığında, İngiltere bu büyücüyü tartıştı. Beatles müziğinin içine koyduğu özgür felsefeleri ve mutlulukları eklediğinde, dışarıda onları bekleyen milyonlar oluştu. Hayranlıklar başladı. Bütün duvarlar yıkılırken, aslında özgürlükler kamplaşmaya, düşünce klanları oluşmaya başladı. Ve daha sayabileceğimiz milyonlarca şey yaşandı… Dünya bir küre ama ben düşünce evrenini tam da ortasından ikiye böldüm. Buluşlar dönemi ve Geliştirme dönemi ! Artık buluş yok, icat yok farkında mısın? Sadece icatların en gelişmiş dönemini yaşıyoruz ve hayatlar gittikçe rahatlaşırken umudumuz hala hep bir cevap bulup, o gizemli sırrı çözmekle meşgul. Olmadı ama. Tam aksine insanlar önce kendi gerçeklerini yaşadılar, sonra şımardılar ve şimdi de cevapsızlar. Bu cevapsızlık herkeste ruhsal bir paniğe dönüşmeye başladı. Depresyonlar, obezite, Nörolojik beyin iflasları arttı. Bunu yaşayanlar şimdi ne yapıyor dersin? Söyleyeyim. Aşka dahi inançları kalmadığı için, kendi gözlerindeki tek gerçeğe yani kendilerine dönmeye başladılar. Sessiz ve kavgalara gebe bir dönem yaşıyoruz çünkü en büyük savaş başladı. ‘İnsanın kendi içindeki savaş’ bu. İşte bu savaştan galip çıkmanın tek yolu; Tevazü içinde herşeyi kabullenmek! Üç garip evre var; Farkındalık, keşif ve gelişim ! Farkındalık; toplumları, keşif  ise ticaret ve kavgaları getirdi, teknoloji uçtu… İnsanlar binbir icat arasında bambaşka yaratıklara dönüştü ve en sonunda, her ne kadar değişseler de içlerinden bağıran bir çocuğun sesini duydular…İşte asıl gelişim süreci buydu…Yani İnsan kendi kendini geliştirme ihtiyacının farkına vardı. Yani en son keşif bu! En benzersiz olanı! Yani ‘İnsan’… Deliler niye hep ellerine bakar, biliyor musun? Çünkü anlamaya çalışırlar…  Sessizce dinle onları. Artık insanlar gördükleri bir yalanı sonradan anlamıyorlar, o anda hissediyorlar. Bu senin ruhunda saklı bir nev i frekans gibi. Anlıyorsun… Yaklaşmadan karar verebiliyorsun…. Ama o kararların içinde hala yaşam alışkanlıkların var. İç dünyaların hiç biri dış dünyadaki kişiliklere dönüşemiyor. Aşk isteniyor ama yaşanmıyor. Sevişmek istiyorsun ama ancak seksle sınırlı kalıyorsun. Sinemaya gidiyorsun ama hayatına yeni kahramanlar sokamıyorsun! Ve her kalpte farkı binlerce hikaye var. Kapısına kilit vurulmuş ve hiç okunmamış kitaplarla dolu bir kütüphane gibi… Sahaflarda Sadir beye söylediğim o gizli kütüphane. Günlük Kütüphanesi… Ama şunu biliyorum. Bu insanlığın bir uyanış ve içe dönüş döneminin verdiği bir uyku sersemliği gibi… Bak, öbür dünya denilen yere gidince bir soruyla karşılaşacaksam; o soru karşısında susacağımı ve benzersiz bir hayranlık içinde kalacağımı biliyorum… Çünkü orada ‘ bir dünya lisanı’na ihtiyaç bile kalmayacak… O yüzden hep ne derim biliyorsun; Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı !

Alışılageldik anlamda ‘dindar’ biri hiç olmadı, olmayacaktı da. Ancak tüm kitapların ve onlarla bağlılık içeren tüm tarihi süreçler, değişimler ve olaylar ilgisini çekerdi. Dini felsefelerin derinliği onun için bir gelişiminden ziyade, açlık gibiydi. Bildiklerinin üstüne bir şey koymayanlara bilginin köleleri der ve medya gerçeğine de Bunların yaptığı köle ticareti !  derdi… İnsanlar neden zor olanı seçmişti ki! Çünkü zor olan; gerçeği dizginleyerek  ‘yanlışarı’ doğrulaştırmaktı. Doğruluğu kanıtlanmış yanlışlar… Kaç jenerasyon bu masallar içinde dünyaya gözlerini açtı. Kaç jenerasyon gerçeklerden uzak bir ölüme yürüdü…  Tüm yaşamları boyunca yanlışları gelenekselleştiren jenerasyonlar içinde ‘doğrunun bu olmadığını anlayıp, mutsuzlaşanlar mutlaka vardı…onları ve kendisini düşündü. Yalnızlığı seçip, o doğruları arayan ‘mutluluk kaşiflerinden’ biri miyim acaba diye anlamaya çalıştı.

Kendisi için uzun sayılabilecek bir süredir diğer hayatına uğramamıştı. Atelyeye gitmeden önce, Sadir bey’e, sahaflara uğramaya karar verdi. Saatlerin durduğu yere geldiğinde, Sadir Ağabeyi de dükkan önüne taburesini çekmiş, çayını içiyordu. Selamlaştılar, sarılıp bir tabure daha çektiler.

-Civan oğlum, görünmüyorsun!

-Gelemedim Sadir abi, muhabetti bununla harcamayalım. Nasılsın? Oğlun nasıl?

-Oğlan aynı, hastanesi aynı. Artık mücadelesinin içinde.. Biz biraz uzaktan seyrediyoruz. Sağolsun ihmal etmemeye çalışıyor. Seni sormak lazım asıl… Nasıl gidiyor herşey?…Geçenlerde seninki buralardaydı. İyi ki geldin. Varlık yayınlarının bir sürü kitabını bulmuş, getirdi…

-Bak buna sevindim. Giderken alrım. Keyiflendim şimdi.

Sonra sohbet derinleşti. Sadir bey neredeyse ‘kimseler duymasın’ tavrı içinde eğilmiş bir şeyler anlatıyor, zaman zaman içeri girip bir kitap getiriyor ve notlar alıyordu. O da dinliyor, bunlara keyifli gülücüklerle karşılık veriyordu. Bu, bir saati aşkın bir zaman böyle devam etti. Kalkarken Sadir Bey’e bir emri olup olmadığını sorsa da, her zaman ki ‘estafurullah’ cevabını alarak atelyenin yolunu tuttu. Sokaklar, insanları aynı yere sürükleyen nehirler gibi uğulduyor, birbiri içine karışıyor, bazıları dar yerlere sapıp yok oluyordu. Hamallar, alışverişe çıkmış kadınlar, elinde evrak koşturanlar, bakınanlar, üzgünler, heyecanlılar, herkes herkesten habersiz yaşamlar sürüyordu. O da onlardan sadece biriydi. Atelye önüne geldiğinde Bango’yu öyle bir pozisyonda buldu ki, hem çok sevindi hem de bunu daha önce neden düşünemediğine kızdı. Bango, müziğini koymuş, önllüğünü takmış, masanın başında bir taşla haşır neşirdi. Doğru olan Bango’nun sadece ona buna koşturması değildi. Bu sanatı ona da aktarabilir, kendisini de bu konuda geliştirebilir, para kazanabilirdi. Nasıl olsa bir aylık harçlığı vardı. Bu da ona ziyadesiyle bir ek gelir oluşturabilirdi. Yanına geldiğini anlayan Bango, sanki bir rüyadan sıçrar gibi kalksa da, eliyle ona oturmasını ve devam etmesini söyledi. Dükkanı temizlemeye koyulduğunda ise Bango iyice şaşırmış ama işine de devam etmişti. Bir süre sonra kalkarak patronunun yanına geldi. Yanyana atelye önüne oturup öylece seyre daldılar. Bir ara Bango, çaktırmadan da olsa sokaktan geçen bir göçmen kızını süzdü. Ama ne süzmek…Ayaküstü kzı çırılçıplak bırakmıştı bile. Bunu görünce dayanamadı ve söze girdi;

-Ne o Çorum Çıplağı! Perişan ettin kızı. Ne namus kaldı, ne erdem, be!

Bango utansa da, alnına dayadığı elinin altından sırıtarak bakmaya devam etti.

-Bak Bango! Bu kadın milletini bilmezsin sen. Anlatayım mı? Söyle…

-Anlat patron, tabii anlat!

-Bak yavrum! Bu kadınlar binlerce yıldır bir sır taşarlar yüreklerinde. Erkek milleti bu sırrı bilemez ama farkındadır. Erkekler alemi bu sırra vakıf olabilmek için daimi olarak dünya işçiliğine soyunmuşlardır. O sırra yakın olmak, elde etme istekleri hiç değişmeyen bir hırstır. Amaç, kadını yaptıkları ile kendine çekmek ve sahip olmaktır. Hepsi bu sırrı öğrenmek istemiştir. Onlara süslü takılar yapmak için toprağı kazmış altını bulmuştur. Döve döve işlemiş, zanaat geliştirmiştir. Evler yapıp süslemiştir. Çeşit çeşit kokular bulmuşlardır, attan inmiş otomobile binmiştir. Şehirler, kavgalar inşa etmiştir. Öldürmüştür. Ölmüştür…. Hepsi tek bir sır için. O sırra vakıf olmak için…Anlıyor musun? Onlar için işlenen suçlar, uzun dönemler boyunca ‘namus’ belasına sayıldığından, ceza bile alsa da, suç olarak görülmemiş. İşin bir tarafı daha var. Bazı toplumlar da bu benzersiz mahlukatı ezmiş, taşlamış, kapatmıştır. Sebep yine hep ‘o sır’ olmuştur… Ama hikayenin sonu böyle değil. Dünya gelişmiş, erkek dünya işçiliğine vakıf olmuş, yetmemiş, yönetmeye başlamış. Bu dönemden sonra kadının her kapıyı açabilecek olan bu sırrı kullanılmaya başlanmış. İmparatorluklar böyle yıkılmış, savaşlar böyle çıkmış. En özel sırlar, yataklardan çalınmış. Tek bir sırra vakıf olmak için, onlara bütün dünyevi sırlar verilmiştir. Son dönemde de bir reklam silahı olarak sahneye çıkmış. Giyim markaları, gıda, kozmetik vs. sektörleri ve daha binlercesi hep bu sırrın etrafında oluşturulmuş tezgahlardır. Para kazandıran ve karşı konulmaz bir tuzak. Ama sonra ne olmuş, biliyormusun? Kadın, bu dünyevi değerler içinde kendisine sunulan erkek egemen görünümlü ezikliği, kendisini de harcayacak bir biçimde kullanmaya başlamış. Artık çok zor olan, kolay olmuş… O sırrı oluşturan değerler ikinci plana atmış…. Onların bu yeni dünya tavrı ‘cinsiyetler arası çekim gücünü’ azaltmış. Aşk tartışılan bir şey haline gelmiş. Oysa çok güzel bir sembol vardır. ‘Zıtlıkların bütünlüğü ve dengesi’ olan Ying Yang budur işte… Bak taşın üstünde var! İşte bu değerlerden uzaklaşan kadınlar, yine bu düzenin belirleyicileri olmuşlar ama bu sefer negatif yönde… Kadınların eşitliği denilen şey var ya; Hani feminizm davası. O doğrudur. Ama yanlış bilinir, yanlış yaşanır. Çünkü özgürlük ve eşitlikleri, onların daha da çok ezilmelerine sebep olan bir pervasızlıkla yaşanıyor artık. O sır var ya çocuk!

-Evet, patron!

İşte o sır. Hayat verebilme yetisidir. Doğa gibi, doğaya gerçekten ait olan, insanoğlunun bereketi olan onlardır. Bu saygıyı yitirmek, dünyada olup biten herşeye sırtını çevirmektir. Şöyle düşün; Tüm kadınlar aynı anda ve istinasız olarak doğumu reddederlerse, dünyada yaşam Yüz yıl sonra son bulacak ! Anladın mı sırrı….

– Patron bu son söylediğin şey çok acayip. Korkuttu !

– Kork tabi, korkmadan cesaret edemezsin ve korkmadan da saygı duyamazsın!

Ne demiş şair, çocuk;

O kadar zayıf yaratmış ki Tanrı bizi;

Kadındaki iffettir ancak, sürdüren neslimizi…. Aydoğan Albayrak 1973

 

 

O sırada Karakol’da, telsiz ve telefon sesleri arasında devam eden sıradan bir mesai vardı. Bango’yu hırpalayan Sivil polis, arkadaşları ile sohbet ediyordu. Adı Kahraman’dı. Antakyalı bir ailenin üç oğlundan en büyüğü olan Kahraman, gözü kara tavırlarıyla dikkat çekmiş bir polisti. Arkadaşları arasında çok sevilse de, bu mesleği o kadar da çok sevdiği söylenemezdi. Yıllar içinde gördüğü şeyler onu insanlardan soğutmuştu. Artık her şeye önyargıyla yaklaşıyor ama bu paranoya onu başarılı yapıyordu! Aslında hayatları bir noktada da olsa benzerlik içinde idi. İkisi de farklı rollerde hayatın içine nüfuz etmiş, başka hayatları oynar bir haldeydiler. Birbirine dokunan bu benzerlik Kahraman’ın ilgisini çekmiş, bunu biraz da gizli ama iyi niyetli bir içgüdüyle deşmeye karar vermişti. O zamandan beridir işlerini aksatmadan, kendince soruşturuyor ve öğrenmeye çalışıyordu. Mesleğinin verdiği bir alışkanlıkla her zaman ‘sebeplerin duygusallığını değil, sonuçların rasyonelliğini’ seçerdi. Bu da onu zaman içinde taş yürekli biri gibi yapsa da, kendisiyle kaldığı zamanlarda ruhunu dengelemeye çalışırdı. Etrafında kendisi gibi olan binlerce meslektaşı olması onu rahatlatır, en azından yalnız olmadığını bilirdi…  Yoksa parası para değil, sıkıntısı çekilir gibi değildi. Kolay mıydı insanla uğraşmak. Hele bir de görevin kötülük kovmak ise… İçinde psikolojik bir mekanizma geliştirmesi şarttı ama bu da onu basit insan olmaktan çıkartıyordu. Belinde silah, karşısında kötülük, yalan, dolan, gizlilik. O açıdan baktığında  bu, yenilebilse bile yutulacak gibi değildi.

Kahraman bir kaç sefer daha onunla karşılaştı ve bu zamanla sohbetlere dönüştü. Ortada bir gariplik olsa da, bu onun sandığı kapsamda bir şey değil gibiydi. Ama insani merakı daha da artırıyor, ona ister istemez daha çok yaklaşıyordu… Bangoyla olan sohbetleri bile şakalaşmalara dönüşmüştü. Bu ilişkinin gelişimi bir şeyi gösteriyordu. Yaşamdaki kimlik, ruhun önüne geçtiğinde o kişi gerçekten ölüyordu. Kahraman da böyle biriydi. Ruhunu kaybetmeyecek basit değerleri buluyor, kalbine koyabiliyordu. Belki de bu yüzden teşkilat içinde çok huzursuzdu. Kimliğini ve devlet gücünü kendi için kullanan insanları sevmiyor, kendini yaralı hissediyordu… Bu düşünceleri de, dostluğun gelişmesinde etkili oldu. Artık arada sırada dünyadan uzaklaşıp vakit geçirir olmuşlardı. Hatta Sadir beyin doktor oğlu Erbay ile de bir dostluk kurmuş, bir nev i kendine doktor tayin etmişti.

Bu hayatını düşündü. İçinde duran insanları tek tek andı. Saime, görmeyen gözleri yerine tüm duyularını kullanabilen, yalnız ama sağlam ve derin bir insandı.Sadir bey, çoktan zamanı durdurmuş, yaşamla olan alışverişinden ziyade hayatını kabullenmiş bir tevazü içinde yolculuğuna devam ediyor ve bilgi ağacına her gün yeni anlatımlar, hikayeler dahil ediyordu. Bango ya da Şıhselli veya her ne ise, öğreniyordu ve güven altında bir yaşam sürüyor, buna duyduğu sevginin karşılığını da her hareketiyle veriyordu. Erbay, doktorluğunu bir ilim adamı edasıyla geliştiriyordu. Tek dünyası buydu ve işini eksiksiz yapıyordu. Çapsız insanlardan çelme yemez inşallah diye dua etti. Şimdi de Kahraman dahil olmuştu bu hayata. Teşkilatta nam salmış, deli dolu bir şahsiyet olsa da, onun da vasıfları çok insaniydi ! Günler geçtikçe, bu hayatının da yavaş yavaş oluşmaya başladığını hissetti. Zaman ağlarını örüyor, ağırlık bu yeni hayatında hissedilir bir hale geliyordu. Çocuk gibi yüreği yine hayaller kurdu. Bu hayattaki herkese, sadece onlarda olacak bir hediye vermeliydi. Bu hediyeyi birbirine gösteren herkes, kim olursa olsun, tanısın tanımasın işini gücünü bırakacak ve ona koşacaktı. Aklına yattı, uzun uzun düşündü. 33 lü bir tesbih olacaktı bu. Özel işlemeli bir nişana sahip olacak ve her oltu taşı bir vasfı simgeleyecekti. Ayrıca tesbihin üzerinde de bir anahtar olacak ve bu anahtar bir kasayı açacaktı. O kasa da sadece bir kağıt parçası ve nişanı taşıyan kişilere nasıl ulaşılacağı bilgiler ile fazla olmayan bir miktar kağıt para bulunacaktı. İşte bu fikir çok hoşuna gitti. Hiç üşenmedi ve ertesi gün uçakla Erzuruma gitti. Taş mağazalar caddesinde kuyumculuk yapan bir üstada uzun uzun ne istediğini anlattı. 33’lü oval oltu taşları üzerine işlenecek altının, hissedilir olması gerekiyordu. 19’cu taşın üstünde Saimenin hissedebileceği, bir kabartma olacaktı. Tesbih sahibi olur ya bir gün ihtiyaç içine düşer diye, tesbihin görünümünü bozmadan paraya çevirebileceği beyaza beyaz bir karatlık temiz bir taş eklenecekti… Taklidi yapılamayacak bir kaç sırra daha sahipti. Siparişi verdi. Ücretini peşin takdim etti ve İstanbula döndü. Tesbihler bir ay sonra ona ulaşmıştı. Herkese tek tek anlatarak, öğreterek ve aslında bir hediye olduğunu söyleyerek verdi. Kaybetmeleri durumunda hiç bir şey olmayacağını, gidene selam edip bir yenisini yaptıracağını da iletti. Tesbihe sahip olan herkes, onun farklı bir değer taşıdığına vakıftı. Sadir bey yanağına dokunup; ‘çocuk, yine yaptın yapacağını. Yine beni eski bir masalın içine soktun! Yaşa be, dedi !

Bu tesbihlerin çalınması veya sırrına başkalarınca vakıf olması durumunda, karşısındaki kişiye soracağı bazı soruları da herkese bir bir anlattı. Örneğin, her Her iki taraftan da, Yedinci taştan sonra gelen ‘nişane’ taşları, bu guruptan birini veya hepsini hatırlatacak ve çeken kişi için sıra bu taşa gelince, aklına kim düşerse arayacak ve hatrını soracaktı. Tepecik kısmı ise 34’üncü taş olarak adlandırılır ve İstanbulu simgelerdi. Bunlar bilinse bile, bilinemeyecek bir şey daha saklıydı bu tesbihte! O da, 33 taşa da verilmiş ayrı ayrı isimlerdi. Her isim sırasıyla bir insani vasfı, değeri simgeliyordu. Ve tamamlandığında, ortaya bir paragraflık bir yazı çıkıyordu. Bu yazıyı da Sadir bey ile birlikte kaleme aldı. Alıntı olan bazı noktaların referans kitap isimleri de verildi. Böylece tesbih benzersiz bir sembole dönüştü. En önemli sırların birisi de ‘sessiz itiraf’ taşı idi. 21’inci taştan 22’inciye geçerken ‘tespih sesi’ gelmezdi. Herkes bu aidiyet duygusunu sevdi. Tesbihin içinde yazılanlar bir nev i yemin gibiydi. İnsanlık vasıflarına işaret eden ve çıkar amacı taşımayan ‘ bir yemin’ idi bu. Günler geçti. Herkes bu nişane takmış değerler birlikteliği için heyecanlıydı. Birbirlerinin alanlarına hiç girmiyor, paylaştıkları herşey dostluklarıyla pekişiyordu. O sırada atelye çalışıyordu. Birden kapıda Semiha hn. ile birlikte Saime beliriverdi. Mutluluktan uçmuş, selamlayarak boynuna sarılmıştı. Öylece kalakaldılar. Bir süre sonra, Semiha hanımın elindekileri fark etti ve rahatlamalarını sağladı. Saime ayaklarını uzatmış, derin derin nefes alıyor, buranın kokusuna bayılıyordu. Semiha hanım, yaşının gereği olsa gerek, olup bitenlerle fazlaca ilgili biriydi. Merakını saklayamaz ve konuların bir parçası olmaya bayılırdı. Bu, onun kimseye rahatsızlık verdiği alamına gelmiyordu ve hatta sempatik birine dönüştürüyordu. Fazla bekletmeden sordu;

-Nasılsınız oğlum, ne kadar da değişik bir yeriniz var. Ben de isterim bunlardan ama  şimdi para mara almazsınız, ben de sırf bu yüzden alamam. Yani alırım da, biliyorsun Cevat işte !

-Dert ettiğin şeye bak Semiha abla! İstediğini söyle. Biz, akşam bir rakı sofrası bahanesiyle tıkırdatırız kapınızı. E bu hazırlığa da eli boş gelinmez değil mi ama?

-Bunu Cevat’a sen ilet. Çok ta zamana yayma. Malum ondaki akıl biraz…

-Öyle deme Abla ! Maşallahı var… Bu şehir gencine de, yaşlısına da aynı oyunu oynuyor. Unutturuyor ! Siz söyleyin bakalım. Neler ikram edeyim… Türkçe Kahve?

Semiha hanım beklediğinden daha yüksek bir sesle;

– Kahve harika. Ne zamandır bi falına baksam şu çocuğun diye düşünürdüm. Bugüne kısmetmiş!

Hemen anlamıştı. Bu fal Saimeyle ona uzanacak en güzel kadın bahanelerinden biriydi. Böylelikle, her can alıcı cümlede gözlerini süzecek, tepkisini anlayacaktı. Gür bir sesle Bango’ya seslendi;

-Şıhselli, koş üç tane bol köpüklü Türkçeyle, yanında bir yüz gram damla sakızlı lokum al. Sert olmasınlar ha! Tadına bak, öyle getir!

Ok gibi fırladı Bango. Onlar da koyu bir sohbete daldılar. Saime kendilerinden bahsettikçe, Semiha hanım konuyu yaptığı alışverişe getiriyordu. Zaten onun yanında da aşk oyunu oynamayacaklardı. İşin sonu belli oldu. İkisi ile birlikte çıkacak ve gece Saime’yle baş başa noktalanacaktı. Müsade alıp ayağa kalktı ve dışarı çıktı. Söz verdiği arkadaşlarına durumu telefonda özetleyip, müsade istedi ve döndü. O sırada Bango da kahveler ile lokumları servis etmişti. Kahveler içildi. Semiha hanım işi çabuklaştıran bir tavırla fincanı istedi, okudu ve ters çevirip alyansını çıkardı. Üstüne koyup bir süre bekledi. Bir süre sonra da ‘hadi bismillah’ diyerek kaldırdı! Saime kıkırdıyordu. Bu durumdan hoşlanmasa da, kadıncağıza gülümsüyor, Semiha hanımın ağzından zamansız kelimeler çıkmaması için dua ediyordu;

-Burada bir at var. Bir köprüden geçiyorsun ama kafan arkanda. Bak burada işte…. Çok garip ! Senin kalbin ikiye ayrılmış oğlum ama bu bir kız meselesi değil. Bir yerlere bir şeyler saklamışsın. Kendin için değil bunlar. Miras gibi. Ama ölümle falan da alakalı değil…

Şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş dinliyordu. Saimenin aklına tesbih ve kasa gelmiş, gülümsüyordu ‘Ya bak, gördün mü ! Gibisinden kafa sallıyordu. Semiha hn. Devam etti;

-Çok uzaklarda biri seni düşünüyor. Çok sıkıntılı, gelecek ama nereden bileyim…Bu geliş, geliş değil oğlum!… Bekledi ve devam etti… Aslında karar vermişsin. O atla birine doğru geliyorsun ama kararsız gibisin nedense… Birinden bu konuyla ilgili çok şeyler duyacaksın. Bu senin karar vermende çok etkili olacak… İnan bu kadar ! dedi ve fincanı bıraktı.

Tam da hissettiği gibi oldu. Bir saat kadar sonra Bango’ya eyvallah diyerek uzaklaştılar. Bir ara Semiha hanım’a dönerek, alışveriş yapacaklanı söyledi ve manalı bir şekilde göz kırptı. Ayrıldılar. Saime ile başbaşa biraz dolaştılar, ev için alışveriş yaptılar. Saime halinden memnun, onun koluna girmiş bir halde yürüyordu. Bir ara çantasından tesbihini çıkardı, avucunun içine alıp öptü;

-Hergün bunu niye yaptığını düşünüyorum. Aslında biliyorum da… Hani herkes bilir de yapamaz ya… öyle birşey. Sen yaptın…

-Ne düşünüyorsun peki, beğeniyor musun tesbihini?

-Böyle birşey öylesine beğenilmez ki. Bunun başka bir değeri var. Korumak lazım bunu.

Öperim, öylece yapışıp kalırım sana ! dedi gülümseyerek… Saime de iyice sarılıp, başını omzuna dayadı. Herşey o kadar temiz ve güzeldi ki, bunun verdiği his heryerini kaplıyor, adeta dış dünya ile ilgisini kesiyordu. Eve vardıklarında kendinde garip bir şeyler hissetti. Konuşmak istemiyor, düşünür bir halde duruyordu. Saime bu gibi durumlarda hiç üstüne gelmezdi. O da sessizce tesbihiyle ilgileniyor, arada bir müziğe sesli olarak eşlik edip, ona dokunuyordu.

Uzun süre düşündü. İçinde belirgin bir konu olmadığını bilse de, bu hali ona tedirginlik veriyordu. O sırada, önce ortalığı gündüze çeviren, sonra da ortalığı sallayan bir gümbürtüyle yağmur başladı. Tedirgin olan Saime’ye dönerek ‘ Korkma bi’tanem. Tanrı kendisini insanlara hatırlatıyor. Diyerek teskin etti. Doğal olaylara olan yaklaşımı da böyleydi. Bunların hepsine ‘Tanrının Şovu’ derdi. Doğal afetlerden, şimşeklerden, depremlerden üzüntü duysa da, garip bir içsellikle yaklaşır ve dünyayı anlamak için bunların bazıları için yeterli olduğunu düşünürdü. Saime onu zorla da olsa kaldırarak balkonda oturmayı teklif etti. Beraberce çıktılar. Saime hiç beklemeden ona doğru dönerek;

-Hadi anlatsana. Çok seviyorum. Şimdi gördüğün herşeyi anlat…

-Peki… Anlatılmayı hakediyor gerçekten. Tek tük bir kaç kişi var ortalıkta. Yağmurdan kaçıyorlar. Sadece bir kız, elleri ceplerinde bizim sokakta yürüyor. Gökyüzü simsiyah, uzaklarda şimşekler patlıyor. Bak şimdi gürültüsü geldi. Serinliği hissediyor musun. Çok masum. Bebek tenine benzetirim hep bu havayı. Yumuşaktır. Hafif bir ıslaklık vardır. Nefes aldığını, onu öper gibi çiğerlerine çektiğini hissedersin… Bu akşam da öyle. Uzaklarda Sultanahmetle ayasofyanın minareleri görünüyor. Geçmişe bakar gibi oluyorsun. Düşünsene, sadece kısa bir mesafe uzakta 1400’lü yıllar yaşanıyor. Çıngırak sesleri geliyor. Kayıkhaneler Üsküdara geçmeyi bekleyen üniformasız yeniçerilerle doluyor sanki. Bugünün en ufak bir izi bile görünmüyor… Şimdi yaşlıca bir amca cama dayadı başını. Etrafı izliyor. Birini bekleyen bir hali olsa da, mevzu öyle değil. O da bizim gibi. Uzak hayallerin içinde. Bir eksiği tamamlamak ister gibi…

-Saime…bir şey söylemem lazım;

-Ne canım!…

-Ben düşündüm Saime…

Saime onun ağzından çıkacak sözü merak etse de, korktu. Bir büyü bozulacaktı sanki. Görmeyen gözlerini iyice büzüp, beklemeye koyuldu. Sesi bile çıkamadı. Kaldığı yerden derin bir nefes alarak devam etti;;

-Saime… Düşündüğüm şey… Yani ben bir şeyi doğru bir şekilde düşünüp düşünmediğini bilmiyorum. Sen çok hassassın ve hepimizden daha çok…neyse.

-Anlat lütfen. Dinliyorum

-Yani şöyle. Ben, sen göremiyorsun diye yanında değilim. Yani böyle bir bencillik değil. Yani senin için bir şey yapmıyorum. Herşeyi yapıyoruz. Anladın mı?

-Henüz bitmediği için anlayamadım galiba!

-O kadar garip bir hayatım var ki. Seni buna alet mi ediyorum diye çok düşündüm ve içinden çıkamadım… Yani bu… bu böyle devam edemez canım !

-Yani…

Saimenin dudakları titriyor, ne yapacağını şaşırmış bir halde başını öne eğmiş, durmadan sallanıyordu. İçinden ona sarılmak ve hiç bırakmamak istese de yapamıyordu. Böyle bir şeyi kendine daha önce söylemese de hissediyordu. O Uzaklaşacaktı… Konuşması sanki ona işaret eder gibiydi ve aslında Saime de onun adına normal olanın bu olduğunu kafasından geçirse de; Bu sevgiye bunu yakıştırmak bile istemiyordu. O sırada Saime’nin yüzünü elleriye tuttu ve;

-Bi’tanem… Ben artık sensiz vakit geçirmek istemiyorum. Bize ait bir yer olsun istiyorum… Artık olmaz. Arada uğradığım bir yer olamaz burası. Kendimize ait bir yer yapalım… Artık orada beraber yaşayalım….

Büyük bir sessizlik oldu. Saimenin titreyen vücuduna, onunki de katılmıştı. Hiç bir ses çıkmadı. Gökten yağmur boşalıyor, Tanrı duruma eşlik edercesine üst üste patlattığı şimşekleriyle ortalığı aydınlatıyordu. Saime ‘üşüdüm’ diyerek sessizce yaklaştı ve sanki hayatını emanet edercesine, vücudunu ona bıraktı. Burada artık kelimelerin bir ehemmiyeti kalmamıştı. Bir yarım saat öylece devam etti. İki tarafta bu kutsal an’ı kelimelerle bozmak istemedi. O sırada içerden gelen ses, ruhlarını iyice sarmaladı:

Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına….Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına. Ayrılık görünmüşken yâr tutmuyor elimden. Misafirim bugün ben, gurbet akşamlarına…

 

Gece, sarmaş dolaş bir sessizliğin içinde mırıldanan kedi yavrularının oynaşmaları gibi geçmişti. Hiç bitmesi istenmese de, sabah oldu. Kör karanlıkta uyandı. Saimenin saçlarını kokladı. Yavaş hareketlerle yataktan çıktı. Baş parmaklarıyla yere dokunarak balkona doğru yürüdü. Dışarda yaprak kıpırdamıyor, bir tanecik bir insan bile görünmüyordu. Bir süre öylece durdu. Değişik bir sabahtı bu. Oraya ait olduğunu anlamıştı. ‘İşte hayat, işte bambaşka bir yola girdim’ diyerek gülümsedi. Arka sokağı caddeye bağlayan köşede misler gibi kokan fırın düştü aklına. Hemen giyinip çıktı. Yağmurun suladığı yollar hala ıslaktı. Yüzünde o bebek serinliğini taşıyan esintinin yumuşaklığı ile yürüdü. Pişmiş hamur kokulu fırında bir çay içti ve taze poğaçalarla simitlerin çıkmasını bekledi. Mümkün olduğunca çok çeşit alıp, paket yaptırdı ve eve geri döndü. Saime hala uyuyordu. Çayı demlemeye koyuldu.

Bu ilk gün sayılır dedi. Büyük bir hata yapmış çocuk gibi ve anlayamadığı bir ruh hali içindeydi. Doğruluğunu ve bunu çok istediğini bilse de, ortada kendini böyle suçlu hissettiren şeyin ne olduğunu düşündü. Bir yandan da Saime’nin uyanmamasını istiyor, kendisini bu çelişkili halde bulmasını istemiyordu. Aslında biliyordu. Şu an böyle olmasının tek sebebi, alıştığı diğer hayatından uzaklaşıp, bambaşka bir gerçekliğin içine dalmış olmasıydı. Parkta unutulmuş bir çocuğun yabancılık içinde yaşadığı o tedirginlik gibiydi. Bir yandan da, herşeyin istediği gibi olmasını arzulamanın neresi kötü olabilirdi ki? Diye düşündü… Bir an çayı unutup, düşüncelere daldı.

İstemek ne kadar güzel diye düşündü. İstemek ve onun için bir şeyler yapmak. İnsan vücudu bir şeyi isteyince bütün metabolizme harekete geçer ve Fonksiyonları değişirdi gerçekten de. Bu gibi durumlarda kendimizi tanımlayamadığımız bir değişiklik içinde hissederiz. Bu, vücudun değişim tepkisidir. Tüm canlılarda olduğu gibi, bizde de bu böyledir. O anda olan da, tam olarak buydu. Gerçekten büyük bir karar vermişti. Diğer hayatındaki alışkanlıkları, insanları, gittiği yerleri, kullandığı her şeyi bırakmış; Kırklı yaşlarına girerken bambaşka insanlarla, bambaşka bir hayatı seçmişti. Şimdi çok zor bir dönem başlıyordu. Güneş artık Eski İstanbul’da doğacaktı. Bu biraz da insanın egosuyla olan savaşı’ dedi içinden! Ego yani BEN’lik kavramı. Hep tarif ettiği gibi; İnsanın dünyaya düştüğü an, kendisiyle, yani ete kemiğe bürünmüş haliyle karşılaşması ve oanda başlayan ‘EGO’. İşte insanoğlu her zaman bu Benlik kavramıyla konuşuyor, istediği zaman bu sesi yönlendirebiliyordu. İki omzumuza oturmuş, biri iyi, diğeri kötü iki melek deriz ya! O işte. İnsanoğlu hep bu savaşı verir ve hiç durmayan bu sesler, ya hiç bir şey yapmamamıza ya da dilediğimiz her şeyi yapma fırsatı verirdi. İşte o da şu an bunu yaşıyordu. İçinde durmadan birbiriyle kavga eden sesler olsa da; O tek bir şeye sığındı. Verdiği karara! Hiç bir şey onu bu durumda rahatsız edemeyecekti. ‘Zamanımı çok alsa da, bunu bırakmayacağım’ diyerek kendini kontrol etmeye çalışıyordu.

O sırada Saime uyandı. İşte tüm sesler susmuştu. Bu Benlik kavramım Saime’ye çok saygı duyuyor olsa gerek, o gelince hepsi susuyor’ diyerek ona sarıldı. Saime, onunla atelye’ye gelmek fikriyle uyanmıştı. Birlikte kısa bir kahvaltı ettiler. Her zamankinden farklı olarak beyaz bir gömlek ile lacivert dizüstü bir etek giydi ve çok sevdiği ince altından bir zincir taktı. Çok güzel görünüyordu. El ele dışarı çıktılar…

Dışarda yürüken, ikisinin de iç sesleri konuşuyordu. Saime, onun diğer hayatını hiç sorgulamayacağını kendi kendine telkin etse de, bu merakını yenemiyordu. Diğer taraftan onda da farklı bir şekilde ama aynı derinlikte düşünceler vardı. Fakat bu daha ziyade bir kopuş planının detayları gibiydi. Kırmadan, üzmeden uzaklaşması gereken şeyler vardı. Bir süre sonra bu sesler yerini o anın büyülü sevgisine bıraktı. Saime sürekli etrafını dinliyor, ona kaos gibi gelen bir çok sesi kafasında ayrıştırıyor ve belki de hiç bir zaman duyamayacağı sesleri duymasını sağlıyordu. Kalabalığın arasından süzülüp camii önüne geldiklerinde onları karşılayan çok büyük bir güvercin topluluğuyla karşılaştılar. Biraz da bilerek, Saime’yi tam da onların bulunduğu yere doğru yönlendirdi ve ‘sakın korkma, bak ne olacak şimdi! Dedi. O anda tüm güvercinler havalandı. Tam ortalarında kalmışlardı. Saime onlara dokunmak istercesine ellerini açtı ve gülmeye başladı. Bu mükemmel sahneyi hiç akıllarından çıkarmadılar. O sırada sıkkın sesiyle Kahraman aradı. Sesindeki tuhaflığı anlayarak;

-Kahramanım, hayırdır? Ses iyi değil…

-Ağabey, şimdi söylediler. Beni gönderiyorlar.

-O ne demek. Görev için mi?

-Tayin dediler, ben yapamam ki oralarda

-Dur, dur. Neresiymiş bu tayin?

-Ordu imiş! Şimdi bu terör falan oralarda da çukurlanıyor ya…

-Bak bu olmadı yahu !

-Evet. Canım sıkıldı. Bi’ arayayım dedim.

-Sağol, sağol da… Bir vakit bul. Konuşalım. Senin canın sıkılmış. Bir çözüm düşünelim Kahramanım.

-Olur ağabey! Zaten yolum düşecek. Gelmeden ararım.

-Anlaştık can! Üzme, bir yolunu bulacağız elbet !

Tüm bunlar olurken diğer yaşamında da hayat son hızıyla ve biraz da hırslarla dolu ilişki savaşları içinde devam ediyordu. Buradaki insanlarda rahatlıkla görülebilen ama dillendirdiğin zaman tam tersi savunulan bir riyakarlık almış başını gidiyordu. Bir çıkar uğruna karşınızdaki insanın kendine bile gizlediği kişiliğini görürseniz ne olur? Ya sessizce uzaklaşırsınız ya da maddi çıkar, fikir, çevre uğruna onun giydiği dar elbiseyi giymeye çalışırsınız! Herkesten bir ‘hayır’ çıktığını duyar gibi oldu. O toplara girme! Denir ya… O da girmedi. Herkesin, hayatına dokunan şeylerin  farkındaydı. İçlerinde kötü niyet taşıyan insanların acabalı yaklaşımlarını biliyordu. Zaman zaman ve ister istemez bu tartışmalarda meze de olmuştu. Yaşam içinde bir algı sahibiydi ve gerçekten de herşeyi ruhunun süzgecinden geçiriyordu. Malesef o da, kendi kişiliklerinin varlığından habersiz, ne olduğunu bile bilmeden yaşayan insanlar grubundaydı ve bu tip insanlar kendi çapsızlıkları içinde paraya çökmeyi zihinlerinin bir başarısı olarak görürlerdi.  Ona göre hiç bir şey içinde fikir olmadığı zaman değerli değildi. Kendi yaptığı işi çok sevse de, bu kan emici mahlukat biçimleri malesef hayatındaydı ve onu zaman zaman çaresiz bırakmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden kırgınlıklar yaşadı. Anlaması zaman aldı. Yaralandı. Arkasında onu ezmeye çalışan sinsi tilkiler çoğaldı. Karşısına çıkma pervasızlığına düşenlere de; Hayatları boyunca omuzlarında taşımak zorunda kalacakları dersleri verdi… Bir filmin, artık felsefe taşı olarak görülen bir repliğini kendisi ile bağdaştırarak sıkça kulllanırdı. O replik: ‘ Ben her zaman doğruları söyledim. Yalan söylerken bile…’  idi.

Onun için; tek bildiği iş olan reklam, son yıllarda uluslararası tekellere boyun eğmiş ve çoğunlukla ithal uygulama modellerinin, yaratıcılıktan yoksun sınıfsız bir işçilik düzeyine inmişti. Bu teslimiyet, sektörün insan ve bilgi düzeyine de bir tırpan atmıştı. Kalifiye ustalar kırgınlıklarla dolmuş, iş bilmeyen insanlar bu büyünün içinde hayal kahramanları gibi roller oynayarak vakit geçiriyordu. Bu da artık eski olarak görülen usta çırak değerlerini, yaratıcılığı ve ilişkileri alt üst etmişti. Tüm bunları bilmesi aslında bir süre sonra onun adına bir avantaja dönüştü. Artık eskisi gibi değildi. Saygı ve hürmet yaşa değil, başa gösteriliyordu. O da bunun verdiği koruyucu aura içinde işine devam edebildi. Yoksa bu küçük savaşlarda piyon olmak hiç ona göre değildi. O da doğru bildiğini, gerekçelerini hep ortaya koyardı. Dikkatliydi bu konularda. Araştırmadan, öğrenmeden kimseleri maceraya atmayı sevmezdi. Reklam pahalı bir iş idi ve paranın katlanarak geri dönmesi için yapılan gerçek bir araçtı. Bu yüzden hep en iyisi olmaya çalıştı…

Saime ile atelyeye geldiklerinde, Bango yine taşının başında, bu sefer sesli biçimde ve bol küfürlü bir homurdanma içindeydi. Belirli bir noktaya gelmiş, ancak yanlış kimsayal kullandığı için tüm yaptıkları mahvolmuştu. Bango’yu sakinleştirmeye çalışırken, bir yandan da haline gülüyordu. Saimeyle çarşıya gitmelerini söyledi ve cebine biraz para ile kredi kartını verdi. Ona tembihlercesine;

-Ev alışverişini nakitle yapın. Saimeye bir gözlük alacaksınız. Onun için Bankalar’ın oraya gidin. Dandiri bişey sakın almayın… Bak bu dergide resmi var. Bunu alacaksınız. Sakın fiyatını dillendirip te almamaya kalkmayın. Bu diyorsam bu… Bas kartı, gerisi benim faturam olsun.

-Abi bu…Güneş gözlüğü…yani…

-Ulan… Allahın dolapçısı… dedi. Sinirle karışık…

Hemen sonra Saime ve Bango kahkahalarla gözden kayboldular. Tek başına kalmıştı. Önce diğer dünya işleriyle meşgul olsa da, aklı Kahraman’a takılmıştı. Arada bir sokağı yokluyor, gelip gelmediğini kontrol ediyordu. Bir kaç çözülmesi gereken sıkıntı daha olduğunu düşündü ve notlar almaya başladı. En önemlisi Saime ile kuracağı ev idi. Ev, Altınboynuzu net bir biçimde görmeli, geniş balkonlu olmalıydı. Dar bir sokakta olmamalı ve Saimenin rahat girip çıkabileceği bir asansörü olması şarttı. Bir konu da, Saimeye almayı düşündüğü eğitimli A’ma köpeği idi… Bu konular arasında bir öncelik koymaya çalışırken, Kahraman kafasını içeri uzattı:

-Abi geldim.

-Hoşgeldin… Gel gel! Kudurttun meraktan, gel bi soluk al.

-Aman be abi…Düşündüm de! Bu da bahanesi olur, bırakırım ben bu işi ! Dert etme…

-İnan benim de aklımda şöyle bir özel korumalık, şoförlük gibi bir şey vardı. İyi olurdu be sanki. Çok yoruldun, bittin sen be oğlum!

-Öylesine öyle de. Bu kadar emek…Bir anda sırt çevrilmiyor ki…

-Çevriliyor Kahraman! Hem öyle bir çevriliyor ki.

Durum anlaşılmıştı. Bu akşam gedikli bir İstanbul meyhanesinde sohbet devam edecekti. Meyhane kültürü bir anlamda, rakı ve üzümle süslenmiş, içki vasıtasıyla adabın ve insaniyetin ölçüldüğü bir kantar gibiydi. Delikanlılığın kitabı bu sofralarda yazılır, dertler burada dermana dönüşürdü. Mey-hane farsça anlamı itibariyle şarap içilen yer anlamına gelse de; içki yasağının olduğu IV. Murat dönemindeki dini telkinlerle; Şarap kelimesinin Şer-ab anlamında olduğu yani yeni Türkçe’de ‘kötülük suyu’ anlamına geldiği dillendirilmiştir. Böylelikle yasaklar kendine bir zemin bulmuş olsa da, bir türlü bu meretin verdiği alışkanlığın önüne geçilememişti. Bu dönemlerde tedbil i kıyafet ile IV.Muradın, ayyaşların piri lakablı Bekri Mustafa ile yaşadıkları da Osmanlı kayıtlarına geçmiş muazzam bir hadise idi. Sandal’da başbaşa kalan Sultan Murad ve Bekri iyice açılmışlar.  Bekri de şişeyi çıkarmış, Sultan Murad’a uzatmış. Sultan bir yudum almış ve içtiğini tükürerek, ‘Bu şarap be. Bilmiyor musun yasakladığımı?! Demiş… Bekri de ‘Sen de kim oluyorsun ki, içkiyi yasak ediyorsun’ deyince, Sultan kendini tanıtmış. Bekri de kahkahalarla ‘ Ulan bir yudumda kendini padişah sandın ya… Bir de içsen neler olacak’ demiş… İşte bu yaşanmışlıklar, efsaneleşen hikayeler, basit değerlere sahip onurlu geçmişlerin ağırbaşlılığı içinde meyhanenin yolunu tuttular. Gece boyunca içip dertleştiler. Bir ara onlara Sadir bey ile onun bir dostu da eşlik etti. Bango, Saimeyi çoktan evine bırakmıştı bile. Telefonda tüm detayları öğrenmiş, rahatlamıştı. Bango’ya minnet borcu olarak bir kadeh kaldırdı ve ‘bu son’ diyerek boşaltıverdi midesine. Sonra da derin bir offf çekti. Milleti gülme tutunca da, ‘Gülmeyin be! Bu masaya ‘oh’ la oturulur, ‘of’ ile kalkılır diyerek müsade istedi.

Hafifçe sallanarak, geride kalan kemanın ağlayan tiz sesi karanlığa karışıyor, nağmelerin arasından kesik ama kuvvetli meyhane naraları onu uğurluyordu. Başı önünde bir yandan mırıldanıp, bir yandan da göz göze geldiklerini usulca selamlayarak gözden kayboldu. ‘Kendi içimden, yine kendime kaçıyorum’ diye kafadan bir şarkı sözü atmış, o an ona anlamsız gelse de bir makam tutturmuştu… Bir süre bunun böyle devam etmesini istedi. Bir bank’a çöküp, uzun sayılabilecek bir süre orada oturdu. Bu durum onu biraz da olsa düşünmekten kurtarıyor olsa da, ertesi gün aklını çelecek düşüncelere girmekten de çekiniyordu… Garip bir hal idi bu. Çocuklaştırıyordu onu. Yıldızlara bakınca başı döndüğü için arnavut taşlarına gözünü dikmişti. Çizgi üstünden yürümeye gayret ediyordu… Yaşam içinde herşey birbiri ile bağlantılı bir senfoni gibi diye düşündü. Haydarpaşadan yaklaşan vapurun düdüğü, bir klarnetin taksimi ile birleşir, içinden inen insanların dertlerine bir İstanbul musikisi gibi eşlik ederdi. Tüm bunların altında toplanmış özgür ruhların iyi niyetli duaları tek bir ses’e dönüşse, ne muazzam olurdu. Tam da bunu düşünürken elini kaldırdı ve;

-Dur Yolcu! Dedi…

Karşıdan gelen adam afallamış, onun kendi içinde buraya kadar getirdiği duyguları bilmeyerek bir korkuya kapılmıştı ama yine de durdu;

-Üç husus tam olacak. Sevgi için anlamak, anlamak için de bilmek şarttır. İşte bu ‘görgülü’ olmayı beraberinde getirir. Dedi ve selam verdi…

Adam şaşkın, ama biraz da memnun bir gülümsemeyle uzaklaştı…

Günler böyle geçerken, annesi bir heyecan ile onu aramış, Jacksonville’de yaşayan ablasının izin kullanmak için İstanbul’a geleceğini söylemişti. Bu habere çok sevinse de, soğukkanlılıkla karşıladı ve ‘umarım’ diye cevap verdi. Gelmesine çok kısa bir süre vardı. O kadar uzun zaman olmuştu ki, ablasının son halini merak ta ediyordu. Uzak olsalar da çok sıkı bir sevgi bağı vardı aralarında. Kızılderili asıllı sevgilisi ile uzun süredir beraberdi. Bir evlilik demek yanlış olmazdı. Dilek, birbirine çok bağlı olan çekirdek aile içindeki tek kopuk halkaydı. Yaşam, aileyi ve düşünceleri bir anlamda birbirinden koparmıştı. Günler geçti. Her nedense Dilek dönerken kendisinden değil de, iki eski arkadaşından onu karşılamalarını istemişti. Anne, oğul ve Baba da onu bekliyordu. Saatler geçmesine rağmen gelmiyordu. Sonra, gecenin kör karanlığında bir otomobil yanaştı. Değişik ve anlaması zor bir durum vardı. Annesi ile birlikte bu beklenmedik tabloyu incelemeye başladılar. İki arkadaşı ablasının kollarına girerek onu indirdiği anda, annesiyle birlikte fırlayarak yanına geldiler. Gözleri yaş içinde kalmıştı. Onu zor da olsa oturttular. Çok hasta görünüyordu. Annesinin de, onun da yüzü bembeyaz kesilmişti. Dilek hiç bir şey söylemediği için de, sevinç içinde yaşanan o hüzün, tamamen karmaşık bir tablo sergiliyordu. Bir kaç gün öylece geçtikten sonra hep beraber doktora gittiler. Babasının bir öğrencisi gerekli her şeyi yaptı ve annesiyle onu görüşmeye çağırdı. İkisi de sus pus, bunun altından ne çıkacak diye beklerken doktor içeri girdi oturdu. Uzunca süre bir şey söylememesinden anlaşılıyordu. Hiç beklemedikleri şeyleri duymaya hazırlansalar da olmadı. Dramatik bir konuşma sonrası, ablasının akciğer kanserine yakalandığını, aslında durumun ABD’de anlaşıldığını ancak çok geç fark edildiği için yapacak bir şey olmadığını öğrendiler. O an ailenin tek erkeği, tek çocuğu olarak dik durması gerekiyordu. Aile yıkılmıştı. Annesi ve babsı aşklarının ilk meyvasını gencecik yaşta kaybedeceklerdi. Bir anda tüm yaşamlar, çabalar, anılar anlamsızlaştı. Zaman durmayacaktı. Gözyaşlarını sessizce toparlamaya çalışan annesini zorlukla oradan eve götürdü. Kadıncağız yıkılmış, babası da olanları anlamaya çalışan bir suskunluk içine girmişti. Annesi, babasına sarılıyor, öpüyor ve ağlıyordu. Ama nedendi tüm bunlar, Anlayamıyordu. Bu hastalık böyleydi işte… Babasına dönüp baktı. Kelimeler o kadar anlamsızdı ki, gözlerini kaçırmak zorunda kaldı. Böylece o sessizliğin büyüdüğü ve bir gün karanlıkta son bulacak süreç başladı.

Kendi duygularını tartamıyordu. Unutulmuş tüm anılar arasında onu iyi edebilecek güzel hatıralar arıyor, hatırladıkça gözleri doluyordu. Bu durumdan kaçmak ister bir hal i ruhiyete bürünmüştü. Hayatındaki her yeri, her şeyi unutmuş gibi oradan oraya savruluyordu. İçinde bir isyan hali olmasa da, bir şey yapamamanın verdiği çaresizlik beynini kemiriyordu… Yoğun bakımdan sonra eve güzel bir oda hazırlandı. Orada kalıyor, ablasıyla ilgilenir gibi yapsa da, aslında adımları geri geri gidiyordu. Onu görmemeyi yeğliyor, uzakta ve sağlıklı olduğunu hayal etmeye çalışıyordu. Onun için, şu an burada ve yatakta olan ablası değildi. O, Jacksonville’de evinde idi… Saçlarının dökülmesini çok içerlediği için, onu kolundan tutup banyoya götürdü ve ağlayarak saçlarını kazıdı. Sonra da çarşıya giderek rengarenk şapkalar aldı. Tek yapabildiği bu idi. Ablasının güzel görünmesi…

Zor geçen bu dönem içinde herşeyi bir kenara itmiş görünse de, öyle değildi. Aklını bir türlü toparlayamıyor, neye konsantre olması gerektiğini düşünemiyordu. Başlarda ablası dahi bu hastalığı yenebileceğine inanmıştı. Ancak bir akşam onunla birlikte balkondayken ‘Bir sigara’ istedi. Vermek istemese de, ablasının mücadeleden vazgeçtiğini anladı. Bir sigara uzattı…. Bundan bir hafta geçmişti ki, gecenin saat 3’ünde duyduğu sesle sarsıldı. Hastaneye henüz yeni kaldırılan ablası komaya girmişti. İşte sonsuz uyku başlıyordu. Annesi, ilk evladını kaybedecek olmanın acısını taşıyor, alzheimerlı babası da bu durumu anlayabiliyordu. O da çökkün bir ifadeyle olup biteni seyretmekten başka bir şey malesef yapamıyordu.

Bir ara kendini toparladı. Hastane bahçesinden Saime’yi ve Bango’yu arayarak durumu iletti. Bir süre daha gelemeyeceğini söyledi ve onları dinlemeden telefonlarını kapattı. Derin uyku bir hafta sürdü. 26 Kasım günü akşam saatlerinde işten eve dönerken bir telefon geldi. Ablası o güzel gözlerini kapatmış, kendini sonsuzluğa armağan etmişti. Gözleri doldu, otomobilini sağa çekti. Başını direksiyona yaslayıp bir süre öylece durdu. Kafasını oynatmadan gökyüzüne baktı ve ‘ Bir karga daha bembeyaz olup, uçtu’ dedi Uzunca süre orada ağladı.

Aile çiftliğindeki cenaze kalabalıktı. Hafif bir sonbahar yağmuru çiseliyordu. Gözyaşları içinde kazılmış olan o boş çukura indi. Ablasının bedenine sarılarak onu toprağına yatırdı. Bir an içinden hiç çıkmak istemedi. Eliyle beyaz örtünün altından yüzüne dokundu ve dualarla uğurladı…

Yalnız kaldığında hala ağlar, kimsenin onu rahatsız edemeyeceği zamanlarda hatırlar ve birlikte geçirdiği tüm zamanları ,kafasındaki albüm yaprakları gibi çevirirdi. Özlüyordu ama ölüme olan insani bakışı sayesinde dik durabiliyordu… Onun için bir mezartaşı düşündü. İçine kuşların da gelip su içebileceği bir kafesi olacaktı. Çok severdi rahmetli küçük serçeleri. Onlara hep yem verir ve yeme tarzlarından dolayı da ‘kıp kıplar’ derdi… Mezartaşına ise babasının onun için yazdığı şiiri işleme kararı aldı;

Biraz konuşmak istiyorum kızım, seninle;

Çok uzaktan gelse de sesim, dinle.

O kadar zayıf yaratmış ki tanrı bizi;

Kadındaki iffettir ancak sürdüren neslimizi.

Dilek Albayrak 14.06.1963 – 26.11.2009

 

Ablasının ölümünün hemen ardından, bu olayı da kalbine gömmüş olan babası, Dileğin olmadığı bu yaşam içinde yok olmuş, zorla taşıdığı bedenini iyice bırakmıştı. Ocak ayında ,o da kızı olmadan yapamayacağını anladı ve arkasından cennetle kucaklaştı. Üst üste gelen bu darbelerden sonra bir başlarına kalan ana oğul için herşey çok ağır olsa da, bir anlamda da güç vermiş gibiydi. Artık bildiği bir şey vardı. İki hayatı bağlayan o köprü darmadağın olmuş ve annesi de bu hayata dahil olmuştu. Ana oğul bu dönemden sonra birbirlerine çok daha düşkün oldular. Rüya gibi bir aile hayatı, en beklenmeyen dramlarla bir anda kararmış gibi olsa da onun içinde hala bir umut vardı. Annesiyle bir konuşmasında ‘Sen aile vazifeni fazlasıyla yaptın. Biliyorum bir şey istemezsin ama artık yaşama zamanın geldi’ demişti. Bu dönemden sonra ilişkileri de boyut değiştirmişti. Daha çok iki yakın dost gibi, kah kavga eder, kah gülerlerdi. Tüm olanlardan sonra koskoca hayatlar, yeni alışkanlıklar edinmeye, yaşam olgusunu tekrar düşünmeye başlamıştı. Her ne kadar yaşananlar kötü olsa da, onun yaşamında kendi kendine oluşturduğu düşüncelerin doğruluğu bir bir ortaya çıkıyordu. Bu onda, kendisinin bile daha önce hissetmediği bir öz güveni de beraberinde getirdi.

 

-Hayat bencilce. Bu konuda çok konuşmam. İyi hatırlayıp, o yaşamlar devam ediyormuşcasına davranırım. Söylediklerim hep yanlış anlaşılır ama olsun. O ölümler bile bu hayata bir anlam kattı. Kaçınılmaz sonlar için üzülürüm. Tekrar dokunamayacak olmak buruk bir acı veriyor ama onlarla birlikte anılar yaşam kazanıyor, şarkılar onlara ithaf ediliyor. Geçmiş, senin için hatırlanması çok güzel anılara oluveriyor. İşte bunların hepsi bir dua. Böyle hatırlayacak, böyle yaşatacaksın. Üzülmüyor muyum? İnan üzüntüm herkesin görmek istediği üzüntüler gibi değil. Ah’lar Vah’lar benim için onların ruhuna edilen bir hakaret gibi. Seni izlemek için geliyorlarsa, mutlulukla anıldıklarını görmeleri onlara huzur verir.

 

Artık eksik olduğunu düşünse de, bir huzur vardı içinde. Tedirginlikleri gitmiş, hayatına ve sevdiklerine konsantre olmuştu. Zorla içine sokulduğu savaşlarda kendinedoğru gelen mermilerle savaşmak zorunda değildi. Bir hayat yaşıyordu ve onu ince ince işlemeye özen gösteriyordu. Bu bir hata yapmamak için değildi. Tam aksine, pervasızca olmayan ama yaşamın ta kendisi diyebileceği herşeyi sevdikleri ile yaşamak istiyordu. Böyle de oldu. Öncelikle Sadir beyin de yardımı ile Balat’taki müstakil evi kiraladı. Mütevazi bir köşede uzun yıllar görmüş bu ahşap ev, arkasındaki minik bahçesi ve planı ile tam da onun istediği gibi bir yerdi. Hem işine yakındı, hem de Saime’nin zorlanmayacağı bir kullanıma sahipti. Her ne kadar Saime, o televizyon izlerken rahat vermeyecek olsa da,  yine de televizyonunu getirdi. Perdeler yıkandı, asıldı. Duvarları aile resimleri ile çok sevdiği taşlarıyla doldurmuştu. Artık zaman ve yaşanacakların tümü bu duvarlarda ölümsüzleşecekti. Polonezköy yolunda oturan anne evini de sık sık kullanacaklardı. Orada bulunan çatıyı zevklerine göre yaptılar. Tüm bunlar olurken Bango, Kahraman, Cevat ve Sadir beyler de her an yanlarında idi. İki yaşamlı masum bir oyunla başlayan hayatlar, artık terazinin bir kefesinde toplanmıştı. Burada kalabalık duyguların irite eden tırmalayıcı sesleri yoktu. Fırtınalardan yerini bebek kokulu esintilere bırakmıştı. İçinde bin bir hikayesi olan ama birbirine musallat olmayan bir akış içindeydi herşey. Masum bir derenin şırıltısı gibi…

Tüm bunlar olurken , herkesin aslında fark ettiği ama önemsemediği garip davranışlar sergilemeye başladı. Kimse bunu yüzüne söyleyip te bir şüpheyi dillendirmek istemiyorlardı. Aralarında en görmüş kişi olan Sadir bey de bunun farkındaydı. Oğlu gibi sevse de, bunun altında bir iş olduğunu biliyordu. Bu hislerinde yanıldığı hiç görülmemişti. Sadir bey, tüm bunlar aklında geldiğinde eliyle sinek gibi kovalar gibi kafasından atardı. Zaman geçtikçe onun bu hallerini kimse dert etmemeye, sorgulamamaya başladı. O ise, olur olmadık zamanlarda kayboluyor, gün güneşini devirmeden tekrar ortalığa çıkıyordu… Zaten bu şüphenin sebebi de, yokoluşlarının hep aynı saatlerde vukuu bulması idi. Bahsi hiç geçmese de herkes bunun yaşanan vefatlardan sonra ‘düzenli bir anne ziyareti’ olduğunu anlamışlardı. Onun için se hayat olduğu yerde devam ediyordu. Sadece biraz daha eksikti. Sorduklarında; ‘Hayat insanı eksilterek ölüme hazırlar.’ derdi.

 

O gün Sahafların içinden geçmeye karar verdi. Saime’ye yapacağı sürprizden çok, onu Sadir bey ile tanıştırmayı istiyordu. Bango iki üç adım arkadan geliyor, patronunun görüş alanı dışında kaldığını bildiği için de bir yandan kızları süzüyordu. Bango’nun o hallerini bildiği için arkasına bakıp ta, o durumlarını bozup utandırmak istemiyordu. Sadir bey’ in dükkanının önünde durdular. Kitap rafları ile ilgilenen Sadir bey’in kendilerini görmeleri için beklediler. O sırada Sadir bey;

 

-Oooo! Yahu hayırdır… Kim bu arkadaş !

-Tanıştırayım abi, bu ‘Yakut’.. Saime’nin yeni gözleri. Safkan Kurt

-Ama belli… Yahu kız delirecek mutluluktan. Ee! bunun eğitimi falan…

-Tam eğitimli. Tam bir yaşında! Hocası eve gelecek…İki gün çalışacaklar. Beraber Saime’nin kullanacağı tüm yolları, kokuları öğrenecek abi !

Sadir bey hemen bir hinlik içinde şakasını patlattı. Bango’yu gösterek;

-E, bunu da bana ver bari! Aşıları tamam mı bunun ? demesiyle tüm sahafların dönüp baktığı bir kahkaha koptu. Bango yarı üzgün ama şakanın da farkında olarak;

-Ustam beni böyle eğitsin, ona da razıyız Sadir bey Amca ! dedi…

 

Yakut’u da alarak hızlı adımlarla Saime’ye doğru yola çıktılar. Bango da patronundan ayrılarak atelye’ye gitti. Saime’nin o samimiyet dolu mutluluğu hiç bir şeye değişilmezdi. Kimbilir görünce ne yapacaktı. Artık evde sevebileceği, ilgilenebileceği, konuşabileceği bir dostu vardı. Hem eğitim de tamamlanınca, ‘artık tut tutabilirsen Saime’yi diyerek adımlarını hızlandırdı. Yakut esaslı bir kurt idi gerçekten. Aldığı eğitimden olsa gerek, o kalabalıkta bile durmadan etrafına bakan, biri önlerine çıkarsa durup geçmesini bekleyen özel bir cins idi. Bir ara gözlerini kapatmayı bile düşündü. Hiç bir şey olmayacağından emindi. Yeni İstanbul beyefendisi ‘Yakut’ ta balat sokaklarındaydı artık. Her yeri koklaması, onun bir nev i görevi olduğu için gecikmişlerdi ama bunun Saime için gerekli olduğunu bildiğinden hiç te çekiştirmedi. Eve geldiklerinde Saime’nin bahçede olduğunu anladı. Yakut ile birlikte sessizce yaklaştılar. Saime, bahçesinin serinliğinde hafif bir uykudaydı. Tam da istediği şey olmuştu. Yavaşça Yakut’u serbest bıraktı. Yakut yerleri koklaya koklaya Saime’yi buldu. Sarsmadan iki ayağı üzerine kalkarak yüzünü yalamaya başladı. Neye uğradığını şaşıran Saime, onu itmek yerine elleriyle dokundu. Bir anda Yakut’la arkadaş olmuşlardı. ‘Nereden çıktın sen…Nasıl buldun beni! derken, ona doğru seslendi. İşte o anda ki tablo görülmeye değerdi. Onun bir A’ma köpeği olduğunu ve kendisine gelen bir hediye olduğunu anladı. Bir yandan teşekkür ediyor, bir yandan da onu öpmeye çalışıyordu… Onları o gün yalnız bırakmadı. Birlikte bir gün geçirdiler. Akşam birlikte yemek yediler. Sohbetlerinde, henüz çok vakit geçmemesine rağmen Semiha hanım ile Cevat bey’e uğrayıp bir teşekkür etmeleri gerektiğini konuştuları sırada kapı çaldı. Bu saatte ve ilk defa kapıları çalınıyordu. Hayra alamet değil dedi ve kapıya yöneldi… Bango kapıdaydı. ‘ Ne o oğlum. Ne var?’ diyerek kapının dışına çıksa da, Saime merakını yenemeyerek onlara doğru gelmeye başladı. Kapıda sessizce bie şey konuşuluyordu;

-Bu saatte…

-Ne yapayım patron. Evde buldu beni. Büyükanam’da heyecanlandı. Sana gelmek olmazmış…öyle dedi. Beni gönderdi.

-Neredeymiş şimdi, belli mi?

-İşte orada…dediği anda sustu. Saime gelmiş, onlara kulak kabartmıştı.

-Bir şey yok Saime’m… Benim bir atelye’ye kadar gitmem lazım. Heyecanlanacak hiç bir şey yok. Hem bak Yakut var artık.

Saime rahatsız olmuştu. Ona, yerine kadar eşlik etti. Montunu aldı ve Bangoyla birlikte karanlıkta yok oldular. Bir taksi tutmaya karar verdiler ama Bango hala yanındaydı. Şişliye doğru yola çıkmış, kendisini acilen çağıran Kahraman’ın yanına gidiyorlardı. İçinden olmadık senaryolar geçse de, aklına somut bir sebep gelmiyordu. Bango ise her ne olursa olsun, yediği kötekten olsa gerek Kahraman’a bir gram bile güvenmiyordu. Patronunun onu konuşturmayacağını bildiği için sus pus olmuştu. Ama Bango bu. Durur mu;

-Patron, kızma… Ben bu sivile hiç…

-Nedenmiş o Şıhselli. Aklında yer etti bu kötek işi.

-Yok, abi. Sadece o değil. Ne için gittiğimizi bile bilmiyoruz. Bu gittiğimiz yer çok eski bir pavyon. Senin ne işin olur ki…

-Bango. Bize bunu kurcalamak düşmez ama cidden garip. Bilmediğin izbe de yok maşallah… diyerek gülümsedi.

Şişlinin ara sokağına sapan taksiden pavyonun tabelasını gördüler. ‘Belinda Müzikhol’ yazıyordu kapıda. Durdular, indiler. Kapıdaki koruma kılıklı adam içeri buyur ederken, adama dönüp;

-Kahraman burada mı? Diye sordu.

Adam evet anlamında kafasını bükerek kapıyı yavaşça açtı. Garson Kahraman’ın olduğu masaya kadar onları götürdü. Yüzüne hiç bakmadan ‘selam’ diyerek oturdu. Bango ne yapacağını şaşırmış biçimde ayakta dikilirken de ona dönüp ‘bara gidip oturmasını’ söyledi.

Kahraman ile başbaşa kalmıştı. Önce bir bakıştılar. İlk sözü açan da o oldu;

Kahraman enayi bir durum yok ya!

-Abi gelmeni istedim. Bugünü beklemek zorunda kaldım. Kusura kalma ama bazı şeyler öyle emin olmadan konu edilemiyor. Sen de anla beni…

-Hayır olsun!

-Konu çok sıkıcı. Anlatayım…

İkisi de tekrar yerlerine iyice yerleşmek istercesine kıpırdandılar ve kulaklarıyla birbirlerine yaklaştılar.

-Abi biz polisiz. Gördüğümüz şeyin fotoğrafını çekeriz o an. Bende de bir konu vardı. Bizim çömezlere deşmelerini istedim. Çukurda bir iğne ararken, tünelin diğer tarafından çıkmışlar. Öyle sıkıcı yani.

-İyi de, bana neresi dokundu bu iğnenin Kahraman! Anlat…

-Bu işleri sen bilmezsin. Milyon tilkilik vardır içinde. Sen bu Bango’nun yani Ekrem’in büyükanasını hiç gördün mü?

Soru canını sıkmıştı. Belli ki alakası olmayan bir konunun tam da ortasındaydı ama soğukkanlılığını koruyarak;

-Hiç görmedim

-O büyükana dediği… Yanında kalıyorum dediği yerde 11-15 çocuk kalıyor. Büyükana da aslında eski ama bir sabıkalı biridir… yaşlıca bir erkek yani abi !

-Dur Kahraman! Bu iş nereye gidiyor böyle…

-Abi bu adam hint kenevirini şehre getiriyor. Doğudan saman balyaları gelir. Bakkal deresine… Orada bir tezgah kurmuş. Balyaların içinde getiriyor, Hayvan mezatlarının yapıldığı bazı yerlere dağıtılıyor bu balyalar. Orada hayvan satar gibi pazarlık yapılıyor ve anlaşmaya varınca da, inek arabaya yükleniyor. Ve tabii hayvancağız yolda yesin diye ‘bir balya saman’ da hediyesi…Yani içindeki hint keneveri…

-Kahraman ? Oha… Buna akıl mı yorulur be!

-Dur abi, dinle! Ortalıkta samanları yakarlar ya… Bazıları masum değildir yani. Neyse… Bu teslimattan sonra hayvanlar samanları ile birlikte zeytinburnunda yan yana olan bir tabakhane ile et kesim yerine gelir. Tezgah bu. Burada çocuklar devreye giriyor. Mallar kontrol edildikten sonra Büyükana’nın tahsilatını yaparlar. Hayvanları taşıyanlar teslimatçı belgeli yani… Ama bir belge de kesimhane’de düzenlenir. Büyükana bunu vergiden düşsün diye…Çocuklar  alakasız insanların dükkanlarında ssk’lıdır. Üstte başta gayrihukuki bir şey olmadığı için bizimkiler tutup alamaz. Bu para ne iş denilirse, dükkanın parası derler…onu derler, fatura derler, bunu derler işte.  Kısaca bu…

-Eeee…

-Dur! Oldu ya polis geldi sana sordu. Bu para senin mi diye! Sen de ‘hayır’dedin. O zaman sen ona sorduğunda da ağlayıp sızlayıp pası ‘büyükana’ya atarlar… Yok işte üç aylığı, yok babam göndermiş falan…  Çok fena sıkışırlarsa da konu sana kadar gelir. Bazılarına senin dükkanı işaret ettiren ifadeler bile verdirirler. Şimdi abi. Bu konu takipte. Savcılık henüz operasyon başlatmadı. Ama bu dükkan sahipleri de göz hapsinde kaldılar… Çömezlerle detaylı inceledim. Seni kasacak bir durum yok. Temiz. Ak pak… ama Bango!.. O, çocuklardan biri abi…

Bango’ya hiç bakmasa da aklı ondaydı. Bu çocuğun böyle bir şeyin içinde olamayacağını düşünse de, aklından geçirdiği herşeyde bir ‘acaba’ vardı ! Kızgınlık şaşkınlıkla, üzüntüyle karışmış, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Kendisini bulan bu garip olaylara hiç şaşırmıyordu ve mantığıyla hareket edemiyordu. Bango’yu koruyan sözler sarfetmek istese de yanlış anlaşılmaktan korktu. Bu, onu da olayın bir parçası haline getirebilirdi. Uzun bir süre sustu. Bir ara Bango ile gözgöze geldi. Gülümsedi. İçine bir ferahlık geldi nedense! Bir an böyle bir şey olamayacağını tekrar düşünerek kafasını kaldırdı;

-Kahraman; yalan söyleyenle söylemeyeni çok iyi ayırdığımı düşünürdüm. Bu çocuğu da öyle belledik. Ağabeylik ettik. Kadınımızı teslim ettik…

-Yaa! Sorma abi… Zor ama söylemesem daha kötü olur diye düşündüm.

-Şimdi ne olacak Kahraman?

-Bu soruşturma tam bir kıstırma olmadan bitmez. Vakit var daha o işlere… Ama olur ya! Büyükana falan bu plana uyanırlar… Dükkanda habersiz bir şey saklayıp, canını sıkarlar… olur, olur! Ama şunu da bil abi; Bu sokaktaki eski mevzuu var ya! Hani kavga..

-Evet…

-O kavga öyle iki sarhoş kavgası değil abi.

Kahraman her ağzını açtığında şaşırıyor, gizli kapaklı hayatlardan kaçtığını düşünürken daha kötüsünün başına geldiğini düşünmek bile istemiyordu. Bango’ya da çaktırmamak için buzlu bir viski söyledi. Bir süre başka konulardan sohbet ettiler. Kendisini tanıyordu. Bu işi kendi de mıncıklayacaktı. Ortada sorumlu olduğu bir anne, Saime ve en önemlisi de huzuru vardı. Bunun bozulması hiç te ona göre değildi. Bir süre sonra Bango’yu eliyle çağırdı. Bango suratsız bir biçimde geldi, oturdu. Çok konuşulmadı. Sanki her sözün altında bu olanlarla ile ilgili cümleler saklıydı. O yüzden sustular… Bir süre sonra da üçü birlikte ayağa kalktı. Tam çıkacakları sırada Belinda lakablı solist sahne aldı. Çok güzel bir kadındı. O sırada bir ud taksimi başladı. Gözleriyle anlaşarak bir şarkı için kalmaya karar verdiler. Arabesk nağmeleri ile bezenmiş bir sanat musikisi dinledikten sonra üçü birden mekandan ayrıldılar. Hemen telefona sarılıp Saime’yi aradı ve yolda olduğunu söyledi. Kahraman’a dönerek;

-Kahraman seni Karaköy’de atayım. Bango da köprüyü geçince iner… Olur mu?

-Olur tabi abi !

Karaköy’e gelince Kahraman ‘eyvallah’ çekerek indi ve devam ettiler. İçi içini yiyordu. Eğer doğruysa Bango’ya bunu söylemek olmazdı. Bango da hiç sorgulamıyordu. Sessizce ilerlediler. Köprüden sonra da devam edince, Bango patronuna ne yaptığını sordu. O da ‘Onu eve bırakacağını’ söyledi. Bango’da birşey saklayan bir ifade yoktu. Aksaray’a doğru geldiklerinde Bango yolu tarif ediyor, onu eve doğru götürüyordu. Böyle şeylerden çekinse de merakından dolayı devam etti. Evin önüne geldiler. Bango ustasına dönerek;

Patron, bak bu ev. Dedi

– Işık yanıyor bango. Ne iş, uyumadımı hala acaba…

-Patron, ben bilerek açık bırakıyorum. Kalkıp ta kapatamaz. Geç gelirim falan. Ne olur olmaz diye…

Kafasını sallayarak ona baktı. Doğru ve ince bir düşünceydi bu. ‘Eğer tabi içeride bir yaşlı kadın varsa’ diye iç geçirdiği anda aklına önemli bir detay geldi. Bango’yu tutarak; Kahramanın onu buradan alıp almadığını sordu. Çünkü Bango ilk eve geldiğinde böyle demişti. Hatta Büyükanasının da tedirgin olduğunu ifade etmişti. Ona dönerek;

-Büyükananı da gördü mü?

-Tabi patron. Şaşırdık ya. Evi nasıl buldu diye. Senin arkadaşın olduğunu söylemesem, izin bile vermezdi ya…Neyse?

Bir an aklından ‘Sana yakın insanlarla ilgili böylesine bir güvensizliği kalbinde taşımak kadar kötüsü olamaz’ diye düşündü.  Yine keskin bir bıçağa dönüşmüştü yüreği. Umurunda olmayan sözler, ağzından döküldü;

-Kalk Bango. Kadıncağızı tanımak nasip olamadı. Bir elini öpelim. Merakı da gitsin. Bu saatte olanlar onu sarsmıştır.

– Ama patron…

-Kalk dedim Bango. Benden iyi mi bileceksin?

Bango ile arabadan indiler. Bango apartman kapısını açtı, içeri girdiler. Ev üçüncü kattaydı. Çoğunluğun uyuduğunu sessizlikten anladı. İçine de kurt düşmüştü ya bir kere, ‘Belki de boş bir apartmandır’ diye de aklından geçirdi. Kapıya geldiler. Bango kilidi açtı. İçeri girdiler. İyice heyecanlanmıştı. İstemediği bir manzara ile karşılaşmak istemiyordu. Kapıda kalmayı tercih ettiği sırada Bango ona dönerek;

-Böyle burada göremezsin onu patron. Kalkamıyor. İstersen gel!

Bu bir hayalkırıklığımıydı yoksa sevinç mi? Kim için üzülmeliydi? Kim doğruyu söylüyordu? Bu gereksiz olay neden onun iyi niyetinin tam da böğrüne saplanmıştı? Bilemedi… En azından bir cevabın başlangıcı olur diyerek içeri girdi. Evde o ana kadar kimseler yoktu. O sırada içerden ‘Ekrem’ diye bir kadın sesi geldi. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Gerçekten de 80’ini geçmiş bir kadıncağız bitkin bir şekilde oturuyordu. Yanına giderek halini hatrını sordu. Kadın da karşılık verdi ama ne vermek! Ağzı bir açıldı, susmadı. Hep onu merak ettiğini, Bango’nun okumadığını ve sayesinde bir zanaat sahibi olacağını söylerken, minnet borcunu da eksik etmedi. Ev de aynı Bango’nun hikayesinin kanıtı gibi döşenmiş, eski bir İstanbul ailesinin evi gibiydi. Bir çerçevede duran aile resmini de inceledikten sonra müsade isteyerek çıktı. Rahatlamıştı ama bu sefer aklı iyice karışmıştı. Kafasını dağıttı. Düşünmemeye karar verdi. Saime’ye varıp kapıya yaklaştığında ‘Yakut’un hiç kesilmeyen havlamalarını duyunca rahatladı. Bu hayvan çok iyi oldu dercesine içeri girdi. Köpeği gururla okşayarak Saime’yi öptü ve yerine geçti. Saime’nin tekrar konuyu açmasını engellercesine sarıldı ve düşünceler arasında uykuya daldı.

Ertesi gün atelyeye vardığında gündeliklerle hiç uğraşmayacağını kendine telkin ederek sergi ile ilgili planlar üzerinde çalışmaya başladı. Talihsiz konu canını sıksa da düşünmemeye çalışıyor ama bir yandan da ortalığı incelemeden edemiyordu. Zavallı Bango tam bir göz hapsinde idi. Artık hangi saatte, ne kadar süre ve ne için yok olduğunu ince bir hesap gibi aklında tutuyor, bu durumdan çok sıkılsa da doğal bir refleks gereği olarak yapıyordu. Sadir bey, yaşı başı gereği bu konularda çok daha farklı düşünebilir düşüncesiyle, ona danışmaya karar vermişti. Bir yandan da yüreği bu olayın altından bir şey çıkmaması için dua ediyordu.

Bugün yaşanan dünyayı dinleyen bir hali var gibiydi. Haberleri, dünyayı, hayvanları, hınca hınç kalabalıkları ve çıkar kavgaları neredeyse tüm toplumların ahlaki değerlerini mahvetmişti. Keşke eskisi gibi olsa diye geçirdi içinden. Herkesin iç dünyalarındaki savaşlar yerine, toplumların onur mücadelesi adına verdiği savaşları yeğlerdi. Bu son olayla birlikte kafası çok karışsa da ne yapacağını biliyor, kendine bile telafuz etmekten çekiniyordu. Hangi değerler için savaşmayı, yara almayı ve hatta ölmeyi bile göze alabilirdi? Çok az…ama öz! Diyebildi. Saime’yi çok sevmesine rağmen küçüklük aşkı aklından bir gün bile çıkmadı. O a’ma olmasına rağmen, ona olan saygısından ötürü Ebru’nun resmini eve koymamıştı. Ebru, anne evindeki sessiz çerçevesinde onu ve dualarını bekliyordu. Boya içinde kalan kirli elleri, düşünceleriyle birleşmiş, tesbihini çekerken, dalmış gitmiş bir biçimde buldu kendini. Her ne kadar taşların birer vasfı olsa da; Onun için hepsinin birer adı vardı. Tek tek kimin kaçıncı taş olduğunu söyleyebilirdi ve bunları bir de dünden bugüne kronolojik bir sıraya koymuştu. Sevim, Aydoğan, Dilek, Mehmet (büyükbabası), Ozan, Ayten, Mete, EBRU… diye devam eden bir hayatın mihenk taşlarıydı bunlar. Birer insandılar. Ama öyle sıradan değillerdi. Kelime anlamı ‘denektaşı’ olan Mihenk kavramı, yaşamın anlamlı ve zor dönemeçlerini vurgulayan bir kelimeydi. Bu sebeple bu isimler de burada yer almıştı.

Mihenk taşı kavramını çok önemserdi. İnsanlık ilk olarak taşa dokunmuş, taş ile duvarlar üstüne resmetmiş, ilk aletini taştan yapmıştı. Belki de önemlisi, ilk buluş olarak kabul gören ‘tekerlek’ te taştan yapılmıştı. Sonra yüzyıllar boyunca süren taş yapılar, kitabeler ve heykeller dönemi vardır ki; Onların taş olması sayesinde tarih kavramı geçmişi bugünlere kadar getirebildi. Yani insanlığın tüm mihenk taşları ‘Taş’ üzerinde oldu. Türbelerde, duvarlarda, sütunlarda, dini mekanlardaki taş olgusu çok derin bir bulmacanın minik parçalarını oluştururdu. Savaşlarda ilk kullanılan yine o idi. Bir diğer yönüyle de ‘değerli taş’ kavramı hep var olmuş ve farklı anlamlarda kullanıldığı çok olmuştur. Taş sanatına olan ilgisi, bu doğrularla bileştiğinde mutluluk duyardı. Ancak farklı da olsa, sık sık sohbet ettiği biri daha vardı. Üstad Mosyö Şalabi. Bir elmas sanatkarı olan Mosyö Şalabi’nin bir sözünü hep kalbinde saklamıştı; ‘Bu şehrin mirası insana boyun eğdirtmeye yeter evlat ! derdi.

Tesbih taşlarından biri de Mosyö Şalabi idi. Bir anda aklına bu olayla ilgili olarak ‘O’ geldi. Mosyö, şu ana kadar iki hayatının da dışında kalmış, yaşam tecrübesi ve tevazüsü ile tam da fikrine başvurulabilecek biriydi. Ancak ortada bir sorun vardı. Mosyö her ne kadar insani vasıfları çok iyi sindirmiş olsa da, bunlar sadece bilgi düzeyiyle sınırlı idi. Yani bu değerler ruhuna işlememişti. Bu onu daha da ilginç biri yapıyordu. Sohbetlerinin çoğunda ‘insanları’ o kadar da çok sevmediğini yineler ve ‘Bu ağzı açtırmak için arpasını eksik etmeyeceksin’ derdi. Paraya olan merakı ve ticari başarısı, sırlarla dolu bir istikrarın hikayesi olabilirdi. Hediyeleri sevmezdi. Kendisine yük olduğunu söyler, ancak ondan bir taş almak istersen eğer, seni mutlaka memnun ederdi. Bu düşünceler içinde onu aradı. Hem görmeyeli çok uzun zaman olduğunu, hem de Saime’ye bir yüzük almayı düşündüğünü söyleyerek yanına gitti. Yanına vardığında, aslında onunla ne konuşacağını tam olarak planlamadığını farketse de, bunu çok dert etmedi. Selamlaştılar, oturdular. Kahveler söylendiğinde sohbet te başlamıştı;

-Ne o sanatçı çocuk. Yüzük Müzük, taş maş…

-İçten içe bekler kadınlar Mosyö, siz bilirsiniz.

-Aman bilmez miyim! Ama sır vereyim sana…. Bu mahlukatın bu taşa hayranlığı sonradan öğrendikleri bişey değildir, ha! Hayranlıktan ne yapacağını bile şaşırırlar. Bilemezler yani…. Ne gözlerde, ne hikayeler okudum da, içime attım bir anlatsam…

-İyi…Bizimkinin gözlerinden okuyamacaksın Mosyö, üzgünüm.

– Bana mı diyorsun. Öyle san sen!

-Gözlerden olmaz Mosyö, o a’ma…

-Yahu affet ! Yahu yoksa şu bizim çocukların yaptığı şakalar gibi bir şey mi bu?

-Yok Mosyö… İnan doğru.

-İyi bari. Bu kadın milleti bunu görünce eriyor, kadınlığını unutuyor. Hani filmlerde şeytana haç tutuyorlar da şeytan yamulup kalıyor ya… İnan olsun ki aynı. Her neyse, nasılsın, iş güç istediğin gibi yürüyor mu bari?

-Şükür Mosyö ! Daha iyi olacak… Biliyorsun iş yapmak zor değil. Zor olan insanlar…

-Eeee…Sevgi insanı kul, para da köpek yaparmış… Bu yüzden bu kulun köpeğim olayım gibi büzük ağızlı oyunları sevmem. Hayırdır, ben sana taş vereceğim de, senin de böğründe bir taş var gibi?

Kısa bir sesszilikten sonra anlatmaya başladı. En başından beri olanları, kişileri, ilişkileri tek tek ve tam da Mosyö’nün detaycı karakterine uygun bir şekilde anlattı. Mosyö ifadesiz bir yüzle dinledi. Genelde tavrı buydu. Olaylara duygu katmayınca daha iyi analiz ettiğini düşünürdü. Bir bakımdan da ona hakverirdi. Somut bir şey beklemese de, Mosyö’nün bakışının yeni bir pencere açacağını biliyordu. Onu iyice dinleyen Mosyö Şalabi, onun neden orada olduğunu anladığını ve rahat olması gerektiğini ifade ederek başladı;

-Bu yaşlı kadını gördüm dedin… o iş ilginç. Şimdi bu sivil arkadaş durup dururken böyle bir kadına ANA rolü yüklemez. Bu garip… Ama dikkatimi bir şey çekti. Siz eve gelince, bu kadıncağız hiç mi merak edip korkmaz da ‘Kim geldi’ diye seslenmez… Yaşlı kadın dedin, kalkamıyo dedin çocuk, yanlış mıyım?

-Evet… Garip!

-Ya kadının beyni yaşından olsa gerek fazla şekerlenmiş, ya da böyle bir korkusu, kim girdi çıktı derdi yok… Elde var Biir ! Bir ikincisi, konuşmak için pavyonu mekan edinen polisten çekineceksin… Bil ki bunlar sivil olabilmek için her rolün hakkını verirler…Bir de senin gözlerini okumak için böyle ince yoklamalar çekerler. Yani anladığım şey şu; Bu arkadaş başından beri böyle bir durumun içinde ve konuya vakıfsa…İş garip. Ama bak şundan eminim. Biz sanatçı adamlarız. Böyle bir kirliliği senden saklayacak kadar akıllı bir insan sen yokken taşın başına geçip te sanat yapmaya kalkmaz…Hele senin haberin bile yokken, yaptığı o taşla kendi kendine hiç konuşmaz… Yani benim adalet terazim, bu sivilin çok ta bizim anladığımız tarzdan bir masumiyette olmadığını…

-Anladım Mosyö… Yanlışa düşmek istemem. Konu insan… Suçlayamam ama böyle uzaktan bir akil bakış ta alayım dedim. Aklıma düştün… Öyle de oldu. Var ol. Bu taşı ben hallederim, asıl şu Saime’nin taşı…

Mosyö Şalabi masasının altından büyükçe bir kutu çıkardı. İçinde bir silah ve yanında da boy boy pırlanta taşlar sıralanmıştı. Dayanamayarak lafa girdi;

-Mosyö ama buna dayanmak ta hakkaten zor, güzelliğe bak!

-Pandora’nın kutusu bu çocuk, dedi ve kahkahayı attı.

Bilgi ve taş alışverişi tamamlandıktan sonra yola koyuldu. Düşünceler kafasını kemirmiyordu. Onu rahatsız etmiş olmasına rağmen bu durumu önemsemiyor gibiydi. Değer verdiği bir takım şeyler vardı ve bu tip konuların hayatına temas etmesinden daha çok çekiniyordu. Yine de bu konuyu irdeleyecek, yaşamından uzaklaştıracaktı. Kaybolmaya yüz tutan diğer hayatını ve insanları gözden geçirdi. Buarada yaşadığı sıkıntılar bile daha gerçekti. Garip bir mutluluk duydu bundan. ‘Gerçek savaş, yalanların dostane karanlığından daha iyi’ diye düşündü. Vapur düdükleri, insan nehirleri ve yanıp sönmeye başlayan ışıkları seviyordu. Tüm bunların içinde barınan kötülükler aslında bir iyi niyet içinde ezilip yok oluyordu. O da, kalabalığın onu saklayan bu atmosferi içinde bir nokta olmaktan mutlu, annesinin evine doğru gitti.

Geldiğinde annesi bahçe ile ilgileniyordu. Kayısı, elma, Ayva, dut, erik, zeytin ağaçlarının yanısıra, alıp başını gitmiş gül ağacı ve ortancalar içindeydi. Tüm bunlara serin bir de esinti eşlik etmişti. Annesiyle sarıldılar ve bahçede birer Türkçe kahve içtiler. Anneciği, sevginin verdiği ana yüreği tedirginliği içinde sordu:

-Neler yapıyorsun, anlatsana oğlum?

-İyi herşey anacığım. Canımızı sıkan bir mevzuu yok çok şükür. Şu sergiye çok takıldım. Böyle şeyler her gün yapılmaz. Özeniyorum ben de işte…

-Herkes te çok merak ediyor, hadi inşallah.

-Herkesi boşver anacığım. Asıl konu senin sağlığın. Bak annem, pisi pisine kaybettik ablamı da, babamı da. Artık buna müsade etmem. Henüz çok şükür sağlıklısın. Şu testleri bir yapalım hele. Yapalım ki, şu geleceğin önlemini alalım.

-Oğlum, Allah…

-Bırak şimdi anacığım yine allaha havale etmeyi. Sen önlemlerini al, gerisi zaten kader. Ama insan aklı önce önlemlerini al, kendine bak diyor; Biliyorsun.

-Doğru. Tamam…

Eve girdiklerinde ki o koku sanki tüm yaşanmışlıkların seceresi gibiydi. Her hatırayı resmedebilir, tekrar hayat verebilirmiş gibi hissetti. Sabun kokulu yatakları, sıcak banyosu, durmadan fokurdayan tencerenin içinden süzülen anlamlar ve annenin o sıcaklığı birbiri içine geçtiğinde, işte böyle bir şey oluşuveriyordu. Gözlerini kapatıp içine çekince Saime’yi çok daha iyi anladığını hissetti. Bu koku yalan söyleyemezdi. Gerçekti. Temizdi… Yani insanın içindeki sevgi ve güvenin oluşması sadece sığ kelimelerle olacak iş değildi… Huzur içinde yemeklerini yediler. Bir annelik içgüdüselliği  ile masaya bakır bir su kabı getirdi. İçinde küçük krem rengi bir kese ve zeytinyağlı sabun vardı. Çaydanlıkta hafifçe ısıtılan suyu ellerine döktü. Bir güzel yıkadıktan sonra da koklayıp, teşekkür etti.

Yalnızlıktan çoğu zaman sıkılan ama bir yandan da onun gibi yalnızlığı seven annesi ile uzun uzun oturdu, televizyon seyrettiler. Haberlere canı çok sıkılan annesini bir an da olsun rahatlatmak için;

-Anacığım üzülmemek elde değil. Senin iyiniyetin çoktan toprak oldu. Bunların hepsini başka yalan dolu dünyalara sürüklemek için yaşatıyorlar sana. Takma sen bunları. Ölenin arkasından dua etmek başka konu. Ama gerçekler çok başka ve çok ağır annem. Dillendirsem kitap, Açıklasam akıl yetmez. Bu yüzden hiç sıkma canını ne olur!

Gerçekten de ülkeyi düşünmeyi, onu öğrenmeyi severdi. Cumhuriyet dönemini yaşayanlar sadece bir jenerasyon öncesini temsil edenlerdi. Yani aile büyükleri. Aslında çok genç olan ülkesinin geldiği durumları çok içerlerdi. En çok ta ülkenin gidişatında çok önemli yerlere sahip olan şu aydın görünümlü karanlıklar, canını çok sıkardı. Onları, toplumun gelişiminde yer tutan, belirleyici kişiler olduklarını bilirdi ve kendilerine duyulan hürmetten dolayı şımarmalarını içine atamazdı. Kafası tamamen karışıktı.  Toplumlar siyaset ve felsefeleri bir kenara bırakıp, insani vasıfları sağlama alacak değişimler yaşasaydı bunlar olmayacaktı. Böyle inanırdı. Böyle davranmaya özen gösterirdi. Bırakın söylenenleri, onun için tüm dinler, felsefeler, siyasetlerin eşitlik çığırtkanlığı bile, temellerinde iyi niyeti, ahlaki değerleri ve insan olma vasıflarını taşırlardı. Hal böyleyken, niye böyle oluyordu peki? Çünkü tüm bu değerler karanlıkların iş yapma ve para tuzaklarında birer stratejik kılıf olmuştu. Bu yüzden kanmıştı insanlık. Bu yüzden yara almıştı ve bu yüzden di tüm kavgalar… Mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin! Hayır yapılamaz ancak satın alınabilinirdi artık... Bir söz daha vardı ve ona sarılarak yaşamayı severdi. Hem kendi benlik kavramına uygundu, hem de insani bir tevazü içerirdi; Dünyayı değiştirmek istiyorsan, önce kendinden başla ! İşte bu bir ömrü nasıl tüketeceğinin anlamlarını taşıyan bir felsefe idi ve içinde somut bir sonuç olmasa bile geleceğe naklettiğin bir mihenk taşı olabilirdi. Jenerasyonlar arası bayrak yarışı gibi. ‘İYİ OLAN KAZANSIN’… Ama biliyordu. Göremese bile ilimde, insanlıkta, felsefeler ve siyasette aynı sonuca gelecekti. Sonuç hep; ‘1’… Bir Dünya ve bir yaşamdı. Herşey sadece ‘bir’ an için vardı… O da bunun kıymetini bir anlama dönüştürebilmenin ‘Bir İnsanlık Sanatı’ olduğuna inanmayı kendine görev edinmişti. Bu durumda hep o dizeler takılırdı aklına;

Büyük kalplerimizi aşkla doldurup,

Yürüdük arkaya bakmadan durup.

Yürüdük, nice yollar geçtik, tehlikeli, dik.

Lakin yolculuk hep devam etsin istedik.

Bu yolda bizi bekleyen en zalim pusu,

Yolculuğun bir anda bitme korkusu.

-Korkular mı? Hangi korkular evlat. Yalanların kavgası, gerçeklerin yalınlığına hep yenilmiştir. Karanlıklara dikkat et. Ortaya çıkamaz onlar. Yalan gizlilik ister, karanlık ister. Plan yapmayı gerektirir.Karmaşıktır. Gerçek sadece yoldan geçen bir gülümsemeden ibarettir. İşte bu yalın gerçekliğin tebessümü ile başa çıkamayanlar, karanlıktan faydalanıp ensene bir kurşun sıkmanın hesabını yaparlar. İşte gerçek insanların tek korkusu da budur. Arkadan vurulmak… Onun dışındakileri geç bir kalemde anam babam! Hayatın içinde bir tanecik ölüm yaşayacaksak, onun da Tanrı’nın elinden ve huzur içinde olmasını isterim ben. Korku nedir biliyor musun? O anın gereğini yerine getirmemektir. Kendine tembel olan yolu seçmektir. Riyakar bir ruhun tavrıdır. Ama bazı durumlar vardır. Sevdiklerinin o benzersiz gerçekliği yüzüne vurur. O an çok istesen bile, sana çok doğru gelse de; Yapamazsın. Kala kalırsın! Hayatında taşıdığın masum gerçekleri, ceketini savururup ta atar gibi atamazsın. O Kavga’da yara alacak olan ‘sen’ değilsindir çünkü..Sevdiklerindir. Onlara bunu yapamazsın. Yani korku bile içinde sevginin verdiği bir aklı, ruhu temsil edebilir. Bunu bilemezsin. Bu yüzden iyisi mi önce ‘tanı’… Korkular, onu ancak tanıdıkça ve öğrendikçe küçülürler.

Bu, onun zaten aklında olanı kendi kendine telafuz etmesi gibiydi. Hayatın içinde olup bitenlerden kimseyi sorumlu tutmayacaktı. En iyisi açık olmaktı. Bunun için öncelikle Bango’yla konuşmaya karar verdi. İnsanlarla iletişimde bazı nüanslar gözden kaçırılırsa, yanlış anlaşılmak kaçınılmazdı. Salt duyguların sesi olmak, istemediğiniz şeylere sebep olabilir, konu bir iken üç’e hatta beş’e çıkabilirdi. Bunun da farkındaydı. Ancak ortada tüten ve kaynağının aslı belirsiz bir muamma vardı ve bunu sadece kendinden uzaklaştırması yeterli olmayacaktı. Sıkıntı da açabileceğini düşünerek; Konuyu etraflı bir biçimde ele almalıydı. Öyle de yaptı. Bango ile konuşmasında, ortalıkta olan dedikoduların kendine kadar ulaştığını, etraftan bilgi süpürebildiği için de ‘Belki Haberin Olur’ tavrı içinde oldu. Bu durumda gözlemlediği şey ilginçti. Bango’nun her tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Ancak Bango ona; Hiç bilmediği ve tahmin dahi edilemeyecek başka bir dedikodu verdi. Bu yön şaşırtma amaçlı bir şey olamazdı ve de Bango’nun vakıf olamayacağı tarzda geniş kapsamlı bir olaylar zincirini işaret ediyordu;

-Patron. Burada bir ‘kesekağıdı’ dolabı dönermiş. Seni tanıdığım için hiç söylemedim ama Allah çarpsın ki, hepsini defettim.

-Neymiş o kesekağıdı, Çorum Çıplağı !

-Tahtakale söylentisi patron. Bu Tahtakale’nin para işleri var ya! İşte sözüm ona bir dükkan altı varmış. Bu dükkan altında para basılırmış ama 100’lük banknot hiç basılmazmış. Nedeni şu; Bu paralar benim gibi sultanahmette tezgah açan çocuklara verilirmiş. Mal alan Turistlere para üstü olarak versinler diye… Malın fiyatı da ona göre olurmuş. Yani amaç, turistin cebinden bir Yüzlüğü çıkartabilmekmiş. Bir de tabii, Turistlere para bozdurma işi varmış ki, sorma yani… Basılan yalan Dolarlar önce paslı suya daldırılır ardında yağlı kağıtların ve kesekağıtlarının arasında bekletilirmiş… O zaman, kullanılmış ve eski bir görüntü verdiği için orjinalinden hiç mi hiç ayrılamazmış…

-Ciddi misin sen?

-Tabii Patron. Böyle 20-30 dükkan varmış ki, hepsinin malları böyle hiç edilir, oradan da o malum kişi kimse ona gidermiş. Sen de beni gönderiyorsun ya! Ona uyandılar da anlattılar zaten…gel dediler… Yani senden taşı alacağım. Sen diyeceksin ki Elli’ye ver… Ben Yetmişe verip, Turistten bir Yüzlük alacağım. Üstüne Otuz Yalan Dolar geri vereceğim…Ee…  Elli Sana, On Bana, en az Kırk sıcak Dolar da nereyeyse nereye işte…Yaa ! Bir de bunu kolaçan eden işte o tip siviller var. Bir yanlışında…Allah muhafaza abi. Ben ondan hiç hazedemedim o abiden. Asıl derdim de bu benim !

Şehirler üst üste kurulsa da; Tarihin gizemli tekerrürü hep devam ediyor, hiç değişmiyordu. Bunun efsanevi tarihi de böyleydi. Taht-el-Kale aslında Kalealtı demekti ve Eminönündeydi. Çok evvel dönemlerde Eminönü, liman şehri İstanbulda ‘Emin’lerin görev yaptığı yerdi. Onlar çarşı esnafını, gelen giden malları denetleyen kişilere denilirdi. Bugün Eminönü diye kullanılan isim buradan geliyor. İpekyolu tarihinden başlayıp bugüne kadar gelen bir çok vakaada bu bölgenin ismi ve ticaret esnafı anılmıştır. Ceneviz, bizans ve Osmanlı limanlarına ev sahipliği yapan bölge, gelip gidenleri hiç eksik olmadığından dolayıdır ki, zaman içinde meyhanelerin, liman işçilerinin, Karhanelerin de toplandığı bir alan olmuştur. Bu, beraberinde bir çok efsaneyi de içine almıştır. Delik Çuval hikayesi de bunların en bildik olanlarından biri imiş. O dönemlerde sahil boyunca sıralanan ve altında geniş bir deposu olan iki katlı ticarethaneler meşhurmuş. Üst katında ticaret yapanların el sıkıştıkları ofis, alt katta da depo bulunurmuş. Ofisin zemininde bulunan ve bir insan boyuna uygun açılır kapanır kapak, merdivenle depoya bağlanırmış. Deponun arkası bir sokağa açılırmış ve burada da süpürgeciler beklermiş. Durum şudur ki; Gemiyle gelen buğday, çuvallarla ve sayılarak depoya alınırmış. Deponun sorumlu zat ı muhteremi, gelen çuvalların hepsine bir avuç içini geçmeyecek şekilde bir delik açar ve dik olarak yerleştirir, kaydını tutarmış. Dik olmasının sebebi şu; ‘Emin’lerden kontrole gelenler, çuval dik olduğu için deliği görmez ve dolu teşhisi koyarmış. Buğday almaya gelen alıcı önce ‘sakallı’ ile pazarlığını yaparmış. Karşılıklı kahveler içilirken de aşağıdan bir, yukarıdan iki kişi onların gözleri önünde çuvalları önce yukarı çeker, sonra yukarı çekildiğinde yatay duruma getirir ve alıcının arabasına yüklerlermiş. Kahve sohbetleri sırasında alıcı yatay olan çuvalların deliğini görmezmiş ama yukarı dik olarak çekilen çuvaldan akan bir miktar buğday depoya dökülürmüş. Tüm çuvallar alıcılarına verildikten sonra da geriye hayli miktar buğday kalırmış…İşte bu buğdaylar da ‘sakallı’nın yardımına gelen süpürgeciler tarafından çuvallara konulur, arka kapıdan yüklenir, gidermiş. Sakal atma ve ‘at bir Arpa’ jargonları da böyle türemiş. Böyle hikayelere kapıldıkça, içinde binbir dolap dönse de bunları sever, ilgilenirdi. Şimdi de tam bunlara benzeyen bir dolabın içinde gibi hissetmişti kendini.

Bango’nun anlattıkları öyle sırada şeyler değildi. Onu tam da yalan çeviremeyeceği bir pozisyonda yakaladığından, bu kadar şeyi de kafadan atamacağını anladı. Olay artık kendisine ve sevdiklerine gelebilecek bir zarardan çok meraka dönüşmüştü. İstanbul’un bu sessiz lisanını konuşan kişilerin ancak bu işlerin içinde olan birilerince bilinebileceğini biliyordu. Daha doğrusu, kendisi de bunu yeni öğrenmeye başlayan bir çömezdi. Dolap çevireceğinden değil de ‘kendi dünyasını’ iyi koruyabilmek için öğrenmesi şarttı ve o da üstüne gitmeye karar verdi. Eğer böyle bir durum söz konusu ise, onları üstüne çekmek ve küçük dünyalarını karıştırmak lazım gelirdi. Hemen aklına taşlar geldi. Valiliğin de ilgisini ve iznini kullanacak, kimseye haber vermeden bir küçük satış sergisi kuracaktı. Kalabalık Sultanahmet içinde olan bu durum nasıl olsa diğer dolapçıların huzurunu kaçırır, ona yaklaşılar diye düşündü. Ters bir durum olmaması için de Özel izin belgesini düzenletti. Bu, onu korumaya yeterdi. Bango, Kahraman ve Sadir bey de dahil olmak üzere kimseye konuyu açmadı ve bir Cuma günü sabahı taşlarını da alarak, meydanda onun için ayrılan yere geçti. Kendisini tanıyan hiç kimse hele de Cuma günü buradan geçemezdi. Taşlarını dizip, izin belgesini de taş duvara astı. Bir tabure çekip kitabını okumaya koyulduysa da, bir gözüyle herşeyi kontrol ediyordu. Önce tek tük turistlerin samimi ilgisine maruz kaldı. Onlarla ilgilendikçe, küçük te olsa bir kalabalık oluşmaya başlamıştı. Bir yandan satış yapıyor ama en çok ta sanatın inceliklerini anlatmaya çalışıyordu. Bu sırada eliyle limonata satan çocuğu çağırdı ve turistlere ikram etti. Sohbet devam ettikçe elinde hediyelik eşya vs. olan çocuklar da birikmeye başladı. Turistler rahatsız olmaya başlamıştı ki, o gür sesi duydu;

-Dağılın ulan ayakçılar, dağılın…

Çocuklar bir anda bildikleri birşeyden korkarcasına ortalığa kaçıştılar. Gelen Kahraman’dı. Çok şaşırmıştı. Hele hele elinde telsiz olması da ilginçti. Rütbeli bir sivil için olacak iş değil diye aklından geçirdi ve;

-Ooo ! Kahraman… Hayırdır.

-O hayır sende abi, Ne iş? Gelmezdin…

-Valiliği kıramadım. Bir sergi yap dediler. Bak, bunu da verdiler, belge diye… ama inan takmadım, Kahraman olduktan sonra…dimi ama !

Kahraman, bir an öylece durdu. Şaşırmıştı. Sonra beklemeden lafa girdi tekrar;

-Abi, izin, belge falan iyi de ! Bak burası çakal kaynar. İş yaptırtmazlar adama…

-Kahramanım niyet para değil zaten. O dolapları da biliyorum. Hem sen başımı uzak tutarsın, değil mi?

-Tabii abi, tabii…Bu devam edecek mi böyle ?

-Yok. İşim olmaz zaten… Bir ricayı kıramadık. O yüzden buradayım. Hem iyi oldu, iki kalabalık görüp, sohbet edebiliyorum ya !

Sohbet devam ederken Kahraman’a bir telefon gelmiş, o da bir kaç adım uzaklaşarak konuşmaya başlamıştı. Turistlerle ilgilenirken, bir yandan da onu izlemiyi ihmal etmedi. Kafasında bir uğultu başlamış gibiydi. Herkesin sanki sesi çıkmıyor gibiydi. Birden o meydandaki herkesin aslında birbirinden haberdar olduğunu, gizlice selamlaştıklarını anladı. Birbirlerine çaktıkları manalı selamlar, kafa göz işaretlerini takip ettikçe yalnızlaşmaya, korkmasa bile bir çekinginliğe bürünmüştü. Kahraman da telefondan sonra uzaklaşmıştı. Olacakları hem merak ediyor, hem de bir an önce bu koskoca oyunun dışına çıkmak ister gibiydi. Bango haklı olabilir miydi? Peki o zaman Kahraman böyle bir yalanı neden uydurma ihtiyacı duymuştu? Bunun sonu nereye varacak bilmiyordu…Ama ‘Hisler’ var diye geçirdi içinden. Gerçekten de öyleydi. Hisler konuşmazdı. Düşündürtmezdi insanı. Hayvani içgüdüler gibiydi. Düşünceler o hislerin üzerine konulmuş ağırlıklar gibiydi. Ve bu hisleir onu hiç yanıltmadı. Böylesine gelişen bu olayın da, düşüncelerin birden çok ve çelişkili olmasıydı. Hiç biri de kendine ait bir iç sesten kaynaklanmıyordu. O da bu işin içinde  her ne olursa olsun, beklediğinden uzak ama kendisine bir ucundan dokunan şeyler olduğunu anlayabiliyordu. Kahraman ve Bango, kafasını gereğinden fazla karıştırmıştı. Bu durum yüzünden, pençeleri gerilmiş, sırtı diken diken bir kediye dönüşmüştü.

Akşam olduğunda, otomobili getirdi ve satılmayan taşları yükleyip Sultanahmet’ten ayrıldı. Atelye’ye vardığında, Bango onu çok merak etse de, çaktırmadı ve taşıyla ilgilendi. Yavaş yavaş o da taş işine hakim olmaya başlamıştı. ‘En azından ruhunu kaptı’ diyerek sokağa çıktı. Akşamın serinliği sokaklara kokusuyla birlikte yayılıyor, şehrin uğultusu içinde herkes yavaş yavaş sessizliği seçiyordu. Gerçekten de Bango’yu o halde gören biri, o çocuğun ruhunda kötülüğe karşı bir duvar olduğunu anlayabilirdi. Vücudu taş kesmişti sanki. Yaptığı sanatın derinliğinde kıvrılan fırçasını takip ediyor, vücudu da her bilek hareketini sanki taklit ediyordu. Hep aklına getirdiği şu diğer hayatı düşündü. İnsanın değişim sürecinden ziyade bir oyun gibi görünse de, her iki yaşam da kendisine aitti. Dünyanın üzerinde duran sadece bir çift ayaktı. Bir oraya bir buraya salınan, aramayı ve bulmayı seven biriydi. Ve şimdi buradaydı. Aslında ne kadar mutlu olduğunu anladı. Mutluluk, düşüncelerin onu rahatsız etmediği her an içindeydi ve mutlu olmak için illa da iyi bir şey olmasını beklemek ahmaklık diye düşündü. İşte şimdi de başında kötü sayılabilecek bir gizem vardı ama o kendi huzuru için bundan kaçmak yerine, üstüne giderek onu çözmeye çalışıyordu. Gariptir ki bu mücadele de ona mutluluk verecekti. Çünkü insan, mücadele ettiği şeyleri daha çok hatırlar ve severdi. İçinde kötülük bile olsa… Etrafına bakındı. Bazı şeyler denizde geri dönen dalgalar gibi uzaklaşıyordu. Dalgalar hep üstünüze gelse de, alttan geriye doğru sessizce çekilen sular geldi aklına. Onun içinde hiç dalgasız kalmayan bazı şeyler tek tek yok oluyordu. Yaş almak ve zaman da böyle bir şey diye düşündü. Gülümsedi. Yalnızlık  dolu sahilinden bir sonsuzluğa bakar gibiydi. O son dalga da bir gün gelecek ve onu sonsuzluğu içine alacaktı. Bir balığa dönüşebilir miyim diye geçirdi içinden. Bir balık olabilir miyim? Düşünmeden dalıp süzülebilir miydi… Yoksa tam o mutluluğu yaşarken, bir balıkçının ağına takılıp, rakı sofrasının ortasında mı sonlanırdı hayat. Yine saçmaladığını düşünüp;

-Şıhselli… Cevap gelmedi.

– Len, Taklambaç, baksana çocuk !

-Patron, efendim… kusura kalma !

-Yok yok… ! Geç çıkma. Saime ablana uğra, eksiklerini ver… Geç geleceğimi de söyle! Ben ararım onu… ha ! Bir de; Kusura kalma denmez…’Kusura bakma’… diyeceksin tamam mı?  Beni de alıştıracaksın….

-tamamdır patron ! Selametle…

Hızlı adımlarla Kadıköy vapuruna yetişti. O süre kısacık da olsa; Vapurlarda geçen zaman;  Dünyadan ve kavgalardan bir an için bile olsa uzaklaşıldığı, tüm insan yüzlerinde beliren sade resimler gibi oluyordu.  İşte şehir tekrar Orhan Veli’nin dizelerine dönüşmüştü. Kalabalığın içindeki huzura martıların ve dalgaların sesi ekleniyor, arada bir çalan vapur düdüğüyle birlikte karşı sahile bakan insanların telaşeleri ifadelerinden okunabiliyordu… En sevdiği şeylerden biriydi bu. Vapurdan inip, balık pazarına girecek ve kitapçıları, antikacıları, manav ve aktarları gezecekti. En sonunda da eli kolu dolu biçimde Hacı Bekir’e uğrayıp, çok sevdiği lokumları tadacak ve çeşit çeşit alıp, sevdiklerine dağıtacaktı. Buranın tarihi de binbir efsane içerir. En bilindik olanı Kadı Hızır Efendiye bağışlandığından dolayı aldığı Kadı-köy ismidir. Ama öncesi vardır. Kimine göre Kadı Mehmed Efendi’nin yaptırdığı mescidden dolayı bu ismi aldığını söylese de; Fenikeliler zamanında buraya ilk yerleşim yapılmış ve adına da ‘yenişehir’ anlamında olan ‘Chalkedon’ ismi verilmiştir. Mösyö Şalabinin söyledikleri doğruydu. Bu şehrin mirası gerçekten de insanlara bir nizam veriyordu. Bugün herşey tepetaklak olmuş olsa da, bu semtte o eski tevazüyü hissetmek mümkündü. Hele o lokumların hiç değişmeyen dükkanında, 150 yıldır aynı kalan tadı ve zerafeti, bunun canlı kanıtı gibiydi. Aldıklarıyla Balat’a dönüp eve bırakacak, oradan da bir kaç arkadaşla sohbetin yolunu tutacaktı. Bunu biraz da  özellikle istedi. Son dönemin karmaşasından biraz uzaklaşıp, herşeyi daha bir objektif olarak değerlendirilebilecekti. Kafasını rahatlatması gerekiyordu. Ağırlıklı olarak reklamcı meslektaşlarının buluştuğu mekana gitti.

Sohbet etmekten çok keyif aldığı bir kaç arkadaşıyla oturdu. Kendisini yabancı gibi hissettiği çok olurdu. Bu biraz da geçmişinin bıraktığı bazı izlerden kaynaklanıyordu. İçinde kırgınlıkların, hataların, hayal kırıklığının çok olduğu bu dönemleri hatırlardı, hatırladıkça da değişimin adım adım nasıl geliştiğini görür, gülümserdi.  Her insanın hayatında olduğu gibi; Onun da eleğine çok taşlar takılmıştı. Geriye kalanlar ile dostluğu devam etse de,  herkesin apayrı dünyalara sahip olduğunu bilirdi. Bunun aslında güzel bir tarafı da vardı. Mesafe, saygıyı da beraberinde getiriyordu. Sohbetler de hep o eksende kaldı. İç dünyalar ne kadar da farklıydı. Ne kadar zengindi… Arkasına yaslandı ve içkisinden bir yudum alarak geceye devam etti.

Gecenin karanlığına Eski İstanbul da yer altına çekilmiş, sıradan insanların gündelik hayatlarına sızmaya çalışan bazı hesaplar yapılıyordu. Taş sokakların karanlığında fısıldanan ince hesaplardı bunlar. Aralarından biri;

-Çocuk temiz temiz olmasına da, çok dikkatli, akıllı sübyan… Ayağıda hep etraflarda. Bunun gibilerin sokağı bize çıkmalı, yoksa nereden çıkacağı belli mi olur?

-Doğrusun… Ekrem dedikleri dimi bu çocuk !

-Evet Ağam !

-Şimdi bunun çalıştığı yer güzel iş yapıyor aslında… Sessiz sedasız, bizim buranın da çocuğu değil, yani aslen ! O yüzden sübyan önemli değil… Ama buraya yazıyorum ! Bu işe başkaları çöker, taklit maklit yayılır. Sonra meydanda kim ile uğraşacağımızı şaşırırız…

-Patron, yayılmadan biz mi yaysak acaba?

-Oraya dokunma, bu işi oralardan uzak tutacağız. Bulaştırma yoksa ben bulaşırım sana…Anlaşıldı mı? Silin orayı ve olanları kafanızdan…

-Patron şey vardı bir de…

-O konuyu açma! Sen o dünyayı anlayamadan öbür dünyayı tanımaya başlarsın..

-Özür dilerim.

-Hah, yavaş gel. Şimdi iyi dinleyin. O sokağa uğramak yok. Gerekenlere haber verin. Herkes işine aynen devam… Satışın tıkandığı yerde ‘para bozdurtmaya çalışın’. Biz de ağzı laf yapan yok.. Bize öylesi lazım ! Ama şimdinin konusu değil…

Masadan kalkıldı. Herkes yine aynı karanlığın kör sokaklarına dağılıp birer birer yok oldular.

Gece devam ediyordu. O bir kaç arkadaşıyla yaptığı sohbetler artan kahkalarla devam ederken. Karşıdan biri geldi. Bu kızı tanıyordu. Gözleri takılıp kaldı. Arkadaşları manalı laf atmalarla onu dürtüyor, o da ‘bir yerden tanıdığı’ konusunda israr ediyordu. Kız yaklaştı ve yakın bir masaya oturdu. Oturmasıyla birlikte göz göze geldiler. Selamlaştıkları anda onu tanıdı. Gelen ‘Dilo’ydu. Çok uzun zaman önce birlikte çalışmışlardı. Kalktı, yanına gitti. Bir süre ayakta sohbet ettiler. Garipti. Bu şehir insanlarda mutlaka izler bırakırdı ama Dilo zarafetinden ve güzellğinden hiç bir şey kaybetmemişti. Çalıştıkları dönemden bilirdi onu. Sessiz olmasına rağmen, içinde herşeyi tutan, unutmayan biriydi. Büyük iç dünyasını herkesle paylaşmayan, muhasebesini kendi içinde yapmayı yeğleyen bir tipti. Keskin bıçak gibiydi o da! Aslında bir çok özellikleri birbirleri ile aynıydı. Sonunda oturdular. Konuşmaya devam ettiler. Hayatlardan bahsettiler. Dilo artık bir anneydi. Hayatı biraz da akışına bırakmış, geçmişi düşünmemeye çalışan bir hali vardı. Herkes içinde bir hesap defteri tutardı ama sanki onun içinde bu defter sayfa sayfa çoğalmış, gönlüne sığmaz olmuştu. Onun için de böyleydi aslında. Kendinden bahsederken, onun samimi ruhunun içine de girerek, bir bir anlattı. Dilo her zaman ki sessizliği içinde dinledi. Kah güldü, kah yüzü asıldı. O da bunlara katıldı ve kendi hayatını da temiz bir masa örtüsü gibi serdi önüne.

Vakit öylece geçti. Birbirlerinden tekrar nasıl haberdar olup ta bir araya gelebileceklerini konuştular, telefonlar alınıp verildi. Sarılarak ayrıldılar. Mavra yapan arkadaş tayfası çoktan onları unutmuş, kendi sohbetleri içinde kaybolmuşlardı. Yanlarına gelip müsade istedi. İçkisinde kalan son yudumu da alıp, ağır adımlarla uzaklaştı. Yalnız kaldığı bu sessizlikte hep ‘kutsal an’ını yaşardı, Kimselerin duyamayacağını bildiği o iç sesiyle baş başa kalır, bu durumdan ayrı bir zevk alırdı. Yine öyle bir gece olacak diyerek kendisiyle bir sohbete başladı;

-Çocukluğum düştü aklıma. Çok pervasızdım. Herşeyin içinde olsam da, gerçekleri hep uzaktan izleyen bir halim vardı. Yaramazlıklar hiç eksik olmadı hayatımda. Ama hepsinin de içinde mutlaka bir keşif olurdu. Herkes kaybolduğumu düşünüp, bir telaş aramaya başlasalar da; Aslında ben bir keşfin tam da içinde olurdum. Bulduklarında da şaşırır, orada ne işim olduğunu merak ederlerdi. Hele Hasankale olayı. Sadece hiç binmediğim bir kara tren sevdasından başka bir şey değildir. Okuldan çıkıp istasyona koşmuşum. Cepte bir gidiş parası, ya var ya da yok. Atlamışım trene, ver elini Hasankale. Oraları bir güzel gezmişim. Tabii dönen treni kaçırdım. Hadi yakaladık diyeyim.  Ne olacaktı ki. Cep delik, mintan delik. Kevgir misin be kardeşlik. Durum öyle yani. Neyse; Kışın ortasında, derme çatma şark istasyonunun bir köşesine kıvrılıp uyumuşum. Sabah olunca buldular da karnımı doyurup, saldılar trene. Tabii rahmetli peder bey de yollarda… Neyse bu vukuatlar halen devam eder aslında. Kendi özgür dünyanda kaybolup, sadece kendi gözlerinle öğrenebilmek isteği bu. Yoksa yaşam insana kendi algılarıyla öğrenme fırsatı vermiyor. O yüzden kızmam kimselere. Herkes dayatılan öğretilerle gelişmiş ve çoğu da hayatına bir yorum katabilme fırsatı bulamamış malesef… İşte budur benim hayatım da. İnsan denen varlığa kendi gözlerimle bakarım. Artık, endüstriyel kalıplar halinde yontulmuş insan hikayeleri bana göre değil. İçinde yaralanmak, kazık yemek yok mu? Var ! Kazık atmak? O da var… Ama nasıl kazık? İnsana, ‘önce insan olduğunu’ en ağır biçimde hatırlatan kazıklar… İşte bunlar beni bu hale getiren. Yani bu huzur, bu kavgaya ihtiyaç bile duymamamın sebepleri budur… Yaralanmaya, ezilmeye, meze olmaya en müsait bünye budur. Fark etsem bile… İnan ki !

Düşünceler arasında ‘Dilo’yu hatırladı tekrar. Onun yüreğinde taşıdıklarını bilemezdi ancak çok yüklü olduğunu hissetmişti. Sevdiği insanlara karşı böyle bir yakınlık hisseder, kafasına takılanların üstüne gitmeyi severdi. Uzayan düşüncelerin yanlış yollara sapmasını istemezdi. O yüzden çok düşünmemesi gerekiyordu. Nasıl olsa bu yollar bir yerde, bir konuda çarpışacaktı. Gülümsediği anda ne yaptığını bilmediğini fark etti. Maçkayı bile geçmiş, neredeyse Beşiktaşa varacaktı. O da bıraktı kendini. Sahile vardığında, soluklanmak için biraz oturdu. Bir çay söyleyip, boğazı seyretti. Püfürdeyen boğazda salınan tek tük kalmış tekneleri seyrederken, bir yandan da etrafına bakınıyor, kalkınca tutacağı güzergahı planlamaya çalışıyordu. Ne yapacağını bilmiyordu ama bu durumdan da çok keyif aldı. Sabaha karşı kendini sahilde uyur bir halde buldu. Yanında uykuya dalan bir de sokak köpeği vardı. Sırtını severek uyandırdı onu da… Acıktığını düşünerek ayağa kalktı ve sokakların efendisi için iki adet sosisli sandviç hazırlattı. Kendine de bir çift kaşarlıya çay söyledi. Köpeğin bu sabah yaşadığı bol sosisli sabah keyfi,  onu da gülümsetti.

Oradan ayrılıp Maslağın yolunu tuttu. Ayaklarına prangalar bağlanmış gibiydi. Bu toplantıları sevmiyordu ama bir süre daha katlanması gerekiyordu. Yaptığı işe de çok güveniyor, onu yarım akıllı bir müşteri temsilcisinin sunmasını istemiyordu. Bu yüzden acele etti. Şirkete vardığında yine o suratsız insanlarla doluydu her yer. Biraz da bilerek başı önünde odasının yolunu tuttu ve müşterinin gelmesini bekledi… Tüylerini diken diken eden, riyakar ve kendi küçük dünyalarının köleleriyle muhatap bile olmak istemiyordu… Bu hikaye bir şekilde sonlanacak diyerek avuttu kendini. İstenildiği gibi sonuçlunun o toplantının hemen sonrasında yola çıktı. Atelyeye varmadan ‘Sadir Bey’e uğrayıp, söz aldığı kitapları yüklenecekti. Bir saate varan bir yoldan sonra ulaşmıştı. Sadir bey ortalıkta görünmüyordu. Dükkan da hiç olmadığı kadar pisti. Kitaplar ortalığa atılmış, istiflenmeyi bekliyordu sanki. Raflar boşaltıldığı için de, ortalığı kesif bir koku sarmıştı. Ortalığa bakınırken Sadir bey de damladı;

-Bak bizim arslana… Hoşgeldin.

-Arslan deme be abi, biliyorsun papazın çayırındanım ben…

-Tamam be yahu ! Anladık… Nasılsın bakalım?

-Çok şükür abi, iş yerinden geldim de. Bir uğrayayım, şu varlık kitaplarını alayım dedim ama dükkanın hali duman.. Bu nasıl koku, anlamadım vallahi!

– Cilt… yeni basılmış kitabın matbaa mürekkebi..eskisinin küfü… hepsi karışınca oksijen yerine bununla idare ediyoruz işte…

-Kolay gelsin… derken, Sadir beyin bu istifleme durumundan ötürü kir toz içinde kaldığını gördü. Elleri  kir içinde ve yağlıydı…

-Bu hal ne abi, ben sonra uğrayayım diyeceğim ama…Vallahi sanat yönetmeniyim, bu kadar kirli el sadece bizim matbaa ustalarında olur sanırdım….  İstersen el atayım şunlara!

-Yok be çocuk ! Sen işine bak, Erbay uğrayacak. O hastaneye geçerken bırakır sana. Tüm kitapların hazır ama biri dışında.

-Hangisi o abi,

-50.000 $ için adında bir şey vardı ya…hani kısa roman mı ne? Varlık yayını… O işte…

-Çıkar bir yerlerden bir gün..Var ol abi, hadi selametle…

Sadir bey bir süre arkasından baktı sonra tekrar bir ‘of’ çekerek işine koyuldu.

Bu arada Saime de ilk kez Yakut ile dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Yavaşça hazırlanıyor ve artık çok kaynaştığı Yakut ile sohbet ediyordu. Çok huzurlu bir hali vardı. Yanındaki insan onun A’ma olmasını önemsemiyor ve herşey çok normalmiş gibi davranıyordu. Onun içtenliğine çok güvendiği için rahattı. Hayatının anlamlarla dolu olduğunu ve onun bunda çok payı olduğunu bilen bir tevazü içindeydi. Herkes gibi onun da iç dünyasında bazı sorular sıkça su yüzüne çıkıyordu. Şu diğer hayat meselesi içten içe merakını artırıyor, zaman zaman da sinirlendiriyordu ama hiç sözünü etmemeyi yeğlemişti. Saime’nin bundan dolayı rahatsız olduğunun o da farkındaydı. Ama zamana ihtiyaç vardı. Kimsenin o konuyla ilgili kelime dahi etmesine tahammülü yoktu. Köprüler atılmıştı ama hala yaşanmışlıkları bağlayan bir kaç ince sicim vardı. Onların kalmasının nedeni ise içinde yaşattığı büyük sevgiydi. Onların sevgisine ehemmiyet verdiği için de, söyleyebilecekleri şeylerin derinliğine inip te kaybolmaktan korkar, o konuları hep dışarda tutardı…

Yakutla birlikte dışarı çıkan Saime hiç zorlanmadan atelyenin yolunu tuttu. Yakut o kadar akıllıydı ki, zaman zaman Saime’yi dinlendirmek için duruyor, araç trafiğinden ve insanlardan uzak tutmaya özen gösteriyordu. Kötü niyetli bakışları da anında savurabilecek kadar etkiliydi. Bu güven duygusunun  artık daha da çok farkında olan Saime’ye de ayrı bir güven ve mutluluk gelmişti. Normal olan herkes gibi, onlarda artık eski İstanbul sokaklarında dolaşabiliyordu… Tahtakalenin hemen girişinde, neredeyse herşeyi unuttaracak kadar güzel olan o kokuyu hissetti. Yakutla birlikte oraya doğru yöneldiler. Bir kaç adım ileriden çingenenin ‘ Çiçeklerim…. Canıım çiçeklerim var..’ sesi geliyordu. Önünde durdular. Atelye için bir buket almaya karar verdiği sırada Yakut oturdu. Bu, ‘geldik’ anlamına geliyordu. Tek tek çiçekleri kokladı ve belki de sadece kendisinin hissettiği bir refleksle ‘Bunlar olsun’ dedi. Kocaman bir demet Papatya ile onun sokağına geldiklerinde ise  Bango ‘Ablam geldi’ diye bağırarak onlara doğru koşmaya başladı. Bu öyle bir bağrıştı ki, tüm sokak esnafı kafasını uzatmadan edemedi. O da dışarı çıkarak çok sevgili Saime’sini karşılamak istedi. Onu gördüğünde yağları eriyordu. Güzel Saime, elinde koca bir demet papatya ve Yakutu’yla ona yaklaşıyordu. Gelmesinden daha çok kendi kendine bunu yapabilmesi içini coşturmuştu. Çenesi titredi, ağlamaya ramak kala toparlandı ve ona sarıldı… Yine öyle bir an oldu geçti aralarında. Hiç bozulmayacak bir ‘kutsal an’… Onları öyle görmek, dünyadaki hiç bir şeye değişilmezdi. Birbirleri içinde yine tek vücut olmuş, gözleri kapanmıştı. Ayakta bir süre sarmaş dolaş kaldıktan sonra Saime fısıldayarak;

-Çiçeklerin güzel mi ?

-Görmediğin için mi soruyorsun, yoksa beğenip beğenmediğimi mi…? dediği anda ikisi tekrar sarılıp kahkahalara boğuldular. Bango şaşkındı.  Bunun Bir A’ma’ya hiç te yapılamaması gereken bir şaka olduğunu düşünse de, ikisinin arasında bunun bile bir espri konusu olabileceğini gördü ve gülümsedi. O sırada, o da Saime’sini öptü ve;

-Çok güzeller birtanem.. Bunların da bir resmini yapacağım. Duvarımıza asarız.

Saime bundan çok hoşlandı. İçeri geçtiler. Bango yapması gerekenleri bir kenarda unutmuş, Saime’yi seyrediyordu. Garip ama güzel bir hassasiyeti vardı ona karşı, bu hoşuna gidiyordu. Bu aşk dolu anlardan sonra herkes işine koyuldu. Yeni başladığı taş ile ilgili hikayeleri Saime’ye anlatıyor, o da pür dikkat onu dinliyordu. Bitmemiş taşa el sürdürtmezdi. Bu yüzden de Saime ellerini arkasında birleştirmişti. Hikayesi anlatılmaya değerdi gerçekten;

-Bak canım bu taşın iki ayrı yönü vardır. Hem dik hem de yatay kullanabilirsin. Dik tuttuğunda henüz gonca bir ‘lale’dir. Osmanlıdan da önceye dayanan bir sembol olarak çok kullanılmıştır. Farşça kökenli bir isim ‘lale’ … Allahın birliğini simgelediği söylenir. Zaman içinde de çok farklı biçimlerde kullanılmış. Ama en önemlisi benim için, şu mezartaşlarına konulan semboldür. Evlilik yaşına gelmiş ancak evlenemeden vefat etmiş kızların mezar taşlarına, boynu aşağı bakan yani bükük bir gonca ‘lale’ işlenirmiş… Belki de isminden en çok anlam türeyen bir şeydir ‘lale’… Laleruhsar, lalezar falan işte… Hepsinin derin anlamları var yani. Koskoca hayatı sadece buna ayırsan yine bitmez… Yatay tuttuğun zaman ise bir yavru ‘balık’ tır. Balığın hikayesi de çok derindir.  O da hristiyanlar için Allahın birliğini simgeler. İnsanın balıktan geldiği rivayetlerine kadar uzanan bir derinlilktir bu da… İşte bu iki sembolü bir araya getirdim ! Anlamlı oldu…olacak, daha bitmedi… Nasıl, hoşuna gitti mi ?

-Hiç gitmez olur mu… ama vakit buldukça anlatırsın değil mi bana? Kısa oldu bu…

-Oldu tabi ya ! Doğru söylüyorsun… Uzun uzun anlatırım sana. Söz…Şimdi biraz çalışacağım. Sıkılır mısın?

– Hayır, Çok çıkmıyorum ya… Kalabalık yordu galiba, biraz dinlenirim şuracıkta…

Saime onun da yardımıyla gelenlerin göremeyeceği bir yere konulmuş eski uzun kanepeye kıvrıldı. Bazı mutluluklar eksik olan şeyleri hatırlatıyordu gerçekten de. Hiç sesini çıkarmasa da Saime’nin ruhunda bir kırgınlık vardı. İnsanın istese de ulaşamayacağı bazı gerçekler yüreğini sızlatmıştı. O Göremiyordu. Ne olurdu görseydi sanki. Göz göze hiç bıkmadan bakabilseler, ikisi de aynı şeyi görebilse ne olurdu? İçinde büyüyen bu soruyu saklamak istercesine kıvrıldı, küçücük oldu Saime. Şimdi düşünme sırası ona gelmişti. Saime’nin hayatına her ne kadar mutluluk katsa da, o mutluluk hep bir noktada nefessiz kalacaktı. Çünkü o eksik, en insani isteklerden biriydi ve bunu ona kimse veremeyecekti. Yine o içinden yükselen sesi durduramadı;

-Veremeyeceğim… Veremem. Böyle eksiğiz işte. Bunu anlamasını beklemek te saçmalık… Ben de körüm ki, göremiyorum. Onun anlamını, içindeki karanlığı  bilemiyorum. Ne yapsam az. Ne yapsam yarım… Ama bu bir acıma duygusu değil. Hata mı bu, onu mutlu etmeye çalışmak hata mı? Birşeyi yanlış anlayacak diye o kadar korkarak yapıyorum ki herşeyi, bazen kendimden korkuyorum. Tek tesellim var. O da ne biliyor musun? Onun yanındayken farkına varıyorum. En basit bir şeyi bile anlattığım anda, o şeyin önemini hissedebiliyorum. Varlığının ne anlama geldiğini görebiliyorum.  Daha önce hiç kendi kendime sormadığım şeyler gibi. Öylesine sokakta duran bir ağacı tam 15 dakika boyunca birine anlattınız mı? Bırakın birini…Ya kendinize? Hayır, değil mi ?… İşte onu anlattığın zaman ne oluyor biliyor musun? O ağaç canlanıyor, ilgini çekiyor. Her gün, hangi dalı sürgün vermiş, nerelerinde yeni yapraklar var. Birileri hemen dibine neden çöpünü bırakmış?… O bir anda senin hayatının bir parçası oluveriyor… Anlam kazanıyor. İşte o da her anını, her saniyesini böyle anlamlarla dolduruyor ve o bu kadar doluyken, sadece göremediği için içinde koskoca bir boşlukla yaşıyor ve sen hiç bir şey yapamıyorsun… Bir de bize bak! Etrafımız rengarenk, cıvıl cıvıl… ama hiç yokmuşcasına onu küçümseyen hatta göremeyen hayatlar yaşıyoruz…

Onu dediği anda da,  elindeki keskiyi masanın üstüne fırlatıp dışarı çıktı. Saime sesten irkilmiş, ne olduğunu anlayamamış ve sormaya fırsatı bile olamamıştı. Kalktı, oturur bir hale geldi. Elleri dizlerinin arasında öylece duruyordu. Bango da şaşkın bir biçimde Saime’ye bakıyor, ona ne söyleyeceğini düşünüyordu. O sırada Saime sessizce gözyaşları dökmeye başladı. Bango hemen yanına geldi ve;

Abla, yapma.. Ne oldu şimdi sana?

-Yoruyorum onu Bango, biliyorum! Şimdi de benim yüzümden gitti.

-Öyle şey olmaz abla, ne olur öyle deme…

-Tamam Bango, sustum. Söyleme ona, olur mu?

-Söylemem Billahi! Sen biraz dinlen. O hep yapıyor bunu. Yine işte taşına toprağına falan sinirlenmiştir, inan bak !

-Taşa mı? Dedi gözlerini silerek,

-Taş’a billa ki… Çok dikkat kesiyor, sonra en ufak yanlış bir çizgi attı mı…. Seyret tantanayı ! Bak abla, bir kere ne oldu biliyor musun? Bir gün taşının başında yine. Yanına gittim dedim ki; Patron sende de ne sabır var ama…taş olsa çatlar! Pat…o anda keskiyi bir vurdu. O taş sen ortasından ikiye ayrıl… O anda çıldırdı…. Hop keskiyi kafama…

Biraz önce ağlayan Saime şimdi gülmekten kırılıyordu. Bango, bu yaptığından gurur duyarcasına koltuğa yerleşti. İkisi de bir süre daha gülüp, sohbet ettiler. Bu sırada o da hızlı adımlarla önüne bakmadan ilerliyor, tanıdık simalara dahi selam vermeden sokakların arasında bilinçsizce dolaşıyordu. Bir süre sonra siniri pişmanlığa dönüşmüş, şimdi Saime’yi nasıl öyle yüzüstü bıraktığının hesabını kendi kendine verir olmuştu. Garip bir ruh halinin içinde buldu kendini. Her ne kadar iç sesini durdurmaya çalışsa da Ablasının ve babasının gidişi, annesini  ile başbaşa kalmaları, onu eksiltmişti. İşte büyümek bu demekti. Yani eksikmek. ‘Kolu kanadı kırıldı demek’ bu imiş diye hayıflandı. Cağaloğoluna kadar gelmişti. Gölgeli cadde derdi buraya. Sultanahmed’e dönen sokağın başındaki ağaçla göz göze geldi. Dallarında taşıdığı binlerce yaprağa gözü takıdı. Hışırtılı senfoniyi dinlemeye koyuldu. Sakinleşmişti. Farkettiği gerçeklerle başbaşaydı yine. İncecik bir özen vardı yüreğinde ama bir hata yapıyordu. İçten içe bunun karşılığını bekliyormuş gibi hissetti kendini. Düşünmeye devam etti;

-Aslında bir karşılık değil bu, ümit etmek. Çünkü karşılık beklemiyorum. Bu düşüncelerden kendimi sıyırmak, olan bitenden uzak olmak istiyorum. Tam olarak uzak olmak ta değil aslında… Yaşam öyle garip ki; İçinde seni düşündürmek, biraz da öğretmek ve bu güçle mücadele etmen için herşey var. Herkes benim gibi düşünürse rahatlarım diye bir şey yok. Tam aksine, bu hiç bitmeyen çeşitlilik çok insani, çok gerçek. Bunu seviyorum. Kaçmak yerine daha çok içinde olmak, bana yaşadığımı hissettiyor. Ben iflah olmaz bir sır avcısıyım. İnsan bir mücadelenin içindeyken böyle hissedebiliyor, kendisini de yargılayabiliyor. Aslında bu biraz da kendi sağlamanı yapmak gibi bir şey. Onu yapmadan kendi değerlerini ne yüceltebilirsin, ne de yıkabilirsin. Ve o mücadelenin içinde bazen tıkanıp kalıveriyorsun. Gidecek her yer, yapacağın herşey seni cam bir kafes içine alıyor sanki. Şu arılar meselesi gibi. Biliyorsun arılar es kaza eve girer de çıkmaya çalışırsa, cama takılır kalır. Uzun süre ona çarparak, üstünde anlamsızca yürürler. Sonra da çıldırır ve biraz da kendilerine zarar verdikleri için ölürler. Biraz böyle benim dururum da. Arı gibi. Hayat orada ama ben bir cama çarpıp duruyorum… Gözüne baktığım herkesin hayatına anlam katmasını, mutlu olmasını istiyorum. Evet biraz bencilce de görünse, onların mutlu olduğunu görmek beni de mutlu ediyor. İnadına ateşe attım ben kendimi. Tanrıyla savaş içinde değilim ama bazen bu isyan kaçınılmaz oluyor. Dünyaca bir hesap bu…. Kavga etmeden, o dalgalarla boğuşmadan olmuyor. O deniz de hiç bir zaman ipek gibi olmuyor, olmayacak. İşte bu da böyle arada gelen bir yüksek dalgaydı. Onu da aştım. Şimdi beni merak etmişlerdir…

Atelyeye geldiğinde, Saime ile Bango hala gülüyor, sohbet ediyorlardı. Bu tablo karşısında derin bir ‘oh’ çekerek yanlarına geldi. Sohbet öylece devam ederken, hayatın farklı yerlerinde, çok farklı hikayelerle yaşamlar devam ediyordu. Bir yerlerde doğan güneşe karşı ilk suyunu içen de, aynı güneşin batışını seyreden milyarlarca insan da düşünüyor, dünya hayatında izler bırakıyordu… Onların hayatı da içindeki bir çok birbirine geçmiş hikayelerle örülmeye devam etti. ‘Yarın’ mutlaka ‘dün’den gebe kalmıştı. İşte her gün, böyle bir doğum gibi kutsaldı

Eski İstanbul ruhunun üzerine gelen serinlik, yaprakları savurmaya başlamış, Eylül ayının o bebek teni gibi olan günlerine gelinmişti… Bu gibi havalarda hep o yazdığı dizelerini hatırlardı;

Aşklardan Nisan’ı,

Kadınlardan ‘Eylül’ü seçtim…

İşte bütün baharlardan,

Ben böyle geçtim !

Saime ne zaman bunu duysa, kısa süren ve çocuksu bir kıskançlıkla suratını asar, gönlünün alınmasını beklerdi. Bazen ‘Ben de Ağustosum, yakarım seni’ der, gülüşürlerdi. Arada bir de kim bu ‘Nisan’ diye de sormadan edemezdi… Cevap olarak ta ‘ O Bir mevsimlik tutku, sen benim yaşadığım her günümsün’ sözünü duymayı severdi. Böyle manidar yaklaşımlar onları birbirlerine daha çok bağlıyor, sevgilerini tekrar hatırlatıp güçlendiriyordu… Geçen bu zaman içinde Bango taş işlemeyi kendine meslek edinmiş, Sadir bey ise hem yaşının verdiği yorgunlukla, hem de durağan görünen hayatının sıradanlığı içinde daha az konuşur olmuştu. Kahraman, üstünde çalıştığını söylediği bir kaç takibi de kullanarak tayinini engellemeye çalışıyor ama ona bahsettiği şu ‘büyükana’ mevzusunu hiç açmıyordu. Zaten önemsemiyordu da. Tüm bu süreç içinde, bu konulardan hayli gerilmiş ve sonra da ‘ne olursa olsun’ tavrına bürünmüştü. Tek önemli şey Saime ve annesi idi. Gerisini dünyanın içinde saklı milyarlarca kara delikten birine çoktan göndermişti bile. Gerçekten de haklıydı. Kendini akıntıya bırakıp, karşına gelen herşeye tevazü içinde yaklaşmak, kabullenmek önemliydi çünkü her şey planlanmadan ve sadece o anda beliriveriyordu. Ona karşı hazırlıksız bile olsan, içindeki tevazü duygusu bir cesarete dönüşebiliyor ve o cesaretle mücadeleni verebiliyordun. Daha hiç bir şey tam istediği gibi olmasa bile, işinden ayrılmaya böyle bir anda karar verdi. İçeride iyi niyet maskesi altında dönen dolapları fark ettiği anda, herkese bir selam çakarak çıktı ve ‘beni beklemeyin’ demişti… Ayrıldığının ilk haftasonunda da Saime ile birlikte annesine gelmiş, onunla bir kaç gün geçirmenin iyi olabileceğini düşünmüşlerdi… Bir yandan yumuşacık havanın ormana yayılan sessizliği, bir yandan annesinin o sıcak güveni ve Saime ile birlikte olabilmek, ona benzersiz bir ferahlık veriyordu. İkisini biraz da bilerek başbaş bırakıyor, kaynaşmalarını istiyordu. Öyle de oldu. Annesi ve Saime durmadan konuşuyor, gülüyorlardı. Bu durum ona ayrı bir huzur verdi. İstanbul’un içinde ama şehirden çok uzakta geçen bir kaç günün ardından döndüler. Akşam yemeğe çıkacaklardı. Tesbihçiler ilk kez bir araya gelecekti. Sadir bey, Kahraman, Erbay, Bango, Saime ve Yakut, Cevat bey ve eşi ile ‘O’… Arnavutköy’deki ‘Müzeyyen Meyhane’sinde buluştular. Eski taş plakların eşliğinde sohbet ettiler, yediler içtiler… Saatler geceyarısını geçtiğinde kafalar iyice bulutlanmıştı bile. Saime ile dip dibe bakışıp, birbirlerine sevgi sözleri ettiklerini gören Sadir bey duygulanmıştı. Elleriyle ikisinin de yanaklarını sevdiği anda, Saime Sadir beyin elini tutup kokladı. Herkes şaşırmıştı. Saime ona doğru yönelerek;

-Sadir ağabey, çok çalışıyorsun vallahi. Ellerine para kokusu sinmiş. Dedi.

Bir anda allak bullak olan durumu fark eden Sadir bey;

-Nerede be kızım! Kitapların kokusudur o.

-Yok…yok Sadir ağabey. Kulanılmış para kokusu bu… Dükkanın da böyle ama biraz daha farklı o. Burnum benim gözlerim gibidir.. Paranın kokusunu nerede olsa alırım ben !

O anda bir kahkaha daha koptu. Herkes gülüşüyor, Sadir bey’e elleriyle sataşarak; ‘Hadi Ağabey, biraz da bize bulaşsın bari’ diyerek şakalaşıyordu. Gece neşe içinde devam etti. Kah şarkılara eşlik ediyor, kah derin ‘of’lar çekerek kadehlerini tokuşturuyorlardı. Müzeyyen Senar’ın o kimselere benzemeyen yorumuyla gece son buldu. Çıkarlaken, o nağme tekrar tekrar kulaklarına işledi;

Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım

Bakışından süzülen işvene kurban olayım

Lûtfuna ermek için söyle perişan olayım

Hüsnüne ermek için söyle perişan olayım…

Zaman böyle geçiyordu. Artık diğer yaşamla son  bağlarını da koparmış, iyiden iyiye bu hayatın bir parçası oluvermişti. Sık sık annesinden bahseden Saime’nin bu hali ona güven veriyordu. Bir anlık bir istekle ona dönüp, bir kaç aylığına Annesine gitmeyi teklif etti. Hem böylelikle, kış için annesinin ihtiyaç duyabileceği onarımları da yaptırabilecekti. Birlikte karar verdiler ve 1 hafta sonra da otomobillerine atlayıp gittiler. Yakut ile evin hırçın köpeği ‘Şila’nın nasıl anlaşacakları konusunda endişe etseler de, durum bekledikleri gibi olmadı. İki hayvan da kocaman bahçelerinde durmadan oynuyor, etraflarına neşe saçıyorlardı. Günler sukunet ve durmadan pişen anne yemeklerinin o hoş kokulu atmosferinde geçip gidiyordu. Vaktinin çoğunu annesi ile bahçede geçiren Saime de çok mutluydu. Hatta öyle ki; Komşu kızlarının israrıyla bisiklete bile bindi. O da zamanının çoğunluğu bahçevanları ve ustaları ile geçirdi. Evin eksik boyalarını yaptırdı, ısıtmasını ayarlattı. Annesi evine çok düşkündü. Bu yüzden her yeniliği de coşkuyla karşılıyor, Saimeyle birlikte yeni meyve ağaçları dikiyordu. Akşamlar genellikle sohbet havasında geçiyordu. Vefat edenleri en güzel halleriyle hatırlatır, annesinin gözyaşlarına hakim olamadığı durumlarda ‘Vefat edenin arkasından gülümsemek, onların ruhuna verdiğimiz bir armağan anacığım!’ derdi… Babasından geçen genetik bir özellik olsa gerek; tarihten bahsetmeyi severdi.  Birbirinden ilginç olayları birer efsane tadında anlatırdı. Saime bu durumlarda onu çok sevdiğini söyler ve sarılmadan edemezdi. Günler böyle geçti… O sabah ta, kahvaltısını etmiş, işe koyulmuştu. Bahçevanı Murat ile birlikte ağaçlarını incelerken telefon geldi, Arayan Kahraman’dı. ‘Hayır olsun’ diyerek açtı;

-Kahraman hayırdır!

-Ağabey çabuk zıpla. Sahaflara gel…Karıştı burası. dedi ve telefonu kapattı. Alışılmadık bu tavrın altında önemli bir husus mutlaka vardır diyerek kendini sokağa attı. Aklından türlü senaryolar geçse de en önemlisi Sadir bey diye düşündü. Bir şey olmamış olması için dua ederek yola çıktı. Yaklaşık bir saat sonra oradaydı.

Sahaflar hiç böyle olmamıştı. Turistler çarşıdan içeri alınmıyordu. Ortalıkta meraklı ve uğultulu konuşan bir kalabalık birbirini itercesine bakınıyor, aralarında fısıldaşıyorlardı. Bu beklediğinden de ciddi bir şeye benziyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Oraya doğru ulaşması gerektiğini düşünerek bir kaç kişiyi yardı ve çarşının kuzey kapısından içeri daldı. Tam o sırada, elinde telsizi ile Kahraman ona doğru koşarak geldi ve ani bir hareketle kolundan tutup çekti;

-Ağabey, Sadir beyi vurmuşlar!

-Sen ne saçmalıyorsun Kahraman….. Nerde şimdi? Hemen yanına…

-Ağabey, burada. Savcı bekleniyor. Sadir Bey öldü, Ağabey!

Şaşkınlıkla karışık bir hüzün içinde suskunlaştı. Kelimeler ağzının içinde yok olmuş, adeta hepsini yutkunmuştu…  Kahraman onu sakin bir köşeye doğru götürürken adımlarını attığının bile farkında değildi. Oturdular. Kahraman elini omzuna atarak;

-Ağabey, bunun hiç zamanı değil ama…

-Sus Kahraman, bu nasıl oldu anlamıyorum… İyi de … Bu kadar polis, curcuna…

-Konu da o zaten ağabey, Sadir bey’i öldüren bir polis…

-Ne demek bu Kahraman!

-Sonra anlatayım istersen…

-Yok yok…Anlat ben çıldırmadan!

-Garip gelecek ama şu bahsettiğim ‘büyükana’ hint keneviri hususu vardı ya… İşte hiç beklemediğimiz kara delik burasıymış…

-Ne… anlamadım.

-Ağabey, dükkanın altında matbaa buldu çocuklar, bildiğin matbaa… Ama para basmak için.

Bu sözler onu allak bullak etmişti. Hızlı bir biçimde her bir anıyı hafızasından geçirdi. Sabir beyin Boyalı elleri, Bango’nun anlattıkları, paranın nasıl işlendiği, Saime’nin Sadir beyi tutup ‘para kokuyorsun’ demesi… Hepsi bir bir kafasında tekrar canlandı. Sessizliği yine Kahraman bozdu.

-Dükkanı inceliyorlar. Üst rafların hepsinde kitapların içleri eskitmeye bırakılmış sahte Dolar’larla dolu. Hikaye çok uzun… Şimdi yormayayım seni. Ortalık durulsun, uzun uzun anlatacağım…

-Erbay ne oldu Kahraman, o nerede ?

-Onu aldılar, sorguluyorlar. Haberi olmaması çok zor ama… Bir gariplik te orada var. Haydi ben şunlarla ilgileneyim, sen de buralarda çok durma istersen…Bu konuda sözüme güven ağabey, rica edeceğim !

Ayrılamıyordu. Elleri buz kesmiş, tir tir titriyordu. O sırada bir hareketlilik oldu. Bir kaç kişi, beyaz bir ceset torbası içinde onu dışarı çıkarttı. Hiç bir şey düşünemiyor, sadece izliyordu. Onunla yaşadığı dostluğu aklından atamıyor, hızlı hızlı her anıyı, yarım kalan her sözü hatırlamaya çalışıyordu. Polislerin ‘lütfen dağılalım’ uyarısıyla yürümeye başladı. Gözü dükkana takılmıştı. Uzaktan da olsa dağılan, yırtılan kitapları gördü. O hiç bozulmayan düzen gitmiş, yerine darmadağın bir hayatın izleri kalmış gibiydi. Birdenbire irkildi. Kahraman ona ‘bu olaylar zincirinin takibini’ Bango’dan başlattığını söylemişti. Bir an bu karmaşa yumağının en alakasız noktasında durduğunu fark etti. Kendini suçlamasa da olayın başlangıcı yine onunla bağlantılıydı. Bango da bu para işinden bir İstanbul efsanesi sığlığında haberdardı ama yine de Sadir beyin Bango’nun yanında iken söylediklerini hatırladı ve suratını buruşturdu. ‘Ee bunu da bana ver bari…’ diyerek, Bango’yu istediği şeklinde bir espri yapmıştı. Bu bağlantı ancak Bango’ya giden bir gizli teklifle dillenmeye başlamış olsa gerek diye düşündü ve dükkana gitti. Bango henüz bir şeyden haberdar değildi. Olayı ona da anlattı. Bango bu duruma çok üzülse de, olayın doğru olması ve hatta Sadir bey ile ilgili olmasına daha çok şaşırmıştı. Bango’ya dönerek;

-Bu ipin ucunu istemeden biz mi çektik Bango, ne dersin?

-Akacak kan damarda… demesine kalmadan sert bir bakışla Bango’ya çıkıştı;

-Sen ne diyorsun be Çorum Çıplağı. Adam öldü…Öldü ! Bizi ilgilendirmez işin derinliği. Kesin Erbayı da alacaklar… Çok konuşma da hemen git komşularına. Hanımını sor! Kadın ne durumda anla…

-Ama patron…

-Unut dedim şu olup biteni, gerçeği, yalanı dolanı… Kadın ne yapıyor? Anla da gel…

-Hemen patron…

Bango koşar adım uzaklaşırken, o da başını ellerinin arasına alıp bir saat kadar öylece durdu. Gıkı çıkmadı. İçinde tüm sorular ve onların cevapları içinde karma karışık olmuş bir haldeydi. İyiyle kötü, güzel ile çirkin içiçe girmiş, duygularında bir hesap yapmasını engellercesine yer değiştiren civayı andırır gibiydi. Başkalarına göre bu çok büyük bir olaydı ve Sadir Beyin yaptıkları insanlığa sığmazdı ama aynı adamla öylesine güzel, entellektüel ve derin bir dostluğu vardı ki; İşte bunu anlayamıyordu. Yine her zaman yaptığını yapacaktı. Kendi kararını verecekti. Kim ne derse desin, o kararının arkasında duracaktı. O sırada Kahraman da aramış ve Sadir beyin bazı arkadaşlarını da sorgulayacaklarını bildirmişti. ‘Bana ne’ dercesine telefonu kapattı. Saime’yi iyi tanıyordu. Şimdi içi içini yiyordur diye aklından geçirdi ve aradı. Yanındayken söyleyemeyeceğini anlayıp, telefonda sadece  Sadir Beyin vefat ettiğini, bir kalp krizi geçirdiğini söyledi. Zavallı Saime bu durumu olgunlukla karşılasa da, çok sarsıldığı sesinden belli oldu. Bir kaç saate kadar geleceğini, merak etmemesini söyledikten sonra da hava almak için dışarı çıktı. Bu talihsiz mi yoksa ne olduğu belli olmayan olay , onda biraz da olsa huzursuzluk yaratmıştı. Sokak esnafı halinden memnundu.  Hiç bir şey bilmedikleri gündelik davranışlarından belli gibiydi… Zaten Sadir bey de onları tanımazdı. İster istemez aklı acabalarla dolu bu olaya gitse de, hepsini kafasından kovdu. Cenazesini düşündü. ‘Bango gelse de, öğrensek’ dercesine etrafına bakındı.  Beyaz Karga hikayesini hatırladığında; Gözleri doldu. Acaba bir karga daha bembeyaz kesip, cennete uçmuş muydu? Yaşam böyleydi işte. Hiç beklemediğin bir anda herşey yer değiştirebiliyordu. Bitebiliriyordu. Bir yandan acı çekip çekmediğini düşünse de, asıl aklını tırmalayan konuyu durmadan erteliyordu. Nasıl olmuştu bu? Onun hayatını sadece dinlediği kadarıyla biliyordu. Sadir beyin hayatı bir çok zorluklarla geçmiş ama herşeye rağmen, her konunun çözümüne ulaştığını söylemişti. Sadir bey ne kadar açık olsa da, kendisini bu özel konulardan uzak tutmaya çok özen gösterdiğini hatırladı. ‘Sebep bu imiş’ diye düşünmek bile istemiyordu… O sırada Bango geldi. Sadece komşularına sorabilmişti çünkü başka hiç bir kimseye ulaşamamıştı. Sadece, kendisiyle yaşıt birinden cenazenin yarın kaldırılacağını ve nerede olacağını öğrenebilmişti. Dikkatle Bango’yu dinledikten sonra ona dönerek;

-Bak, Şıhselli… Bu durumdan bana bahsetmiştin. Kimin ne olduğunu, sen bunun nesini biliyorsun, sormam bile. Ama sana böyle bir şey geldiyse, koku çok ta uzakta değildir, aman ha! Geç çıkma. Millet el çekmeden ayrıl dükkandan…

-Tamamdır patron ! İnan ben de o kadarını biliyorum zaten…

-Sormadım Şıhselli…

Gergin bir gündü. Herkesin kafasında gidip gelen bambaşka düşünceler, birbirlerine karşı nasıl davranmaları gerektiğini de etkilemişti. O yüzden sessiz kalmaya gayret etti. Bilhassa Kahraman’ın onunla buluşup, konuşmak isteyebileceğini aklına bile getirmek istemiyordu. Saime ile ilgili bir bahane sallar, en azından bu gece yırtarım diye düşündü. Henüz eve gitmeye hazır değildi. Bunun için zaman kazanması gerekiyordu. Otomobilini bırakıp, vapurla beykoz’a ve oradan da Polonez yoluna gidecekti. Bu nereden baksan 2.5 saatlik bir yol demekti. Saatine baktı ve atelyeyi kapatarak yola koyuldu. Herşey o kadar taze ve karmaşıktı ki, ona herşeyi unutturan  vapur dinginliği bile sanki işe yaramayacaktı. Hareket ederken, gittikçe küçülen Eminönü’nü manalı gözlerle süzdü. İçinden bir ses ‘keşke yaşananlarda böyle küçülüp, yok olsa’ diye aklından geçirdi. Uzun süren boğaz yolculuğu sırasında kafasını önünden ayırmadı. Beykoz’a vardığında hava kararmış ve insanı üşütecek kadar serinlemişti. İnince bir süre daha yürüdü. Saime’ye neler anlatacağını hiç planlamamıştı. ‘Hayırlısı’ diyerek bir taksiye bindi ve evin yolunu tuttu.

Eve vardığında büyük bir sessizlik çökmüştü ve her ikisi de onu bekliyor gibiydi. Suratlar asık ve bir beklenti içindeydi. Kendini koltuğa attı ve neden televizyonu açmadıklarını sordu. İkisinden de ses çıkmayınca, biraz da kendisine itiraf gibi;

-İşte gördünüz. ‘Bir varmış, bir yokmuş’… hikaye bu. Hiç konuşmayalım ne olursunuz?… Bir kalp krizi olmuş, eceliyle gitmiş ağabeyimiz… Tamam mıdır? Hadi bir balkon yemeği hazırlayalım. Ben o arada bir duş alayım…. diyerek kalktı. Saime onun ne kadar üzüldüğünün farkında olarak sessizliğini korudu. Annesi de teselli etmek için bir süre yanında kaldıktan sonra yemeği hazırlamaya koyuldu. Her ne kadar iyi olmak için uğraşsalarda, gece sessizlik içinde geçti. ‘Dertlerin kalınca şaha, bir sitem yolla Allaha…’ diye mırıldanıyordu. Saime onu ve kendisini korurcasına kollarıyla sarıldı. Uykuya daldılar…

Günler öylece geçip gidiyordu. İşine gidip geliyor, akşamları Saime’ye ve annesine dönüyordu. Herşey sıradan ve anlamları birleştiremediği olayların boşluğunda geçiyordu. Kahraman ile uzun uzun konuşmuştu. Gerçekten de Sadir Beyin dükkan altında 91 model bir tek renk A4 baskı yapabilen heidelberg’i varmış. Burada basılan sahte kağıt bozuk paralar kuruduktan sonra yine aynı yerde hazırlanan paslı sudan geçer ve sonra yine özel bir yağa tatbik edililrmiş. Bu işlemden sonra da kurumaları beklenir ve sonra kitapların arasında bekletilirmiş. Yayılmaya hazır hale gelen paralar, Sadir beyin belirlediği meydan çocuklarına dağıtılır ve turistlerin kullanımına verilirmiş. Turistler durumu fark edip te ciddiye alana kadar iş işten geçmiş olurmuş. Kahraman’ın anlattığına göre; Çoğu zaman da hiç bir sıkıntı çıkmadan para en az üç dört el değiştirirmiş. Hal böyle olunca da ipin diğer ucu yok olmaya mahkum olurmuş. Bir yaz döneminde en az İki milyon doların üzerinde bir kar söz konusu imiş. İşin en ilginç yanı ise ilk ‘Kahraman’ın dillendirdiği ve araştırıyoruz dediği ‘Büyük ana ve hint keneviri’ konusuydu. Meydan çocuklarının çoğu birbirini tanıyanlardan seçiliyormuş. Olası bir yanlış durumda ipin diğer ucunu bulamasınlar diye yaparlarmış. Her çocuğun cebinde bir miktar hint keneviri mutlaka bulunurmuş. Sebep hedef saptırmakmış. Polisin yakalaması durumunda, para işiyle ilgili olmadıklarını, onu pazarladıklarını ve malları gerçekten de saman içinde aldıklarını söylerlermiş. Saman yakma mevzuusu da buradan çıkıyormuş. Malı aldıktan sonra surlarda yaktıklarını ve gören olursa ısınmaya çalıştıklarını söylerlermiş… Hikaye böyle uzayıp giderken, bir yandan üzüntüsü devam etse de; işin çözülmüş olmasının verdiği buruk bir huzur taşıyordu.

Gel zaman git zaman, aylardan Aralık olmuştu. Artık tek konsantrasyonu sergi olmuştu. Sabahın kör saatlerinde işe koyuluyor, gecenin sessizliği içinde bazen sabahlarcasına çalışmaya devam ediyordu. Reklamcı olmasının verdiği bir alışkanlıkla her detayı gözden geçiriyor, uzun zamandır verdiği emeğin yerini bulmasını arzuluyordu. Bu sebeple Saime dahil herşeyi ikinci plana atmış bir hali vardı. Etrafındaki bir kaç kişi bu durumu sergiden daha çok Sadir beyin hikayesine bağlasa da, gerçek o değildi. O konuyu gerçekten de toprak altına gömmeyi başarmıştı. Sahaflara daha bir az uğramasını da buna bağlarlar. Bir Çarşamda sabahı, yine çalışırken bir mail gelmişti. Şaşırdı. Çünkü mail bankadan geliyordu. Banka şubesinin müdiresi onu davet etmişti. Normalde hiç oraya gitmezdi ama ilk kez böyle olmadık bir durum karşısındaydı ve kayıtsız kalamadı. Bir çırpıda hazırlanıp yola koyuldu.

Bankaya vardığında konu onun için daha da ilginç bir hal aldı. Maili atan banka müdiresi onu karşıladı ve odasına davet etti. ‘Öyle bir karşılama için ne yaptık ki’ dercesine odaya gittiler. Müdire hiç uzatmadan söze girdi;

-Başınız sağolsun öncelikle. Bize de bilgisi geldi.

-Dostlar sağolsun…

-Aslında bilginin gelmesinden daha çok bir nev i soruşturma gibiydi.

-Anlayamadım.

-Biliyorsunuz, malum vefatın nasıl cereyan ettiği konusu burada da soruşturuldu.

-Anlıyorum ama bu davetin sebebi…

-Efendim. Konu şu! Olaydan ik hafta öncesine kadar Sadir bey sizin belirtmiş olduğunuz isimlere ayrılan kasaya bir miktar para koydu. Hukuken bu paranın üzerinde bir engel yok çünkü bankalar hukukuna göre…

-Ne diyorsunuz hanımefendi. Ne parası, ne pulu…

-Sadir bey, Ekimin 25.günü kasaya nakit 230.000 Türk Lirası para ve bir mektup koydu. Buyrun şurayı imzalayarak mektubu alabilirsiniz. Size yazılmış… Kusura bakmayın polis tarafından okundu ve bize iade edildi.

Elini hızla uzatarak mektubu açtı ve okumaya başladı;

Evladım;

Öncelikle her zaman ki gibi selam eder, sevgimi kabulunu temenni ederim. Bu mektubu, senin de çok önceden öngördüğün gibi, ‘bir aksilik olması durumunda’ gerçek ruh i haliyetimi anlayabilmen için yazmaya ve güven içinde olabilecek bir noktaya koymak istedim.

Dostluğumuzu her zaman en mukaddes hislerim olarak anacağımı bilmeni isterim. Keza hayat, bazı noktalarda yollarımızı ayırabilir. Seninle insani vasıflar olarak, çok yakın ve sorumluluk duygusu taşıyan ortak bir tarafımız olmasından her zaman huzur duyduğumu bilmeni isterim. Bu noktada, her ne yaşanırsa yaşansın benim de içimde bir haysiyet taşıdığıma inanmanı can ı yürekten temenni ederim.

Kasaya bir miktar gerçekliği kanıtlanmış Türk Lirası ile ince düşüncenin sembolü olan tesbihi bırakıyorum. Onu hakeden bir kişiye devretmeni rica edeceğim. Senin de özellikle vurguladığın gibi; Buradaki paranın gerçekten bir ihtiyaç için kullanılacağına dair itimatım sonsuzdur. Senden nacizane ricam hayatımda her sırrıma sessizce ortaklık eden ve hiç sorgulamamış olan Hanımım ‘Bayan Nili’ye her konuda destek olmandır.

Allah her birinizin yanındna rehberliğini eksik etmesin!

Saygıyla selam eder, gözlerinizden öperim

Sadir Tunabeyoğlu, Ekimin 24’ü, Yıl 2010

İşte bu onun malum olaydan sonra ilk gülümseyişi idi. Duygularında yalnız olmadığının en güzel kanıtı sanki topraktan yol bulup bir çiçek vermiş, Sadir beyin hatırası tertemiz sularla yıkanmıştı. Gözleri doldu. Banka müdiresinin bunu anlamasını beklemedi. Saklamaya da ihtiyaç duymadı. Sadece ona bakarak;

-Bilmiyorsunuz ama bana bir hayat armağan ettiniz. Benim yapmam gereken bir şey var mı ?

-Sadece bir kaç imza… Hesabınıza aktaralım mı, nasıl isterdiniz?

-Hayır.. Sadece içindeki tesbihi alacağım…ve bu mektubu tabii !

-Pekala !

-İyi günler hanımefendi, tekrar teşekkür ederim…

İşini tamamlayıp kalabalığa karıştığında kendisini bir kuş gibi hissetti. İyi gözlerle yaşamak ve sevmek, insana en büyük ödül diye düşündü. Kafasında bugüne kadar kavgasını verdiği düşünceler, yerini sonsuz bir huzura bırakmıştı. Sadir bey ile olan ilişkisi üzerinden hayata bakışını düşündü. Hayat gerçekten de ‘bir güneşlik mesafe’ idi. Gerçekler, siz yaklaştıkça yakıcı olabilse de, aranızdaki bu mesafe duygusu, sizi ısıtan benzersiz bir değere dönüşebilirdi. Bu, insanlara nasıl yaklaştığınızla ilgili, öğretilerden ve düşüncelerden uzak içgüdüsel bir yaşamın tavrıydı sadece. Bir sene içinde yediği bu darbelerden yorgun düşse de, umudu daha da artmıştı. Artık hayatın kanıtı gibi gördüğü ölüm gerçeğine daha da anlamlı bakıyordu. Arkanda bir sevgi bırakmak, insana verilmiş ilahi bir ödül gibiydi. Bunu böyle bir olayla yaşayacağını hiç tahmin etmese de, gerçek buydu. O an kararını daha da içinde hissetti ve yoluna devam etme kararı verdi. Değişen hiç bir şey olmayacaktı. Yaşamının son anına kadar ‘yaşam koleksiyonculuğu yapmaya devam edecekti. Kendisini yaşatacak olanın da sadece bu olduğunu bilerek, o köprüyü geçti ve atelyenin yolunu tuttu. Tam o sırada balık tutmaya çalışan insanların arasında öylece tünemiş bir karga gördü. Bir süre durup, onu seyre daldı. Bunu fark eden karga da, yerinde kıpırdanarak ona baktı. İçinden; ‘Acaba içlerinde bembeyaz olup uçan var mıdır gerçekten de? diye sordu… Yürümeye devam ederken de ‘karga havalandı’ ve bir süre onunla birlikte uçtu… ‘Bu da benim hesabımı tutuyor anlaşılan’ diyerek gülümsedi.

Çok zor bir sene daha geride kalıyordu. Yaşananlar her ne kadar zor olsa da, duygusal olarak bunların altından kalkabildiğini düşündü. Fırtınalı günler yerini sükunete terk etmiş, İstanbul’un üzerine ilk kar tanesi de düşmüştü. Bu özel  şehir için zor günler başlıyordu ama umurunda değildi. Kış aylarını her sıkıntısına rağmen severdi. O dönemde herkesin, insani bir korunma içgüdüsü ile daha da içselleştiğini düşünürdü. Ona göre herşey,  insan olduğunu farkettiğin anda başlardı. Hayatına sahip olmak ta, ‘elinde tuttuğun yaşamı’ tüm dünyevi enstrümanlarla birlikte koruyabilmekten geçiyordu. Herkese bu gözlükle baktığında, içlerinde çocuksu bir saklanbaç ruh halini taşıdıklarını görebiliyordu. Hazırlıksız yakalanmayı sevmezdi insanoğlu; Daha minicikken bile ‘önüm, arkam, sağım, solum…Ebe’ diyerek kendini hazırlıksız bir biçimde yenilmekten koruyan o masum önlemleri öğrenmeye ve uygulamaya başlamıştı. Artık ağızdan çıkan cümleler bile özenle korunuyordu… Yeni dünya düzeninde içinden çıkılmaz bir matematik düzen vardı ve insan bu formülize dünya içinde köleleşiyordu. Ancak burada önemli bir husus, biraz da bilinçli olarak es geçilmişti. İnsanın özgür iradesine olan bağlılığı bambaşkaydı ve ona prangalar bile kar etmiyordu…

Gerçekten de öğretiler ve içgüdülerin insanın ruhundaki savaşı, herkesin içinde hüküm sürüyordu. Bazılarında içgüdüsel yaşam galip gelirken, diğer grup ta öğretilerle yol alıyordu. Bu hareketlerin içinde herkesin tek bir ortak noktası vardı. Yaşama tutunabilmek. Bu mükemmel devinim eski öğretilerde ‘Ying Yang’ felsefesi ile anlatılır ve bir nev i sonsuzluğun tarifi gibidir. Hayranlık uyandıran ve ona göre müthiş grafik değeri olan bu sembol, son yıllarda endüstriyel bir tüketim malzemesi olması dışında, çok önemli bir felsefeyi ve hatta ilimsel kuramı açıklar nitelikteydi. Ying Yang; Doğa ve evrenin temelini oluşturan her şeyin içindeki karşıtlıkların, bir devinim içinde yürüdüğünü açıklar. Hiç bir şeyin kalıcı ve mutlak olmadığını söyler. Ona göre her karanlığın içinde bir aydınlık ve her aydınlığın içinde  karanlık bir nokta, mutlaka vardır ve bu devinim içinde insan da; Yaşamı boyunca,  aklıyla keşif yapan bir dönüşüme sahiptir. Bu mutlak devinim, herşeyin değişim ve geçiciliği, insanda bir tevazü duygusu yaratıyordu. Adıyla olmasa bile, kendisi de bu inancı taşır ve öyle yaşamayı tercih ederdi.

Düşünceler içinde atelyeye vardı. Bango , yağan karları temizlemeye çalışıyor, onun gibi çalışan diğer bazı yaşıtları ile şakalaşıyordu. Patronunu görünce, hemen yanına geldi ve;

-Patron, abla aradı. Seni cebinden bulamayınca evden anneni bulmuşlar… Bir şeyler dedi anlayamadım. Bir arasın dediler…

-Sağol Bango, bir arayayım…

İçeri girince ilk işi evi aramak oldu. Valilikten aranmıştı. Bunu duyunca heyecanlandı. Çünkü sergi ile olarak uzun zamandır beklediği ve istediği bir karar konusunda neredeyse tüm ümidini yitirmek üzereydi… ‘Onunla ilgilidir’ diye düşündü ve hemen arayarak durumu öğrendi. İstediği olmuştu. Sergi için gerekli desteği bulmuş, bazı prosedürler gereği Valiliğe davet edilmişti. Apar topar ve üstüne başına hızla düzen vererek yola çıktı. İşte olmuştu. Neredeyse iki yıl emek verdiği herşey bir gerçeğe dönüşebilecekti. Gerekli işlemleri tamamladıktan sonra heyecan ile Saime’yi ve annesini arayarak, bu mutlu haberi verdi. Böyle bir şeye kendisinden daha çok onların ihtiyacı vardı. Bugüne kadar kurgulamaya çalıştığı hayatın o küçük atelyesi de, sonunda farklı bir anlam kazanıyor, tabir i caizse ayakları yere basmaya başlıyordu. Hal böyle olunca, biraz da uzayan anne evi tatilini daha da uzatmaya karar verdi. Herkesin huzuru yerindeydi. Buna da güvenerek bir süre daha orada kalmaya karar verdi. Böylelikle; çok zor zamanlar geçiren, önce ilk evladını sonra da 45 yıllık aşkını kaybeden annesinin de yanında olabilecekti.

Uzun zamanlar alan düşünce ve arayışlarla dolu yılları, yoldan çıkarak taklalar atan bir otomobilden farksızdı. Her fırtınanın ardından bir durgunluk olur derlerdi ama bu dönem hiç te öyle durgun değildi. Yaşanan herşey onda derin izler bıraksa da, hayata farklı bir pencereden bakıyor olması sayesinde ‘daha bir soğukkanlı’ olabilmeyi başarmıştı. Geride ona kalanlara ise sıkı sıkı sarılmaya özen göstermiş ve kimsenin onlara dokunamayacağı bir aura yaratmaya çalışmıştı. Tüm bunları düşünerek eve geldi. Sanki bu hislerin minnettarlığını kollarında taşır gibiydi. Onlar için uzun ve güzel bir alışveriş yapmış, ihtiyaç bile duymayacakları herşeyi almıştı. O hiç sıkılmadan yapılan espri gibi; ‘Gören de savaşa giriyoruz sanacak!’ diyebilirdi. Bu gibi anlarda hep çiftlik evini ve büyükbabasının gözünün önünden hiç eksik olmayan heybetini hatırlardı. Ekin toplama dönemi bittiğinde, devletten aldığı parayla yaptıklarını hatırladı ve annesinin hala üzerinde taşıdığı o ruhu gözlemledi. Fındık zamanı sonrası çiftlik evinde bambaşka bir curcuna olurdu. Ailenin bütün çocukları toplanır, herkes işin bir ucundan tutardı. Çocukluğunun en gizemli hikayeleri ise evin en alt katında, mutfağın hemen yanında yer alan ‘yüklük’ kısmı idi. Burası bir çocuğun ruhunu tam da kalbinden vuran bir depo gibiydi. Kocaman cam kavanozlarda yeni yapılmış dağ çileği reçelleri, kurutulmuş yufkalar, çuvallar dolusu mısır, un ve şeker dışında, gölge bir yere saklanmış çeşit çeşit turşuların, salçaların iştah kabartmaması imkansız gibiydi. Bu alan zaman zaman oynanan oyunlar için hem  bir saklanma yeri,  hem de savaş oyunlaında, halkın geleceği için korunması gereken bir hazineyi temsil ediyordu. Tüm bu oyunlarla efsaneleşen küçüklük yıllarının belki de en unutamadığı anları ise; Büyükbabası ile babasının tarih sohbetleri idi. Fındık kabuğu ateşinde yanan soba ile gaz lambasının altında geçen bu hikayeler sırasında, Türkiye’nin onurlu tarihine ayrı bir sevgi ile bağlanmış ve bugünlere kadar da yüreğinde taşımıştı.

-Hatırlarım. Bu tarih sohbetlerini yanıbaşımdan hiç ayırmadım. Hele zaman zaman anlattıkları ‘Çanakkale’ hikayeleri hayatımda öyle bir yere sahip oldu ki; Halen tüm tatillerimi oralarda geçiririm. Gelibolu’da bir nefes alıp, şehitliği mutlaka ziyaret ederim. Kendimce dua olarak kabul ettiğim bir şekilde uzun uzun sohbetler eder, mezarların üstündeki bazı otları toplamaya, düzeltmeye çalışırım. Bunları yapıyorum diye o kadar çok dalga geçen oldu ki ! Ama o bölgenin dalga dalga ruhları sahillere vurur, o haykırışların sesi hala duyulur. Yalan mı söylediğimi düşünüyorsun! Git ve gör! Yalnız başına bir kal bakalım… Ne olacak? Savaş dönemiyle alakası olmasa da, insanların yüreğinde hiç kapanmayacak bir yara bırakan ‘Dumlupınar denizaltısı’ hikayesi de içimi sızlatır.Hele batan denizaltının içinde kalan o askerlerin hep bir ağızdan ve coşkuyla söyledikleri o türkü yok mu. Gel de ağlama; ah, bir ataş ver, cigaramı yakayım sen salın gel, ben boyuna bakayım…! Böyle bir Veda olabilir mi hayata, kızma ama bu Allahın onlara verdiği çok özel bir ayrıcalık… Evet öldüler! Ama düşünsene. Yanında arkadaşların, omuz omuza vermiş ve korkuları o güçle defedip bir cigara yakmışsın… Bir Türkü’nün hüzünlü nağmeleriyle veda etmişsin şu dünyaya…Vay arkadaş !

Tüm bu anlattıkları daha dün gibiydi. O günlerin canlı şahitliğini yapmış büyüklerimizin, tüm bunları heyecanla anlatmaları ise gerçekten insanı düşündürüyordu. Yokluk ve savaşlar içinde yaşayan insanlarının memleket ruh i haliyeti, sıkıntılarla dolu bu günleri gururlanarak anlatabilmeleri karşısında hayranlığa kapılmamak imkansızdı. Gerçekte hiç bir şey birebir yaşamanın yerini tutmasa da, bazı yüksek değerler ile insana ait temel özellikler hiç değişmiyordu. Kırklı yaşlarına geldiğinde, bunlara bağlı kalmanın bile aşağılandığı, tartışıldığı bir bilgisizlik ortamında olmak onu üzüyordu.

-Neden üzülecekmişim! O bir anlık sinir. Şu an gibi. Bu yeni dünya dediklerini bana bir anlatsalar ya? Bana ‘eskilere takıldın’ diye soran olursa, ‘sende yeni olan ne’ diye sorarım… İnsanları nasıl gözlemlediğin önemlidir. Bu toplum bilgiyle nefes alıp vermiyor. Karanlık ve gittikçe daralan bir tünel düşün. Bilgi öyle bir şey işte. İçine daldığın anda başka bir şey göremezsin. İlerledikçe, nereye çıkacağını bilemediğin bir yere doğru gidersin. O kadar daralmıştır ki; Geriye  de dönemezsin. Yolun yok! İlerleyeceksin…. İlerledikçe görüyorsun ki; Yaşamda kullandığın hiç bir enstrüman seninle birlikte gelmiyor, gelemiyor. Sen, inancın ve vücudunun gereksinimleri dışında her şey anlamını yitiriyor. Sonra o küçücük ışık seni kendine çağırmaya başlıyor, gittikçe büyüyor. O zaman anlıyorsun. İnsan ne, ihtiyaç ne, yaşam ne demek ? Omuzlarındaki yükler kendilerini o karanlıkta bırakıyor. Daha doğrusu sen onları atıyorsun. Sadece dünyaya ait olan bedeninle birlikte, ruhunu sonsuzluğa katacak bir güç geliyor… Artık tünelin diğer ucundasın. Artık yaşamın eskisi gibi değil… Değerlerin varmış, hislerin varmış; Görüyorsun! O karanlıkta yürümeyi seçmişsin bir kere. Öğrenip görmek için cesaret etmişsin. Yaşayan bilir derler ya; Gerçekten de öyle. Kendi mücadeleni gösterip aldığın herşey senin ve sana ait olan değerlerin oluveriyor ! O yüzden hep anlatmaya çalışırım; İnanç, insanın kalbinde yaptığı bir buluş ve aklıyla geliştirdiği bir ilimdir. Dinle;

Nasıl başlar inanç hikayelerimiz? Allah çarpar oğlum yapma… İşte böyle sözlerle başladı…. İlk olarak babannem; Hem bana dönüp maşallah dedi, aynı anda da yüzüme tükürür gibi yaptı. Üst üste… Kınalım, Erzurum yaylarında dünyaya gelmiş, hiç kimseye zarar vermemiş mütevazi bir yaşam sürerken, kesiverdiler gözümün önünde. Kanı da alnıma yapıştırılıverdi…Bu cinayet anına bir imam arapça eşlik etti.. Tanıklar sessiz ama aktif idiler. Bir de yetmiyormuş gibi bacacığından asıp sallandırdılar… Geldim bu yaşa. Aradaki hikayeleri anlatmayacağım. Herkesin zihninde zaten duruyor. Diyorum ya, yaş artık Kırk. Bazı şeyler değişmez diyorlar, ama hiç mi gelişmez diye sormadan da edemiyorum. Malesef o da yok…

Tüm bu korku temelli yaklaşımlardan sıyrılmak seni resmi anlamda bir  ateist yaptığı için, toplum nezninde iş, aş, hukuk ve önyargı engelleri önüne çıkıveriyor. Sonuç olarak toplum size bu gözlüklerle bakıyor, değerlendiriyor. Onlar için yapacak hiçbişeyiniz yok. Onlar öyle.

Peki sen. Sen nesin?  Kimseyi yargılayamam, haddime düşmez. Sadece birşeyler anlatacağım sana, vaktin var mı:

Dünyaya düştün pat diye,  yalnız biri olarak düşün kendini. Ne yapacaksın, nereye gideceksin? Burada ne yapacaksın, kendini nasıl koruyacaksın, kimi seveceksin, ihtiyaçların ne olacak… Hiçbirini bilmiyorsun… Ne yapacaksın? Bağırsan bağıramazsın çünkü sadece sen varsan, kelimeler ağzından çıksa ne yazar… Cevabı bende;  istersen fısıldayayım kulağına:

İnanacaksın ! Peki ama neye ? dersen, anlatayım :

Önce bir etrafına bakacaksın, nasıl oluştuğunu düşüneceksin? Her sabah doğan güneş niye bunu tekrarlıyor, bu yağan yağmur nasıl oldu da çiçeğe dönüştü. Peki o çiçek sonra neden meyve oldu. Ben onu nasıl yiyorum? Ben niye bu suyu içiyorum?Hem de her susadıkça… diye düşüneceksin. İşin ne? Koskoca dünya senin…Düşün!

Belki de ilk farkettiğin bu olacak? Kim bilebilir; Düşünebiliyorum ! diyeceksin… ve işte ilk izi buldun. Sen insansın, düşünebilir, algılayabilir, yetenekleri olan bir varlıksın. Boşuna demediler: Düşünüyorum, öyleyse varım. Diye !

Sonra bir göreceksin ki, etrafın insanlarla, kavgalarla ve gökdelenlerle dolu. Medeniyetler almış başını gidiyor. Elmanın düşüşüyle başlayan hikayeler, metafizikle yoğrulmuş en son noktaları zorluyor… bu kadar gelişmeye rağmen hala su içiyoruz, hala topraktan geleni yiyoruz. Biz böyle yaşıyoruz. Hayat gelişiyor ama biz hala en basit halimizle duruyoruz…

Bu inanılmaz değişim, insanlar için olan herşey; aslında bir ayna gibi. İnsan malesef insanlığa yetişemiyor… Film endüstrileri bu yüzden imkansız kahramanlar tasarlar ve zafer hep insanlığın olur…Sonunda da; ya yeni doğan bir bebek ya da açan bir çiçek koyarlar… ama genelde insanlığın toplum olma biçimini sergileyen bayrak dalgalandırmak modadır…O yüzden Bruce willis kafasına F 16 çarpsa bile ölmez, çünkü o ölürse insanlık ta ölecektir. Bu insanlığın, imkansızlıklara karşı olan yalan hayalleri hiç bitmez arkadaş… Oysa bazılarının bu yalan dolu sembolleri hep dalgalanır, sen de bunların sarhoşluğunda dalganırsın… Para ahmaklığının odağında, insan inançlarının sömürülmesi vardır ve bu sömürüler de bugün ki devletleri şekillendirmiştir ve biz de o devletlerden birinde ikamet ediyoruz.

İnsanlık hep bazı soruların cevapları için merak etti, araştırdı, buldu, gelişti ve hala da arıyor. Marsta ‘su’ olmasa da arıyor… Ama biz çok daha önceden bulduk cevabı.! Buluşun allahını yaptık biz. Yani Allah dedik… O sebeple düşünmeye gerek yok… Yaşasın ! Allahımız var, ona havale edelim gitsin…değil mi?

İnanç, sizin düşünebilme yetinizin sınandığı bir kavramdır. O düşünceler deneyimlere, eylemlere dönüşür.  Anlarsınız o zaman insan nedir, alet nedir, aş nedir? O düşüncelerdir ahlak kavramını ruhunuzda büyüten. Çünkü ahlak, insan sevgisinin sana anlattığı değer yargılarıdır… Bu yüzden ne ekersen, onu biçersin derler. Yani içindeki sevgiyi ek, etrafında sevgi dolu insanlar oluşsun. Mutluluk ek, yani mutluluğunu yaşa ki, etrafında kuşlar ötsün… Yani kalp, beynin anahtarıdır. Onu kullanmadan beynini çalıştıramazsın. (Tıp bunu beyne kan gitmemesi olarak tanımlar ve beyin ölümü gerçekleşti der ) Makinaya bağlı olarak yaşatıyorlar derler. Daha önce nasıl yaşıyordu ki…

Makinaya bağlı yaşam, anlamı itibariyle hassas bir konudur. Sizin dışınızdaki herşeyin sizi yaşatması bir anlamda budur. Buna inançlar da dahil. Kuran ı Kerim, insanlığa inanılmaz bir kılavuz belge hediye etmiştir. İnsan olmanın ne anlama geldiğini, nasıl yaşanması gerektiğini ve daha da önemlisi, şu yalnız evrende kısa bir süre sonra bitecek olan yaşantını, duygularını, benliğini nasıl geliştireceğini anlatıyor… Sana sadece aklını kullan, yaşa, mutlu ol, eğlen ama mutlaka geliş diyor ! İbadet inancın göstergesidir, gerçeği değil… Gerçeği, insan olmanın vasıflarında gizli. O da senin tercihlerinle oluyor… O zaman bi hafif rüzgar hissedersin yüzünde…Anladıkça seversin, sevdikçe ilgilenirsin, ilgilendikçe öğrenirsin, öğrendikçe başarırsın…Ve başarınca mutlu olursun..İşte hayat böyle dolar ve bu bir zincirdir. Bir halkası eksikse kopmuştur artık…

Eski medeniyetlerde inanç, kitaplar öncesi yaşamlarda bir çok peygamberin arasındaki benzerlikleri kanıtladı. İnanç olarak  yıllarca toplumların kandırıldığını iddia eden kanıtlar da ortaya atıldı. Yani bazı inançları temelden sarsacak iddialar bugün su yüzüne çıktı. İslamiyet dışındaki dinlerden bahsediyorum… Bunun dışında; Kullanılan bazı rivayetler, binbir felsefeler eşliğinde toplumların güdülebilmesi için en acımasız silahlar olarak kullanıldı. Büyüler, dünyanın sonu gibi felsefeler, herşey… Hatta toplumsal düzenin değerleri bile. Siyaset bile…Bu rant değerleri yıkılmaz…yıkılamaz… Dünyanın tüm para ağı, toplumlar arası alışverişleri, din üzerine kurulmuş inanca dayalı para tuzakları artık yıkılamaz… Yavaş yavaş değişir, uyanır insanoğlu… Bu bizim hayatımız gibi kısa sürelerde olacak bir şey değil…Peki biz ne yapacağız şimdi ! Çünkü hayal ettiğimiz şeylerin çoğunu göremeyeceğiz…. O zaman önce sevmeyi öğreneceğiz çünkü en büyük ibadet budur. Çıplak olmayı seçeceğiz. Büyük bir dinginlikle kendimize dönüp, sadece bize ait olanı paylaşacağız. Çünkü bu bizi adaletli yapan tek değerdir… Çünkü İnsanların soru işaretleri ve bitmeyen merakı,  yarının teknolojileri, buluşlar vs. Sadece bu hayatı insanlığa kolay kılmak değil… İçinde saklı olanı bulmak için. Anlamak için… Nereden ve neden geldiğimizi fark etmek için… Bu bitmeyen hırs, insanların hala bazı gerçekleri bulamadığını gösteriyor…Ya da baktılar ki bu iş te onlara para var; Unuttular gerçekleri, milletleri illet etmekle meşguller. Temelinde gerçeklerin saklandığı bazı dinler; O yüzden artık birer korku imparatorlukları gibidir.

İnanmak, kelime anlamıyla karşındakine veya muhatap olduğun konuya tam bir teslimiyet içinde olduğunu, güvendiğini de tanımlar. Bunu sağlamak için karşımızdaki olguyu her yönüyle inceleriz ki, inanalım. Şimdi biraz da o gözle kalbinize yüklenin ki, beyninize kan gitsin… anlayarak yaşayın…  O zaman anlar ve yaşamın ne kadar büyük bir armağan olduğunu görürsünüz… O dünyada kural yok, çünkü kuralı yıkacak olan yok…O dünyada seks yok, çünkü sevişmek var… Yok çünkü sana dokunan herkes, insan olmanın gerçeğini kavramış…!  Nerede o dünya dersen, o dünya sensin! derim…Sen yoksan, o da yok

Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı! sözünü sık sık tekrarlasa da, bu sözün altında kendince yatan gerçekleri anlatmamayı tercih ederdi. İçinde geçmişin pişmanlıkları mı, yoksa onlardan oluşan bir öğreti mi yatıyordu? Geçmişin hatıraları her ne kadar ondan hiç ayrılmasa da; Yaşananları birer pişmanlık veya onu ileriye götüren başarılar olarak görmedi. Yaşanmıştı. Ve bu hayata dair birer zenginlikti hepsi. Ancak dört eliyle sarıldığı ve hiç bırakmadığı bir inancı vardı. ‘ İnsanoğlu, yaşadığı sürece kendi sorularının cevapları için mücadele edecek ve sonunda bu dünyaya veda edecekti. Cevapsız olarak ! Ve işte asıl cevap o ayrılışın ardında gizliydi… Bu yüzden her zaman ‘Aldığın şeyi  vermeyi bil ki, sana da bir şeyler gelebilsin… Sonsuz devinimin dışında kalırsan, yalnızlaşır ve tatminsizlikler içinde yok olursun… !derdi. Yaşantısının bugüne kadar geçen bölümünde de, hep öyle davrandı. Aptalmısın diye karşısına çıkanlara da ‘benim hayatım böyle. İçgüdülerim böyle benim’ diye cevap verirdi. Bu onu zengin mi yapmıştı? Hayır !… Oksijen yerine para solumak onun olgularına tersti… Bu çoğu zamanda riyakar bir biçimde kullanıldı. Bunları hep bildi ve o insanı, o duyguları ile başbaşa bırakmayı yeğledi. ‘Bırak oynasınlar, her oyun yarım kalır ve tek başına kimse oynayamaz. derdi.Peki ceza kesti mi?… Evet!

Oyun oynamayı bilenler, bir oyunun içinde olduklarını gördüklerinde ‘Benim çoktan yok olduğumu anlarlar’… Çünkü; Oyun oynayanların eline  ‘bir gerçek’  uzattığında, oyunun kuralını bozduğunu düşünür ve ağlamaya başlarlar…  Ağlarken de en bildikleri şeyi yaparlar; Seni kötülemek ! Yani ellerinde kalan son kart… Galip çıktıklarına kendilerini de inanmalarının tek çamurlu yolu budur… Yani kendin ÇAL, kendin oyna !

İstanbul, uzun zamandır görmediği bembeyaz örtüsünü üzerine çekmiş, yüksek bir ormanın tepesinde olan anne evi ise rüzgarlarla uğulduyor, camlarda ıslıklar çalıyordu. Bu durumdan hoşlanmış,  evin adını ‘Islıklı Köşk’ koymuştu. Geçen zaman içinde oraya alışmışlardı. Henüz buralardayken, yapılması gereken şeyler vardı. Sadir beyin eşi ‘Bayan Nili’ için o parayı kullanmaya karar verdi. Onun için bir hesap açacak, kendisini maddi olarak çok rahatlatacak ve uğraştırmayacak bir düzen kurmalıydı. Banka müdiresi ile konuşarak herşeyi planladı. Bir iş dönüşü de yaşlı hanımefendiye uğrayarak tüm yapılanları izah etti. Bayan Nili, bu durumdan biraz da utansa da büyük bir mutluluk duydu. Kalbinde tekrar yeşeren umutları ve Sadir Bey’i düşünerek: ‘Koca adam gitti ama sayenizde hala beni düşündüğünü de gösteriyor’ demişti. Üzerinde olan diğer bir takım işleri de bitirmeye çalışıyor, hem kendini sorumlu hissettiği insanlara karşı ödevlerini tamamlamak, hem de şu bir kaç yıldır üstünden eksik olmayan ağır bulutları dağıtmak istiyordu. Onun bu durumunu uzaktan izleyen Saime ve annesi de, özellikle ses çıkartmıyordu. Soranlar olursa da ‘Şu sergiyi yapmam lazım ama öncesinde bazı işler var. Tamamlamazsam rahat edemem. Zaten rahat ta bırakmazlar ki’ derdi…

Uzunca bir sürenin böyle geçtiğini anlamış, kimseye hak ettiği yakınlığı gösteremediğinin farkına varmıştı. Yine bir gün işinden dönerken, Kadıköy vapuruna binmeye karar verdi. Sıkı bir alışveriş yapacak ve bu akşamı Saime’ye ayıracaktı. Akşam döndüğünde, onun da görememesinden faydalanarak çatı katında bir ziyafet sofrası hazırladı. Nar gibi kızarmış Barbunlar, mezeler, bol bol meyve ve soğutulmuş rakıyı sofraya serdi. Sobaya odunu sürüp, bir güzel harlattı ve bu büyüyle bezenmiş bir hicaz taksimi eşliğinde Saime’sini çağırdı.

Çıtır çıtır yanan sobanın sıcaklığı yüzlerine vuruyor, arkadan gelen yaylı tanbur’un mahzun sesi kulaklarına dokunuyordu. Saime o anda bu akşamın farklı olacağını hissetmişti. İçinde biraz da ‘geçen bu fırtınalı günler için dilenen bir özür’ olsa da, bunu böyle bir incelik içinde telafi etmek istemesi, herşeye ayrı bir anlam ve duygu yüklemişti. Birbirlerine olan sevgi bir kez daha çiçekler açmıştı. Bir rüyanın içinde yaşar gibi ve neredeyse duyulamayacak kadar sessiz cümleler kuruyorlardı. Uzun süre masa başından hiç ayrılmadılar. Geçen bazı anıların her sayfasını tek tek dillendirdiler. Gözyaşları hep gülücüklerle tamamlandı. Yaşam gerçekten de bir gün…O da ‘o’ gün idi. Bu söz her ne kadar doğru olsa da; O günü doldurabilmenin tek yolu da, yaşadığın eski günlerden bir şeyleri bugüne getirebilmekti

Birbirlerine dokundukları anda alev alacaklarını bildiklerinden, uzun süre hiç bir temas olmadı. Ancak geçen her saniye, yaklaşan o ateş kendini iyiden iyiye hissettirdi. Sobanın yanına geçtiler. Birbirine dokunan eller, durmuş zaman içinde tek hareket edebilen yerleri gibiydi. Masum dokunuşlar artık tüm vücutlarını sarmış ve kalp atışlarına yetişmeye çalışırcasına hızlanmaya başlamıştı. Hafifçe Saime’nin boynuna dokundurduğu öpücük, yavaşça yüzüne doğru ve oradan da dudaklarına kadar devam etti. Bir anda hiç kopmayacakmış gibi kenetlendiler… Ter içinde kalan vücutları titriyor, her bu titreyişte birbirlerini daha da çok kendi vücutlarına doğru çekiyorlardı. Koskoca dünyadan çıt çıkmıyor gibiydi. Tüm yaşamı içlerine çekmiş, o koskoca karanlıkta sonsuzlukla buluşmuşlardı. O büyülü anların ardından öylece kalakaldılar. İki saat sonra uyandığında, Saime kollarında mışıl mışıl uyuyordu. Onu kucaklayarak yatağa götürdü ve üstünü örterek yanına uzandı. Bir süre seyrettikten ve saçlarını okşadıktan sonra o da uykuya daldı.

Sabahın en erken satlerinde kalkarak terasa çıktı. Güneş kızıl aydınlığıyla yükseldiğini hissettirse de, kendisi henüz ortalıkta değildi. İnsanın adeta bir nefes gibi içini enerjiyle doldurduğu ender dakikaların içindeydi. Gözlerini kapattı.  Bu zamanı bir dua gibi yalnız başına yaşamayı tercih ederdi. Yaşamı ve inançlarını kendi kendine anlatmayı sever, bunlara ‘dua’ derdi. Yaşamla konuşuyordu;

Yaşam bu. Hepimizin tek tesellisi ölümden sonra gerçek evimize geri dönmek… Ölümler, yaşam denen kum saatindeki, son kum tanesi gibi…İlerlemek adına koşar adım sona gidiyoruz… Engelleyemeyeceğimiz bu gerçek hiç ayrım yapmadan herkesin eşitlendiği tek an.  Ve bir çoğumuz gerçek evimize döndüğümüzde, bizi bekleyen bir babamız olacak ve soracak: Ne yaptın, orada. Diye !…Bunu bekliyoruz… Yanımızda kendimizden başka hiç bir şey götüremeden. Çırılçıplak…

Bize bu dünyada ahlak, sevgi, iyi niyet, çalışma aşkı da veren aslında bu içimizde biriktirdiğimiz değerler bütünü… Çünkü sadece onları götürmene izin var. Çok değer verdiğin ve dünyada sana ait olduğuna emin olduğun vücudunu bile götüremeyeceksin… Sadece ruhun senin… Ruhun da aynı vücudun gibi… Ne ile beslersen o hale geliyor… Ruhun besin kaynakları da bu dünyada ! Bilmek, anlamak, sevmek, çabalamak…Bunların hepsi ruhun gıdası…O sonsuzluklar evinde hepimiz çıplağız…Buna inanmak bize güç veriyor. Adresi bilmeyiz, neye benzer bilmeyiz. Belki bunlardan olsa gerek bazılarımız korkuyla bekler… O içinde büyüyen her değer aslında evine uzanan basamaklar gibi, değil mi…? Ağır ağır çıkacaksın derken şair sadece dünyalılık halinden mi bahsediyordu. Hayır o değerler sana yol gösteriyor, adresi tarif etdiyor… Hani derler ya: Doğruca gidiyorsun. Hiç sağa sola sapmadan diye… Öyle bir şey.

Artık Senin elinde hepsi… Ya olumlu olup ruhunu yükselteceksin, ya da olumsuz olup, dünya derdine yenilip düşeceksin. Bu dünya bir kaos… Dünya derdini seçersen, her gün mücadele edeceksin, yolundan çıkıp şarampollerde taklalar atacaksın… Canın yanacak, Tercih senin. Daha doğrusu tercih diye bir şey yok aslında. Değişmek bedene mahsus, ruha değil…Yani ya olumlusun, ya da olumsuz…  ‘ Gözyaşı, ruhun kanıdır’. Bu yüzden sağlam tutmak için besleriz ruhumuzu… Akıtmak istemeyiz gözyaşlarımızı. Kurutmak, öldürmek istemeyiz… Bu yüzden iyi kalpli insanlardan sık sık şunu duyarız: Duygularım taştı, ağladım. Ağlamak böyle olunca güzel işte.. Çünkü o zaman depon dolu demektir…

O yüzden çık dışarı. Sev. Gözü gözüne değene gülümse. Hayat ayrı rollerde başka sokaklara sokmuş olabilir seni. Korkma.. Yaklaş. Sende en güçlü silah var. Yenemez seni kimse. Çünkü o silah öldürmez, yaşam verir sadece. Sev o yüzden, barış herşeyle… Bırak hepsi senin olsun. Bir gün onun koluna girip gideceğini unutma..  Uzaklaşma…Uzaklaşmak yalnızlıktır, dünyada fakir kalmaktır. Besleyemezsin ruhunu, kurutursun… Hep mutlu olmak diye birşey yok. Bu bir dünya şımarıklığıdır. Mutluluk; bu dünya mücadelesinde ruhuna nefes aldırabilmektir. Bazen taşan ruhunun kanıdır. Gözyaşıdır… Bırak aksın. Bu yüzden herşey önce ruhun süzgecinden geçer. O süzgece takılanlar senin değil artık. Bırak onları… Ayıklamayı bırak şu pirincin taşını… Ruhunu ayıkla önce! Şu dünyanın kirinden, pasından Ayıkla herşeyi… Bırak hayatın posasını süzgeç kılıklı dünyada… Ruhun başka diyarlarda… O posa senin dünyadaki kirlerin… Sana tek kalan ise ruhun; İç kana kana !

Güneş yusyuvarlak haliyle kendisini göstermeye başladığı sırada Saime geldi. ‘Günaydın’ diyerek yavaş adımlarla ona yaklaştı. Bir sure sarılıp öylece durdular. Karlarla kaplı ormanın soğuk havasına inat, sıcaklığını esirgemeyen güneş yüzlerini aydınlatıyordu. Saime’nin üşüdüğünü anlayarak, ‘Hadi bir kahvaltı hazırlayalım’ diyerek içeri girdiler. O sırada annesi de elinde yeni yapılmış, mis kokulu tava ekmeklerini getirdi. Hep birlikte kahvaltılarını bitirdikten sonra uzun süren bir duş alıp, iyice kendine geldi. Çıktığında kafasına takmıştı. Saime’ye dönerek;

-Canım. Karar verdim. Bu akşam iş çıkışı bir hamam yapacağım. Çıkışında da bir çocuklara uğrarım diyorum. Sıkılır mısın?

-Sıkılmam. Ben de Yakut’u yıkayacağım. Murat ta gelecekmiş, ağaçları bağlayacakmış. Yardım eder o da bana…

-Tamamdır.

Hava soğuk olduğu için son günlerde otomobili tercih ediyordu. Trafiğin yine çok vaktini alacağını bildiğinden, bir markette durdu ve kendine bolca gazete ile bir kaç gazoz ve günlük sigarasını alarak yola devam etti. Atelye’ye geldiğinde Bango her zaman ki gibi çalışmaya koyulmuş, kendi kendine söyleniyordu. Onun bu gayretini çok seviyordu. Artık kendisine sergi için de yardımcı oluyor, ustalaşıyordu. Gurur içinde ona baktı ve;

-Yavrum Dolapçı be ! Sensin…

-Patron hoşgelmişsin.

-Hoşgelmişsin ne demek…’Hoşgeldin’ olacak… Haberin yok mu geldiğimden de, miş muş kullanıyorsun…

-Haklısın Patron da, ben de şimdi fark ettim. Taş kestirmemiz lazım.

-Ne kadar var elimizde?

-On bilemedin Onbeş tane falan.

-Yaptıralım Dolapçı, doğru… Önce şöyle bir Orta Anadolu Türkçe kahve yaptır bana bakalım…

-Hemen…

Bango gittikten yaklaşık beş dakika sonra uzaktan bir kalabalığın sesleri yükseldi. Sıradan bir kavganın seslerine benzese de, hemen akabinde duyduğu cam şangırtıları dikkatini çekti ve biraz da Bango’yu merak ederek dışarı çıktı. Hamallık yapan, otuzlarına varmış bir kaç genç esnafla kavgaya tutuşmuştu. Gençler güneydoğulu idi. Bu can sıkıcı durum zaman zaman patlak verirdi. Yerli esnaf onların para uğruna her kötülüğü yapan kişiler olduğunu düşünür, aralarında istemezdi. Aslında bu sınıfsal gerginlik biraz da memleketin son dönem gerçeğinin bir tezahürü niteliğindeydi. Aralarında Türkçe konuşmazlar, pazarlıklarının ne olduğu anlaşılmazdı. Dünyanın her yerinde bu tip sınıflaşmalar olsa da ‘Türk-Kürt’ meselesi çok daha derin ve tarihsel boyutu ile benzersizdi. İnsanlara yansıtılan, tartışılan hiç bir konu; Bu işin aslının yanından bile geçmiyordu. Milletin zaman zaman galeyana gelmesi tamamen bilgisizlikten kaynaklanan başıboş ve engellenemez duygulardı ve herkes gibi o da malesef bu gerçekleri yaşamak durumundaydı. Ortada karşılıklı hatalar, önyargılı ve bilgisiz taraflar vardı ve bu da her yıl ciddi rakamlarda ölümlere, huzursuzluklara neden oluyordu.

Olay gittikçe büyüdü. Bir kaç dükkan hasar gördü. Polisin müdahale etmesiyle ortalık dinginleşti. Bango da bu sebepten gecikmiş ve solgun yüzüyle nihayet gelebilmişti. Patrona kahvesini uzatırken;

-Yine bizim Kürdolar patron… Mal taşırsın, taşıyamazsın davası…

-Anladım zaten Şıhselli. Kötü bir şey yok ya !

-Yine kafa, göz, cam Patron ! Aynı yani…

Bu durumlara çok canı sıkılıyordu. İşin altında birbiri içine dolanmış bir çok husus vardı. Aslen ‘Dağlı Türkler’ olan ve daha sonra kendilerine ‘Kürt’ adını veren bu toplum, tarihleri boyunca bir çok toplum ve inançlardan etkilenmiş, içinde Osmanlının da bulunduğu farklı toplumların boyunduruğu altına girmişti. Hikayenin en derinlerinde saklı olan aşiretler mevzuusu tarihçiler tarafından kabul görmüş bir gerçektir. Yavuz Sultan döneminden şeyh Sait isyanına kadar geçen dönem aşiretlerin derebeylik anlayışıyla gelmiş, Babakurdi, Kormanço ve Zazaların ağaları kendilerine Abbasi, Seyyit gibi nesep adları takmış ve bunlarla övünmüşler ve üstünlüklerini böyle kabul ettirmişlerdi. ‘Lohorto Türkleri’nin… Kürt adını Cengiz’in ‘Bey’ anlamında kullandığı bilinir. ‘Hort’ öz Türkçede ‘yiğit’ demektir. Lo ise bir nida olarak kullanılmıştır. Halen kullanılan ’Lo Kürdo’ işte bu geçmişe dayanan bir sıfattır ve öz Türkçede ‘Ey Yiğit’ anlamındadır. Bugün dahi çoğu mani, gazel ve türkülerde bu ‘Lo’ ya rastlamak mümkün… Tarihin diğer sayfalarında ‘Kurt’ ve ‘Kürt’ kullanımlarının da tarihsel belgelrei deşifre edilmiştir. Konu o kadar dallı budaklı ki; Toplumda yaşam kavgası veren halk sınıfı hiç bir zaman bu konunun derinliğine vakıf olamamıştır. Özel ihtisas ve ilim gerektirir. Bu deşifleri yapan idealist tarih ilmi insanı ‘M.Şerif Fırat’ ın da bilhassa ‘Doğu illeri ve Varto Tarihi’ adlı eserinden sonra katledilmesi de, aslında gerçeklerin su yüzüne çıkmaması adına kurgulanan bir cinayettir. Çünkü gerçeğin olduğu yerde ‘Kardeşlik’ vardır. Ama her ne hikmet ve çıkara hizmet ediyorsa, kardeşlik istenmiyor ve birileri yine sade yaşamların sırtına basarak yükselmeyi iş sanıyordu…

İşte bunlar, bu kardeşlikten nemalanamayacağı içindir ki, kavgayı daha da körüklemek istiyor, diye düşündü. İnsanların hiç bilmediği geçmişlerinde kodlanan yalanlar, onların yaşamlarına, kimliklerine ve hiç haketmedikleri yaşamlar sürmelerine neden oluyor ve birileri de bunu karanlıklar içinden ‘sadece nam ve para’ yapıyordu. Ancak halkın durumu böyle değildi. İşte yine bir kavga patlamış, yalanlar üzerine kurgulu düşüncelerin çekişmesi sahnelenmişti. Oysa ekmek, işin bölüşülmemesi için hiç bir sebep yoktu. Hem bilgi hem aş fakiri olarak yaşamaktansa, buralara gelmeyi iyiniyetle düşünen insanlara o haksızlık yapılamazdı ama ‘Kürdolar’ın da kötü huyları yok muydu? Vardı elbette. Bir kere; Kural tanımaz, kendi dillerini tercih ederlerdi. Bu da kendi kendilerine yarattıkları bir ayrımı oluşturuyordu. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi… İnsanların, hele oranın yerlisi olan esnafın hiç hoşuna gitmeyen bir durumdu bu. İster istemez bu düşüncelerle savaşırken;

-Patron Kahven ?

-Dalmışım çocuk, sağol!

-Patron ben şu taş kestirme işini halletsem diyorum. Nereye gideyim…Çavuşbaşı?

-Evet…evet! Nur ticaret’e git. Ama tek tek seç… Damarlarına, oyluklarına dikkat et. Bir de renkleri tabii… Oradayken kaç para ettiğini de öğren de hemen çıkartayım!

-Çıkıyorum ben o zaman, selametle…

-Hadi, sensin be…! Eyvallah.

Bango en az üç saat olmayacaktı. Bu sırada bir yandan taşıyla ilgilenecek, bir yandan da asıl mesleği olan reklamcılıkla ilgili eksik kalan işlerini tamamlayacaktı. Reklam her ne kadar bir silah olsa da, onun düşünceleri içinde  çok farklı anlamlar taşıyordu. Belki de bu duygulardan olsa gerek, her zaman içinde samimi bir alışveriş duygusu taşıdığını da düşünürdü. Dünyada durum artık böyle değildi. Masum alışveriş duygusu dışında insanların tüm algı yönetimini ele geçirmiş feci bir konuydu. O algıları yönetebilmek için yapılan en müthiş kampanyanın ‘ikiz kuleler’ olduğunu düşündükçe de geriliyordu. Ama umrunda değildi. O yine de iyi niyetli mesajların, insanlarda iyi hisler uyandırmanın bir fazilet olduğunu biliyor, işini de buna göre yapmayı seviyordu.

Daha küçük yaşlarda onun da yol haritası belli olmuştu aslında. Toplumların jenerasyon üretiminde çocuklara sağladıkları şeyler sınırlıydı… Toplum bilinci; Saygı, oku da adam ol, bir kaç iyi kitap ve muhtemelen yanış bilgilerle dolu okul kitapları (Tarih)ndan ibaaretti… Bu temellere dayanan jenerasyonlar için Jules Verne’in hayal dünyası, Küçük Prens, eski çizgi karakterler, Nasreddin Hoca ve buraya sığmayacak pek çok şey vardır. Bunlar çok şey ifade ederdi ve onun için de bu aynı idi.

Yaratıcılık kavramını burada biraz farklı değerlendirmeye gayret ederdi. Yaratıcılığın algı yönetimi açısından önemini hep en mühim nokta olarak gördü. Tüm bilgi ve görsel bombardımalar altından nasıl sağ çıkacağını da hep böyle buldu.

Ev balkonunun sağı ormana, sol tarafı binalara bakıyordu. Hangi yöne oturacağına, nasıl bakacağına bile böyle karar verirdi…. Yer aynı, içindeki atmosfer aynı, üstünde durduğu balkon aynı. Elinde bir reklam konusu olsa iki ayrı manzaraya bakarak yorumlayacağı sonuçların hiç te aynı olamayacağını söylerdi… Onun için; ‘Konunun derinliğinde; beton rasyonelliği, orman emosyonel bakışı temsil eder ve bunu aslında seçen de siz olurdunuz! Diyelim ki ormanı seçtiniz. Manzaraya derinlemesine bakarsak, ağaçların salınımı, üstünden uçan bir kuş ve derken belki de çakan bir şimşek size bir hikaye oluşturur, bir tabloya dönüşmeye başlardı. Tüm bunlar şunu, sanki formülize edilmiş yaratıcılığı açıklar gibiydi. Çünkü onun için yaratıcılık hiç bir zaman bir buluş değil, üst düzeyde geliştirilmiş bir bakış açısının harmanlanarak basite indirgenmesi olmuştu. Derken yine iç sesi yükseldi ve konuşmaya başladı;

-Bir ajansta yaratıcı grup başkanlığı yaptığım sırada yaklaşık on kişi toplandık ve beyin fırtınası denilen toplantıya oturduk. Saatler geçtikçe of’lar puf’lar arttı. Tabir i caizse tıkandık: Konu bir bankaydı. Briefte geçen bir ‘ ev ‘ sözü ( ki bu kelime biref içinde bir satış önermesi içermiyordu) ışığı yaktı. Tahtaya iki ev resmi çizdim. Biri küçük ve bacası tüten bahçeli bir ev, diğeri ise büyük ve kocaman bahçe duvarlarında dikenli teller olan, korumalı, köpekli bir villa idi…Herkesten bu resimlere bakarak aklına gelen ilk beş şeyi yazmasını istedim. Sonuç on dakika içinde geldi…Akıl almazdı gerçekten… 30’dan fazla slogan ve onlarca senaryo bir çorap söküğü gibi çıktı. Hepsi birbirinden farklı ve anlamlıydı… Küçük ama mutlu’dan tutun da, Küçülürken büyümek gibi kavramlara kadar her tür yaklaşım vardı… Bu örnek aslında şunu gösteriyor. Ajans içinde yaratıcılık aslında doğru yönetilmesi gereken, dolu bir havuz… Bireysel yaratıcılık ise ancak ilmi tarifi hakeden bir ‘iç disiplini yönendirme ve yönetme kabiliyeti’….

Bir çok etken bu durumu oluşturabilir. Bir konferansta dinleyip etkilenmiştim… Bir yaratıcı direktörün reklam yazarı seçimi ve bakış açısı:

Görüşmede çocuk;  Diyebileceği çok bir şeyi, hikayesi olmadığını ancak çocukluğundan üniversite hayatına kadar yalnızlık içinde geçtiğini belirtiyor ve; o yüzden her sıkıntımı kendim aştım, yalnız kaldığım için çok oyun hayalleri kurdum. Kimse doğruyu bana anlatmadığı için bazen çok korksam da herşeyi kendi bakış açımla çözdüm. Diyor . Yaratıcı direktör çocuğu işe alıyor… Reklamda böyle şehir efsanesi tadında çok leo burnett kokan hikaye vardır ama zaten bu meslek te, çok basit şeyleri bile efsaneleştirmek yok mudur?

String teorisi diya adlandırılan çok kapsamlı bir konu var. Asında fizik tarihinin mozaikleşerek büyümesi ve geldiği son noktada kuantum teorilerine de içine alan felsefi bir bakış açısı bu. Anlatması da anlaşılması da zor… Çok zor. Çünkü insanoğlunun anlamını bulması ile parelel bir imkansızlıklar teorisi gibi… Ancak bir hayat yaşıyor ve bunu kendimize göre yorumlamaya çalışıyoruz. Ben de bu teoriyi kendi anlayışıma göre bir yaşam formülü olarak düşünmeye çalışıoyrum. Yaratıcılık bunun neresinde diyebilirsiniz. Ben ‘bakış açınız değiştiğinde, değişen bir dünya kavramı’ diyebiliyorum sadece… Ancak fizikçilerin her buluşun ardından saplanıp kaldığı yepyeni sorular ve boyutlar var. Bu mesleki anlamda da irdelendiği zaman; Yaratıcılığın, bir iç disiplin şeklinde gelişen ve sorgulayarak çözüme giden bir oyun olduğunu ortaya koyabilir. Kendimizi bir atom parçası olarak düşünürsek: Bunların farklı bir formülasyonla bir araya gelerek  oluşturduğu bir varlık olduğumuz artık kanıtlanmıştır. Konu bu yapıtaşlarını bir arada tutan nedir? Sorusu… Yani yapıştırıcı ve şekillendirici güç… Bu bir tür enerji kavramı. Büyüklerin dediği gibi: Güç senin içinde. Evrende tek ve eşit olan bu hüküm zincirinin de bir halkasından ibaretsin. Ancak konu yaratıcılık olduğu zaman aynı atom tanesinde olduğu gibi, bakış açını ve hayattan beslenme modelini değiştirebilir, boyutlardan boyut seçersin. Bu yaratıcı zekayı yönlendirme isteğini açıklar. Bilgi, aslında içgüdülerinle tercih ettiğin boyutta yaşamana olanak verir. Bu boyut, senin değer yargılarınla, bilginle var oluyor. Sen; Senin yaşadığın üç boyutlu algında bir maddeye dönüşüyorsun ve görünür hale geliyorsun… Orada var olmak ancak senin o bilgini, içgüdülerinle yoğurarak enerji açığa çıkarabilmenle mümkün. Bu enerji , senin etrafında ( sosyal ) etkileşime uğruyor ve ya kabul görüyor, ya da çıkartılıp atılıyor… Başka boyutta yaşamına devam ediyorsun. Yok olmuyorsun… String Teorisi bu boyutlar içindeki gezintinin, bir kaosu andıran tesadüfi çarpışmalar olduğunu söyler ve formülize etmekten çekinir. MAYA literatüründe: Tesadüflere inan sözü acaba bunu mu anlatmaya çalışıyordu.

Dolayısıyla görünen şu ki, bu hayat denen gizemli düzlemde, biz de yerimizi korumaya, yaşam enerjimizle etkileşimimizi sağlamaya çalışan varlıklarız. Bunların bütünü de bir dünya algısını yaratıyor… Bu çıkmazlar fanusunda yaratıcı insan;  bakış açısını, içgüdülerini sabit tutarak değiştirebilen ve bunu bir bilgiyle formüle dönüştürebilen varlığa denilebilir.

Reklamda yaratıcılık ta böyle bir şey; Etkileşim içinde bulunduğun herşeyi bir bakış açısıyla yönlendirmek, davranış biçimini ve düşünsel boyutunu değiştirebilmektir. Peki bu güzel midir? Artık o masumiyetten çok uzak….

Çok uzattım yine! Ama hayatın içinde ne kadar çok bakış açın varsa, o derece farklı boyutları keşfedebilirsin. Merkezdeki yerçekimini reddetmeden. O merkez sensin çünkü…

Kimilerine yanlış gelse de, onun için bu biraz bencilce görünen kuvvetli bir inanç olmuştu. Taşların yüzyıllar süren büyüsünü de biraz bu yüzden tercih etmişti. Belki de o taşların sayesinde, yıllardır uyuttuğunu söylediği gerçek kimliğini bulduğunu söyler, onunla olan yaşamını ‘kendisinden sonra, kendi gibi yaşayamaya devam edebilecek birer dünya hatıratı’ olarak tanımlardı. Yalnız başına çalışmaya devam etti. Sepetçilerde iki dükkanı bulunan ve uzun zamandır görmeye fırsat bulamadığı Mösyö Şalabi, o sırada bir kaç tahsilat için oralara gelmiş ve onu da ziyaret etmek istemişti. Atelye’den içeri girdi ve;

-Tuğrakeş oğlum, bak kim geldi!

-Ooo..! Mosyö. Bu ne mutluluk, hoşgeldin…Gel geç şöyle.

-Yahu bir kaç küçük tahsilat vardı. Ben de aklımdayken selamsız geçmek istemedim. Hem bir nefeslenirim dedim.

-Çok iyi yaptın Mosyö.

-Yahu çocuk.. Olanları duymaz olaydım. Şu kadar yıldır bu muhitin farelerinin bile seceresini tutarım ama böyle konu ne gördüm, ne de duydum !

-Mosyö! O konuyu hiç açmıyorum. Olan biteni kapattım ben.

-Hakkın var… Rahmetli sana düşkündü. Gerisi bizim işimiz değil… Çok hakkın var!

-Var ol Mosyö ! Anlayacağını biliyordum…

Sohbet ağırlıklı olarak taşlara ve sergiye geldi. Mosyö, onun sanatçılığını bilir, maddiyatı bilhassa bu konuda önemsememesini takdir ederdi. Pırlantaları inceler gibi tek tek bütün taşları inceledi, hikayelerini dinledi. Paraya düşkünlüğüyle nam salsa da, bir taşı çok beğendi ve ilgilendi. Uzun uzun dokunup baktıktan sonra ona dönerek;

-Üstadım. Bu çok anlamlı. Hem de güzel mi güzel. İnsanı içine çekiyor namussuz… Ne kadar paraya veriyorsun bunu?

-Öyle şey olur mu Mosyö. Ne parası…

-Yahu sen hiç benim pırlantalarımı beş kuruşsuz verdiğimi gördün mü? Hem o da taş, bu da ! Ben de işliyorum, sen de… Uzun etme. Kaç kağıt bu?

– Mosyö. Söylemem ben para falan…

Mosyö sinirle karışık manalı bir gülümsemeyle ‘Sar şunu’ diyerek elini cebine attı ve hiç beklemediği dolgunlukta bir miktarı masaya bırakarak ağzıyla ona doğru ‘sus’ işareti yaptı. Sarılarak vedalaştılar. Etrafındakilere çaktırmasa da, bu gelen paradan çok mutlu oldu. Son zamanlarda herşeyi ucu ucuna denkleştirmeye çalışır ve bir sonraki günü düşünür hale de gelmişti. Bu en azından bir iki ayı aklından çıkarabilmesine yardımcı olmuştu. Önündeki sorunları düşündüğünde, aslında onların önüne çıkmış dağlar olmadığını, biraz da hayatı daha güzel kılabilmek adına aklında planladığı küçük lüksler olduğunu gördü. Derin bir ‘oh’ çekerek çalışmaya devam etti. Böyle beklenmedik paralar olduğunda her zaman ki gibi annesi ile Saime’yi mutlu edebilecek hediyeler düşünmeyi de ihmal etmedi. Keyfi yerine gelmişti. İnsanın bir beklentisi olmadığı birşeyin, hem de durup dururken biri tarafından beğenilip, paraya dönüşmesi çok güzeldi. Kendisini düşündü. Para mevhumunu hayatının ön planına hiç koymasa da, manevi değeri olan alışverişleri seviyor ve bundan elde ettiği geliri de kelimenin tam anlamıyla ‘helal’ görüyordu. Yine babası düştü aklına. Hayatının her anını küçük mutluluklara ayıran rahmetli, mutluluğu şöyle anlatmıştı;

İnsanı ne kadar mutlu eder

Bir merhaba, bir gülücük, bir damla ter.

Varsın meyva vermesin ağaç,

Bir parça gölge yapan dal yeter.

Bir incir çekirdiğinde tüm ihtiraslar,

Bir gemi okyanusta yelken açıp gider.

Bir sevda türküsü dudaklarda,

Dolaşır en yeşil vadilerde, yiter.

Atelyeden ayrıldıktan sonra aklında olan hediyeleri aldı. Her ikisine de istedikleri zaman kullanabilecekleri, apansız durumlarda da bozdurabilecekleri, birer altın bileziği uygun gördü. Böyle şeyler yaptığında, küçük te olsa bir mutluluğa neden olacağından dolayı gururluydu. Herşey bir kenara, ‘erkek’ olma halinin verdiği ve ayrı tutulması gereken bazı nüansları vardır dye düşündü. Eve varmadan önce bir kaç arkadaşıyla buluşup, hem hasret giderecek hem de biraz kafa dağıtacaktı. Maçkaya çıktı. Otomobilini tam park ettiği yerin karşısında yine bir kargayla göz göze geldi. İndiğinde dahi yerinden kımıldamayan bu kargadan da her zamanki gibi etkilenmişti. Karga kendisiyle ilgilendiğini anlayınca, benzersiz çirkinlikteki sesiyle ‘gak’lamaya başladı. Bunu duyunca her zaman ki gibi sözle ona musallat oldu;

-Daha çok beklersin… Biz kim, bembeyaz olmak kim, al sana park parası. Dedi ve cebinde kalan bir şekerlemeyi ona doğru atıp uzaklaştı.

Mekana geldiğinde arkadaşları onu bekliyordu. Oturdular. Zaman geçtikçe sohbet te derinleşiyordu. Uzun yıllar birlikte aynı mesleği icra etmiş bu kişiler bir araya geldiğinde, sohbet te haliyle meslekten başlayıp, derinleşiyordu. Yine o derinlik başka başka konulara yelken açtı. Reklam aşkı, erkek sofralarından hiç eksik olmayan o gerçek ‘aşk’a gelmişti. Hayat insanı bazen hazırlıksız yakalayabiliyordu. Belki de hayat, onun kalbinde ilmik ilmik dokuduğu tüm gerçeklerin aslında gerçek olmadığını söyleyecekti. İşte bu ‘an’lardan birinin tam da ortasındaydı ve arkadaşı ona doğru konuştu;

-Görünmüyorsun. Bunun altında da gizlendiğin bir aşk var ama…

Çok kısa bir an içinde ve ağzından dökülenlere engel olamadan o gerçeği ilk kez dillendirdi;

-Ebru mu konumuz?…

-Ebru kim koca adam !

Buna cevap veremedi. Nasıl olduğunu bile anlamadan ve çok uzun yıllar sonra ilk kez onun adını, hem de konu aşk iken telafuz edivermişti. Arkadaşlarının da bilmediği ve hiç bahsi dahi geçmemiş bu isim kafasında uğulduyordu. Sanki yaşadığı o koskoca yıllar arkasından bağırıyor, ‘haydi konuş’ dercesine yükleniyordu. Bir an kendini toparladı, içkisinden bir yudum aldı ve merak içinde bekleyen herkese tek tek bakarak;

-Ebru benim ilk sevdiğim insan ! Çok uzun bir konu… Bir hayat geçti neredeyse…

-Geçememiş mi desek yoksa…

-O zamandan bu yana  görmüyorum bile. Herhalde beni andı. Yoksa… neyse konuşmayalım bunu.

-Birileri vardır senin hayatında. Hele ortalıktan bu kadar yok olduğuna göre…

Sohbet sanki ortasından bıçakla ikiye ayrılmıştı. Hiç bahsini dahi etmediği Saime bir yanda, Ebru diğer yandaydı. Herşeyden daha çok, o ismi telafuz etmesine şaşırmıştı. Derinlerde bir yerlerde her zaman saklasa da, hatırasını bugüne kadar getirdiğini anladı. Yaşadığı tüm dönemlerde, bir parçacık ta olsa o masumiyeti aramış, ancak hiç biri de yüzünü gülümsetebilen anılarla bugüne kadar gelmemişti. Bir yandan da Saime’yi düşündü. Yıllar boyunca yaşadıklarının ardından gelen bambaşka bir hayattı o. Ebru sevgisinden sonra ilk kez biri onu bu kadar ve herşeyiyle sarmalamıştı. ‘Dünya bir yana’ sözünü hatırladı. Kurmak için yıllarca uğraştığı diğer yaşamı’ını da hatırlayarak;

-Var. Dünya bir yana, o bir yana…

-Vay arkadaş, merak ettim inan. Ama söylemediğine göre, vardır bir hikmeti !

Gerçekten de vardı bir hikmeti. Saime, hayatta tutunacak tek şeyiydi ve tüm gerçek değerleri de onun üzerine kurmuş gibiydi. Kalbini ona açmış ve koluna takarak dünyanın hiç te görünmeyen basitliğini görmüş, sevmişti. Bugüne kadar kendini suçlamaktan hiç vazgeçmese de, biraz önce telafuz ettiği ‘Ebru’ ismiyle birlikte, sanki bambaşka gerçeklere uyanmış, o gerçeklerin farkındalığına varmak istercesine beynindeki kelimelerle boğuşuyordu. Yaşam herşeyi bir sebeple sunuyordu. Değişiminin daha çok kendi iradesiyle geliştiği bir şey olduğuna inansa da, bu inancı içinde tetikleyen bir şey vardı. O da ‘Saime’den başkası değildi. Arkadaşlarının ‘haydi konuş’ baskıları gitmiş ama şimdi de içinden bir ses aynı şeyleri ona söylemeye başlamış gibiydi. Bu o kadar zor bir şeydi ki… İnsan hep kendi kendine düşünür, cümleler kurabilirdi ama bu her zaman doğru olur muydu? Hayır… Şimdi onu yaşıyordu. Kendisine itiraf etmesi gereken koskoca bir boşluğun varlığını hissetti. Yaşıyordu. Mutluydu… Kendini sorumlu hissettiği çoğu şeyi yerine getirmek için mücadele etmekten kaçmıyordu… Ama kendi içinde ‘bir güneşlik mesafe’ de duran bir yaşamın gerçeğini aslında hep te içinde taşıdığını gördü. O anda da fırladı;

-Şimdi hatırladım. Benim uçmam lazım…Kusura bakmayın !

Ok gibi fırladı ve bir süre yürüdü. Otomobiline binmek istemedi. Aslında eve gidip dinlense, bu düşünce sağnağından kurtulsa çok iyi olacaktı ama bu onun için sonu ölümle bitebilecek bir kavga bile olsa ‘her zaman üstüne gitmeyi tercih ederdi’. Yine öyle yaptı. Bayıldım caddesinde bir duvar üstüne tüneyerek öylece kaldı. Gece tüm ihtişamı ile insanları saklamış, şehrin yüzyıllardır yok olmayan sonsuzluğu karanlık sularla birleşmişti. Baktığı yerden bir tane bile insan görünmüyordu. Büyük bir yalnızlık kapladı içini. Düşünce bu; ‘Burada iğneyle kazacağın her kuyu bir gün büyür ve ancak mezarın olur’ diye içinden geçirdi. Yaşamı boyunca ölümle barışık olsa ve onu muhteşem bir son olarak nitelendirse de, insani bir merakın verdiği telaş duygusunu içinden bir türlü atamıyordu. Herkesin yaşamlarına anlam katması konusunda sertti. Aksi takdirde öldükten sonra devam edecek hiç bir şey olmayacaktı. Kalabalığın içine bakın, şu an o kalabalıktan birini çekip alsam! Değişen ne olur? Sorusunu severdi. Bu yüzden yapılan herşeye bir anlam katmak, güzelleştirmek ve birilerinin kalbinde bunun taşınması, sonsuzlukla eşdeğerdi. ‘Huzur bu olmalı. Gözlerini huzurla kapatilmek bu olmalı’ diye düşündü. Karşındaki birinin de senin kişiliğin içinde yer almasının böyle bir şey olduğuna inanır, bu sebeple geçmişine takılıp kalmak yerine onu hayatının her noktasına sirayet edecek biçimde yerleştirip, içselleştirmeyi tercih ederdi.

Dünyada kabul görmüş bazı düşünceler vardı. Bu düşüncelere göre aslında insanların tümü ‘çiğ süt emmiş’, kötü olarak bilinen çoğu kavramları benliğinin de ötesinde bir hayvani içgüdüyle yaşıyordu. Topluluklar kavimlerle, derebeylikleri imparatorluklara dönüştükçe; Aklın da verdiği bir güçle, herşey dirlik ve düzeni hakim kılmak için bir nizama sokulmuş, hukuki yasalar dışında da ahlaki öğretiler oluşturulmuştu. Bunlara karşı çok ilgisi olsa da, inanmıyordu. Evet, çoğu insan içten içe karşısındakinin mutluluğunu, başarısını istemeyebiliyordu ama onun için gerçek farklıydı. O sırada bir rüyanın içinde hissetti kendisini. Yanında büyükbabasının oturduğunu düşündü. Elini onun omzuna atan büyükbabası, hatıralarında hiç değişmeyen sesiyle ona konuşuyordu;

-Bak! Ne güzel geldin bugünlere evlat…  Babanın ocağını tüttürüyorsun, hatıralarına sahipsin, sevdiklerini yüceltmeyi seviyorsun… Bunlar senin zenginliğin! Ama mutlu görmüyorum seni…Kendini rahat bırakmıyorsun!

-Yalnızım ben, büyükbaba! Bu kadar çok düşündükçe… Sanki herşeyin farkında oluyorum bazen… yalnızlaşıyorum

-Yanlış düşünüyorsun evlat. Hayat senin karar vermediğin tercihlerle dolu. Tercih ettiğini sandığın şey, aslında senin yönlendirdiğin bir şey değil… Hayatın içinde var olan ve paylaşılan bir şeyin içine girmek… Bir çok şey, insan, konu…hepsi bir araya geliyor ve sen de dahil oluyorsun. Ama güzel bir özelliğin var. İçine girdiğin her ne ise onun hakkını verip, paylaşabiliyorsun… Senin varlık biçimin bu.

-Daha basit olamaz mıydı?

-Her insan farklıdır ve bazı insanlar dik yamaçlarda doğar ve büyür. Dağ keçileri gibi. O sert minicik ayakların dimdik kayalarda tutunmaları gibi…  Sen daha doğmadan önce ne olacağına karar verebilenini gördün mü evlat!

-Hayır

-Herkes hakkını, hakettiğinden çıkartır…

-Ben bir hak peşinde miyim ?

-Tabii ya ! Tabii ki hak peşindesin… Hak edebileceğin en büyük şey mutluluk değil mi evlat !

-Olmaz mı, tabii mutlu olmak isterim…

-Gördün mü ya ! Demek ki sen gözünü en büyük olana dikmişsin… Diğerlerini arkanda bıraktın be yavrum! Mutluluk insanın bedenindeki su gibidir. bir defacık içmekle bir ömür sürebilir mi insan

-Büyükbaba ?

-Mutluluk, yaşadığın hayat için uğraşmaktır. Didinmektir… Gerçek, aynı senin de inandığın gibi ‘bir güneşlik mesafe’de seni bekler… Onu yaşamın içinde tutamazsın… Ancak güneş gibi olmayı seçersin. Etrafına sıcaklık verirsin, aydınlatırsın. Böyle bir yaşamı tercih edersin… Ve gittiğinde; Sevenlerinin hatırısında bir güneş gibi açarsın…

-Seni hatırladığım gibi.. Güneş gibi !

-Yaa evlat, tam da öyle…

Büyükbabası gecenin bu karanlığında gerçekten de bir güneş gibi doğmuştu. Ve onu doğurup ta yanına kadar getiren, kendi içindeki sevgi ve hayalgücünden başka bir şey değildi. En zorlandığı anlarda, hayatının süper kahramanlarını hep böyle çağırırdı. Büyükbabası ve Ebru da öyle birer semboldü yüreğinde. Arkadaşlarının yanında ‘Ebru’ ismini kullanmasına her ne kadar şaşırsa ve tedirgin olsa da, ortada bilmesi ve korkmaması gereken bir doğru vardı. Aşk duygusunu ona ilk tattıran, bir erkek için kadının ne derece yoğun bir his ve insani değer terazisi olduğunu ona ‘Ebru’ öğretmişti. Büyükbabası ile yaşadığı bu kısa ama anlamlı rüyadan uyandığında hala aynı yerde oturuyordu. Toparlandı ve dosdoğru geriye, Maçkaya doğru yürümeye başladı. Biraz önce dalga dalga gelen düşüncelerinden sıyrılmış, kendini nispeten daha iyi hissediyordu. Eve döndüğünde herkes çoktan uykularına dalmıştı. Saime’nin yanına kıvrılıp, sarıldı. Saçlarını kokladı. İçinde tarif edemediği bir huzur vardı. Büyükbabasıyla yaşadığı o rüya, gücünü toplamasına yardımcı olmuş, aslında kendi kendine telkin ettiği doğruları onun ruhundan duyması ayrı bir ferahlık vermişti. Uyumadan hemen önce, biraz da içindeki iyi duyguların bir tezahürü olarak sessizce konuşmaya başladı,

-Hey be koca hayat ! Neler yaşatıyorsun. Nelere çarptım senin şu karmakarışık düzeninde. Neler için uğraştım da, altından koskoca boşluklar çıktı. Kimleri çıkardın karşıma. Ne hayatlar, ne doğrular, ne yanlışlar içinde debelendim… Ne kavgalar gördüm. Bir hiç uğruna yolundan çıkarılan, ne kadar çok gariple karşılaştım. Neleri sevip koynumda sıcacık yerler açtım. Hepsi de hayatımda kalıcı olsun diyeydi. Bazıları bugüne kadar geldi, bazıları ya başka yollarda yitip gitti, ya da savruldu kaldı öylece…Şimdi bakıyorum da; Hiç bir şeyi mal mülk sevdasına biriktirmek gibi bir niyetim olmamış. Hep o anın içtenliğini yaşamışım. O bir kavga ve gürültü bile olsa… Anladım artık. İnsanlardan çok daha bencil olan bir şey var. O da hayat! Herşey yine ona kalıyor. Şu ‘hırs’ derdine dünyadan bir şeyler kopartmak isteyenlerin acz i ne fena… Yaşam koleksiyonculuğu tam bana göre. Bir yaşam yüklüyüm. Elimde koskoca dünya. Bir çocuk gibi mutluyum aslında. Al, yap, sev, biriktir ama sonra ver birilerine… Verdiğim o şeylerin hepsi başkalarının hayatı, mutlulukla hatırlayacakları şeyler olsun. Sonra şöyle uykuya dalar gibi sonsuzluğuma uyansam ! Daha şu kadarcık beyniyle, ne bekleyebilir ki insan…?

Uykudan uyandıklarında yine her zaman ki gibi güneş doğmamış, gökyüzü sadece yavaş yavaş renklenmeye başlamıştı. Bugün işe gitmemeye karar verdi. Hem bahçeyle ilgilenecek hem de uzun zamandır ertelemek zorunda kaldığı bazı yazılarını toparlayacaktı. Annesi, yaşamın ona getirdiklerinden yorgun düşen ve yaşının da getirdiği ağırlıkla biraz daha uyumayı tercih ediyordu. Kahvaltıyı Saime ile birlikte yapıp, evin sıcaklığını terk ettiler. Bahçede bir süre dolaşmak isteler de soğuk hava buna müsade etmedi. Koşar adım çatı evlerine çıktılar. O da masanın başına geçip, notlarını karıştırmaya ve bu sakin geçecek günün çalışma planını yapmaya koyuldu. Bir anda bunun aslında elinde tuttuğu hayatının maddeye dönüşen kavramları olduğunu ve onlar üzerinde çalışacağını fark etti. Çok detaylı çalışmayı sevse de, bu konuya ayrı bir ihtimam vermesi gerektiğini hissederek, kafasıyla onayladı. İş becermek için bir takım taktikler geliştirmek gerektirdiğinden dolayı önce bir taş çalışmak iyi olacaktı. Onunla baş başa geçirdiği zamanlarda diğer işlerini de tüm detayıyla düşünebiliyordu. Sonra başını kaldırmadan taşın içine gömüldü. Akşam üstüne kadar devam eden bu zaman içinde tek kelime etmedi. Daha doğrusu, hiç konuşmadığının bile farkında değildi. Hiç beklemediği bir telefon onu sanki rüyasının içinden çekip almıştı. Arayan Dilo’ydu;

-Dilo…Aramazdın! Kötü bir şey yok ya…

-Sayılmaz. Bildiğin gibi.. Müsaitsindir diye sesini duymak istedim.

-Şaşırttın… Çok sevindim. Nasıl herşey ?

-Bildiğin gibi. Yarım kaldı o gün herşey. Buluşup biraz vakit geçirsek ne iyi olur…

-Ya, inan çok sevinirim. Ne zaman istersen. Bu aralar çok bağlayıcı şeylerim yok..

-Akşam müsait misin?

-Olabilir. Zaten bir Sergiye gideceğim. Oradan çıkınca buluşalım. Nerede olsun?

-Aynı yer olsun… Sıkılır, konuşamazsak kalkarız!

-Anlaştık. Ben en geç 8’de orada olurum.

-Harika ! Görüşürüz…

Telefon kapandıktan sonra biraz da olsa ilgisinin dağılmış olması hoşuna gitti. Taşın içinde geçen saatlerin kendisini yorduğunu fark etti ve terasa çıkarak kısa bir süre geçirdi. Hava sabaha nazaran çok daha sıcak ve güzeldi. İstanbulun kış masalının içinde yaşanan böyle günleri seviyordu. İnsanların bu günlerini farklı geçirmek için sokaklara dökülmesi, gezmesi ve eğlenmesini izlemek bile ona canlılık veriyordu. Hem bu güzel güne bir şey daha eklenecekti. Dilo! İçinden türlü türlü düşünceler geçse de, onu görmek çok iyi olacaktı ve bunu istiyordu. Sık görüşemiyorlardı. Görüştüklerinde ise dile dökülemeyen, ağızlarda kilitli kalan bir çok şey tek tek sohbete dönüşebiliyordu. O an en çok sevmediği şeylerin başında ‘cevapsızlığın’ geldiğini anladı. ‘Cevapsızlık’… İşte bir şeyin daha farkına varmıştı. Nadir de olsa dalga dalga esiri olabildiği sinirlenme hallerinin ardında bu vardı. Gerçek duyguların ve davranışların önünde set kuran ve senin gerçeği görmeni engelleyen o koca duvar. Karşındaki her ne kadar açık sözlü olsa da, gerçeği telafuz etmek bazen zor olabiliyordu. Bunu gördüğü durumlarda da ya sinirlenir, ya da uzaklaşmayı tercih ederdi. Çünkü gerçeğin önünde kurulmuş bir setle konuşursanız,  muhatap olduğunuz o duvar gerçek değildir ve siz de olmayan bir şey ile sadece vakit geçirmek zorunda kalırdınız…

-Bak yine araya gireceğim. Bu iç sızlatan bir dünya hikayesidir aslında. Evet yeni farkettim ama bir şey var ki çok önemli. ‘Cevapsızlık’ bana cevap oldu, kabul ! Ama her zaman insanlara karşı şefkat duymamın bir sebebi var. Çoğu insan kendi gerçeklerini öyle kapatmıştır ki, içinde ne olduğunu bile bilmez. İşte onlar için üzülürüm. Yaklaşmak istemem ve yargılamam. Çünkü kendileri ile karşılaşamayacağımı biliyorum… Çok az insan var benim dokunabileceğim. Çünkü insanlar malesef ‘insani duyguların hayat savaşında yenilecek kadar zayıf olduğunu’ düşünür. Anne babaların çoğu da bu konu da iyilik ve sevgi adına ‘ruh hırsızlığı’ yaparlar. Ellerine gelen mucizeyi kendi bakışlarının ve dünyevi bazı saplantıları adına mahveden öyle çok insan var ki. İşte böyle büyüyenlerden kendi cevaplarını vermelerini bile isteyemezsin…. Çok uzun bu konu. Bu tür insanlar içlerinde hep bir soru olduğunu bilir ve malesef o eksiktir. Ama bilmen gereken bir şey var. Elinde adı ‘gerçek’ olan bir silah varsa, bil ki o büyü aynı bir balona iğneyi dokundurmak gibidir. Puff…. İşte bu silahı ele geçirmek zaman ister, yaşanmışlık ister. Ve o silaha sahip olan kişinin ruhunda anlamlı bir gülümseme ve tevazü oluşur. Uçan balonlara tavsiyem, bu tip gülümsemelerden mümkün olduğunca uzak durmalarıdır. Çünkü onlar ‘kendileri ile başbaşa kalmayı kaldıramazlar’.

Düşüncelerin dalga dalga ve o anın gereklerinden bağımsız bir şekilde oluşmasına kızmasa da, kendi kendine onları uzaklaştırmak ister gibi bir hali vardı. Bunun için en iyi yolun da o düşünceyi kafasında çözmek olduğunu bilir, kendini rahatlatana kadar uğraşırdı. Bunu da kafasından attıktan sonra, güzel havanın verdiği huzur içinde bahçede güneşlenen Saime’nin yanına indi. Annesi de bahçesinde dökülen yaprakları topluyor, arada bir de ağaçları kontrol ediyordu. Bir süre onlarla oturup vakit geçirdikten sonra duş almaya ve giyinmeye gitti. Çok merak ettiği sergi ikinci plana düşmüştü. Dilo ile konuşacakları o kadar çok şey vardı ki. Biraz da bunun heyecanıyla evden fırladı. Hiç bir yere geç kalmak istemiyordu. Otomobiliyle Sıraselviler’e kadar geldi. Sergiye giderken aklında hem ‘bir serginin nasıl yapıldığı’ nı incelemek, hem de bahsi çokca geçen eserleri inceleme fırsatı vardı. Öyle de yaptı. Kendi deyimiyle ‘yeni resim’ ve kavramlar karmaşısında türeyen sanat akımlarından, en çok izlenimciliğe ( empresyonizm) merak salmıştı. Bu sanat akımı ona göre, fotoğraf öncesi dönemin en önemli ve ihtişamlı ‘göz’leri tarafından yapıldığını için dünya tarihinde çok farklı bir yere sahip idi. İzlenimciliğin en önemli referans noktası madde ve ışıktır. Işığın her an değişen açısı, dünya içinde varolan tüm maddeler üzerinde etkilidir ve renk değiştirmesine neden olur. Işığın bu yansımaları ve kullanımı insan duygularının da değişmesinde etkendir ve tulae böyle yansır. Yani Işık, madde ve ruh üçgeni bize o an’ın fotoğrafını çeker. Bu sebeple tarihin fotoğraf albümünü empresyonistler ve gerçekçiler (realist)  oluşturmuştur demek yanlış olmayacaktır. Tüm bunlara kendi ruhani yorumlarını katanlar da post empresyonistler olmuştur. Bunların en başında Van Gogh gelir. Van Gogh, onun da da ayrı bir hayranlık duymasına ve sanatı sevmesine ön ayak olmuştur.

Sergide incelediği bir tablo da bu ‘post empresyonist’ ruhu taşıyordu. Bakıldığında çok sıradan olması o ruhu çok daha iyi yansıtıyordu. Evin camı önünde duran  bir masa, boş bir sandalye ve yarı dolu bir su bardağı… Ve dışardan içeri süzülen şehir detayları ile doğa, yalnızlıkla ve yaşamın içselliğini, terk edilmişliği ve yarım kalan duyguları çok güzel anlatmıştı. Sadelik içinde olmayı ve öyle kalmayı seviyordu. Belki de o yüzden bu tabloyu çok anlamlı bulmuştu. Herşeyi iyice inceleyerek notlar tuttu ve oradan ayrılarak Dilo’yla buluşmaya gitti. Maçkaya vardığında henüz Dilo gelmemişti. Elinde yarım bıraktığı ‘kuzguncuk’ adlı kitabını açıp, sıcak bir nane limon söyledi ve okumaya koyuldu. Daha on sayfayı bile bitiremeden Dilo’yu gördü. İçinden ‘bu kitaptaki gerçekler bir türlü su yüzeyine çıkamıyor’ diyerek ayağa kalktı. Sarılarak selamlaştılar ve oturdular. Dilo saçlarını açık bırakmış, sade, boğazlı bir kazak giymişti. Neredeyse bir saat boyunca mesleklerinden, zorluklarından ve insanlardan bahsettiler. Dilo da bu uzun zamanın verdiği sıkılganlığı yaşıyor, hayatını sorguluyordu. Sohbet farklı konular arasında bir sağa bir sola yatıyor, giderek derinleşiyordu. Değişik bir insan olduğu belliydi Dilo’nun! Sakin ruh halinin verdiği o tevazü belli olsa da, içinde zamanın da biriktirdiği bir reddediş seziliyordu. Yıllardır o sessiz kimliğinin altında saklanan ama radikal hayallerle süslenmiş birisi gibiydi. Ancak o hayallerin bir kilidi ve şifresi vardı. İçinde suçluluk hissi yaratabilecek bir çok şey saklıydı ve bunların su yüzüne çıkmasını, onu tanıdığını sanan kimse kaldıramazdı. Daha doğrusu o kimseyi kendisiyle ilgili olarak üzmek istemezdi. Bu yüzden içinde hapsettiği, o bambaşka insanı ne redderer, ne de vazgeçerdi. O, içinde yaşattığı gerçek Dilo’ydu ve kendini güvende hissettiği anda bu özelliğini dışa vurabiliyordu…  Ama Dilo’ya son söyleyeceği şey ağzından çıkmaya hazır namlu ucunda duran bir mermi gibi bekliyordu;

-Duyguların hayata akamadıkça, onları düşünmen sadece duygularını köreltir. Meyve yenmez ise, çürümeye mahkumdur. Duyguların da böyle… Yaşamak, hayatını sindimek zorundasın Dilo…

Bir sessizlik oldu. İnandığını söylemişti. Bir süre bakıştılar. Dilo anlamlı bir gülücükle sessizliği tercih etti. Onun bu halini izledi. Aslında kendinden saklanmıyor, sadece kendi insanlarına değer veriyordu. Bu erdem de onun kişiliği olmuştu. Peki ya O? diye düşündü içinden ve ona biraz yürümeyi teklif etti. Maçka parkına indiler ve bir süre sessizce yürüdüler… Uzun yıllar sandıkta korunan arkadaşlıkları tekrar su yüzüne çıkmıştı. Aslında konuşulacak çok şey olmasına rağmen, karşılıklı güven hissini bozmadan ve başları önlerinde ilerlediler…

Endüstriyel yaşamın insana telkin ettiği bir çok yanlış, o yürüyüşte yoktu. Arkadaşça hislerinin altında, birbirlerine bir özen hissiyle yaklaştıkları belli olsa da, içlerinde merakla karışık özel bazı hisler olduğu da bir gerçekti. Birlikte olmak, konuşmak güzeldi. Hele insanların birbirini anlamak adına birbirlerinden kaçmayı bile tercih edebileceğ bu gibi durumlarda, ikisinin de o güven duygusu içinde olmaları ve hissettikleri özel duyguların hiç te boş olmadığını gösterir gibiydi. Bir an durdu ve Dilo’ya dönerek;

-Sana bir mektup okuyacağım ister misin. Ama sadece okuyup susacağız, anlaştık mı?

-Anlaştık!

Arka cebinden bir kağıt çıkardı ve bank’a oturdular. Kısık ama yoğun bir sesle okumaya başladı;

Sevgi sevgisizlige dönüşür mü?

1 yıl… insanın  bir ömür kazanmaya çalıştığı değerlerini, sevebilme içgüdülerini, sahip çıkkma duygusunu, zevk aldığı, öğrendiği, yasadığı herşeyi bir anda alıp götürebilir mi?

İnsan, sevdiği kisiyi her anıyla- kendi yatağına girip hayaller icinde uyurken, diğer tarafta bambaşka aşklar yasandığını kabullenebilir mi… Bunu kabulleniyor gibi davranmak zorunda kalabilir mi hiç. Belki zaman gelir, sevgi tekrar çiçek açar diye umutla bekleyebilir mi! Bu umudu yaşarken tel tel dökülmesine rağmen-o da beni seviyor aslında diye ince ince gülümseyip, yarın icin uyanabilir mi! Her gözyaşında yanında, her zorluğunda arkasında olmak isteyebilir mi? Her kavgaya gürültüye- her isyana ve haykırışa rağmen,  tekrar kalbini tutup, susturabilir mi…

İnsan hiç kendini beklemeyeni bekleyebilir mi? Hiç umudu kalmadığı anda bile sadece ömür boyu gözleri gözlerine değsin diye-içindeki sevginin kişiligini değiştirebilir mi! Bir dostun gözleriyle-o gözlere bakabilir mi ?

Umut yerini unutulmaya bırakırken yolunu değiştirip başka sevgilere kucak açabilir mi! Tek tek veya hep bir vücut olup salınırken ağaclar, aklına onu getirmemezlik edebilir mi o kalp?  İki bedende tek can gibi yaşarken, tümünü ona verip sonra kendisini tam hissedebilir mi? …ve cok garip midir… insanın icinde can kalmadığını anlayıp kendi hayatına veda etmesi. Cansız beden yürüyebilir mi? Atmayan kalp sevebilir mi? Düşünemeyen bir aklın, ne farki vardır ölü bir topraktan…  ?

Şimdi bana hayatı tekrar verenler biliyorlar mı acaba, şu an yasayan kim? Kim; hala aynı insanlar arasında yürüyüp, onlara isimleriyle hitap eden, her akşam evine giderken, aynı bakkala ugrayip, anahtarıyla kapısını açan… Ve kim uykuya dalmak yerine ellerini dizlerinin arasına alıp öylece boşluğa bakan? Kim; korkuyla-evindeki her anıyı, resmi bir yerlere saklayıp-nefes almaya çalışan…

Bana hayat nerede yaşanıyor biri gösterebilir mi? Kendisi oralara hic gitmiş mi? Yaşamış mı…? Ne olur… anlattığınız yerler benim daha önce yaşadığım yerlere cok benziyor. Kaybettim orayı… doğru söyleyin, siz gözlerinizle kalbinizle orada yaşadınız mı?

Orada, küçücük bir ağacın arkasında saklanabilecek kadar minik, yumusak saçları ensesine yapışan, elleri hafifçe soguk, kısık ama kocaman gözlü, kücük ama hızlı adımları olan, incecik sesli birini gördünüz mü? Sevginin olduğu yerde cıvıl cıvıl olan, koşan, ağlayan biri olmalı orda…

Görmediniz mi… Ben gördüm ama… oradaydı! Siz inanmasanız da, görmedim deseniz de, o oradaydı…

Bir gün ayrı yerlerde, aynı anda o yusyuvarlak parıl parıl olmuş dolunaya bakacağız… belki de aynı yerde olacagiz ama farkında olmayacğıiz…. Belki yapayalnız gözyaşları akacak birbirinden habersiz…. Belki de bir ses duyacağım uzaklardan, ama cok yakın… hayatın bitmesine ramak kalmışken, tekrar baslayacağım yaşamaya… işte o an-hayat bir gündür, o da bugündür-diyeceğim sarılıp… kollarında canımı vereceğim ona, ılık ve uzun bir son nefes okşayacak yüzünü… Tüm kalbimi sevgiyle doldurup sonsuzluğa yürüyeceğim… sevginin her zaman yasadığını, sevgisiz kalsam da bileceğim…. Ve o hep ‘SU’ gibi olacak…

İkisi de yerinden kıpırdamadı. Birbirlerine de bakmadılar. Anlaştıkları gibi hiç bir konuşma geçmiyordu. Bir süre oyalandılar. Dilo ayağa kalkarak sessizliği bozmak istercesine elini uzattı ve ‘hadi kalkalım’ anlamında bir göz kırptı. Geldikleri yöne doğru ilerlemeye başladılar. Gece, nokta nokta aydınlığının içinde sakladığı bembeyaz dolunay ile maçka parkının karanlığını deliyor, soğuk bir kış olmasına rağmen bugün ki serin havanın dokunuşunu hala taşıyordu. Bir an kendini çiftlik evinin arkasından tepelere uzanan ağaçlık yolun içinde hissetti. Vakt I zamanında bu yolu kullanır, kendince dolaşır ve oyunlar oynardı. Bir seferinde o yolda ablası ile el ele yürümüştü. O anı hatırladığı anda eli istemdışı bir dokunuşla Dilo’nun elini tuttu. İki samimi, küçük yaşlardaki çoçuklar gibi masumdular. Sessizlikleri bozulmadı. Ayrılma vakti gelmişti. Birbirlerine sarıldılar ve hiç birşey söyleyemeden, gözleriyle vedalaştılar.

Otomobiliyle yola çıktığında Kahraman’ı hatırladı. Uzun zamandır konuşabilme fırsatı olmamıştı. Onu arayıp bir hal hatır sormak istedi. Uygun bir yer aradı ve park ederek onu aradı;

-Kahramanım, konuşamıyoruz bir türlü. Rahatsızlık vermedim ya?

-Estafurullah Ağabey, Hata benim. Aramak istemedim bir sure. Malum olay biraz yatışsın istedim.

-Yahu, ne alakası var kardeşim benim. İyi misin? Nasılsın?

-Seni sormalı. Şu tayin işi halloluyor gibi. Şube ataması yapacaklar ama bir sınav şartmış. O da haftaya, siz nasılsınız. Saime ablam nasıl?

-İşte o malum durumdan sonra eve bile uğramadık Kahraman. Anneme geldik. Hem değişiklik hem de özlem… Sadir Beyle ilgili bir gelişme var mı?

-O durum zaten büyük olaydı. Yirmiye yakın insanı deşifre ettiler, aldılar. Ama bayan Nili daha iyi… Güzel diyebileceğim tek şey, Erbay’ın bırakılması ! Ama bıraksalar ne olur, çocuk yıkılmış bir kere…Sağlık bakanlığı, disiplin, kurul falan….

-Kahraman, onları alıp bir gün bir şeyler yapsak…

-Tamamdır. Emrin olur. Konuşuruz o zaman…

-Hadi eyvallah !

 

Bayan Nili ve Erbay’ la yapacakları programı düşünmüş olmaları hoşuna gitmişti. Tesbihin yeni sahibesi, her vasfıyla bunu hakediyordu. Bu isim aslına bakıldığında karmakarışık ve sinsi bir tarih içinde simgeleşmiş olsa da, Bayan Nili ismi tamamen bir tesadüf olarak sadece benzerlik taşımaktaydı. Konu dallı budaklı ve bugünün de karmaşık tarihine ışık tutacak nitelikte bir istihbarat olayından başlıyordu;

-Haremin içinde yaşananlar konusu değil mi?

Bu konu hiç bir zaman içinden çıkılamamış bir konudur çünkü içerdeki güç savaşları, zehirlemeler, kavgalar ve padişahın gözüne girebilme süreçleri masallara bile konu olabilecek nitelikte. Bunlar, dışarıdan baktığımızda masum kadın kavgaları gibi görünse de bilhassa KÖSEM Sultanla sembolleşen bir yönetim ve siyasi kavganın iktidar mücadelesine dönüştüğü belgelenmiştir. Farklı toplumları barındıran Osmanlı topraklarında, Harem’e seçilecek olan genç kızların bilhassa farklı valiliklerden gelmesinin bir çok farklı nedeni var. Ancak konu dünyanın bugününü çok yakından ilgilendiren ‘ NİLİ ‘ konusu… Bazı tarihçiler NİLİ’yi ilk organize Yahudi istihbarat kurumu olarak görür ve ‘İsrail Harem’de kuruldu’ denir. Bu işin fantezi boyutu olsa da NİLİ İstihbarat teşkilatinin Harem’e de sızdığı bir gerçektir. Sürecin başlangıcı ilginç. 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudiler Osmanlıya sığınmak ister. Aynı şekilde Rusların da 1880’lerde Yahudileri kovdukları tarihte belgelenmiştir. Osmanlı sultanlığı içinde bu yahudilerin İstanbul’da önemli görevlere getirildikleri de bir gerçek. Daha da önemlisi yahudilerin Osmanlı’dan bir devlet istemesi meselesi. Oraya geleceğiz!

Bu dönemde Yahudi kızların Harem’de çıkardığı huzursuzluklar bilinir. Yahudi kökenli göçmen harem kızlarının içerde örgütlendikleri, diğer azınlık kızlarını Valide Sultan’a karşı kışkırtmaya çalıştıkları ve Padişah’a yaklaşarak yatak odası sohbetlerinde beyin yıkamaya çalıştıkları ve sonucunda saray kararı ile ya sürüldükleri ya da öldürüldükleri söylenir. İlginç yanlarından biri de harem kuralları gereği herkes işiyle ilgilenir, kendi aralarında ve görevleri dışında konuşmaları makbul sayılmazdı. Düzenli olarak bir araya gelip eğlendikleri tek yer ise cariyeler hamamı imiş. Hep birlikte yıkanır, eğlenir ve yer içerlerdi. Burada ki serbestlik zaman zaman dedikodulara, kavgalara sebep olurdu. Kadınlar hamamda nasıl bayılır hikayesi de buradan çıkmış galiba. Tartışma esnasında biri bundan korkacak olursa veya işin büyümesini engellemek amacıyla bayılma taklidi yapar, ilgiyi başka yöne çekerdi. Bu da ağırlıklı olarak Valide Sultanın emriyle yapılırmış. Bunu yaparak, kızların ne yapacağını, kimin yardım edip etmediğini, kimin uzak durduğunu kontrol edermiş…

Gelelim Yahudilerin Osmanlıdan devlet istemesi konusuna. Zaman geçtikçe saraya yakın yahudiler hakikatli mevkiilerde yer almışlar. Esnaf teşkilatlarında önemli birliktelikler kurup, etkinleşmişler. Bir çoğunun ticaret yanında farklı zanaat sahibi de olmaları vesilesiyle saray yaşamına ve kararlara önemli katkıları olduğu bilinir. Bunlardan biri ilgimi çekti. O da şu: Yahudi önde gelenleri bu süreçte Valide sultana ve kulaklar vasıtasıyla gözde cariyelere yakındılar. Padişaha, onlara hediye etmesi için renk renk giysiler ve takılar verdikleri kayıtlarda var. Bu münasebet zamanla da gelişen bir hal alıyor. Hatta bu hediyelerin ve harem içi düşüncelerin kavgalara, gruplaşmalara sebep olduğu da su götürmez gerçeklerden….’Bir erkeğin sana hayır demesini istemiyorsan kadınını baştan çıkart mantığı’ bu olsa gerek. İşte bu güç dengelerinin tam da tortulaştığı dönemd,e devlet isteyen Yahudilere padişah Makedonya’yı adres gösterir. Ancak Filistini isteyen Yahudiler ticari bir takım sebeplerle küçük gruplar halinde Filistine gitmeye ve yerleşmeye başlar. Toprak edinmek zorunda oldukları için de İngilizlerin el altından onlara para vererek toprak almalarını sağladıkları biliniyor. Bu, Filistinin tümüne yetmediği için de Osmanlıya karşı bazı oluşumlara girerler. Tüm bu oluşumların Padişah tarafından hissedilmemesi için yazılan bir çok harem hikayeleri vardır. Bu dönemde yahudilerin çok az bir kısmı olup bitenden habersiz İstanbullu birer vatandaş olarak hayatını sürdürmüş.

Hareme giden hediyelerin en büyük özelliği; ilk kez bu ortamda çıkar, hırs ve ayrıcalık kavgalarını başlatmış olmasıdır. Bunun ne hale geleceği ve parçalanan Osmanlının kalbinde nasıl bir yaraya dönüştüğü bilinir.

NİLİ de tam bu dönemde, Filistin içinde bağımsız bir İsrail için kurulmuş ilk istihbarat kökenli oluşumdur. İngiliz ve Amerikan vatandaşlığına ilk giren Yahudiler NİLİ teşkilatının başlangıcını oluşturur ancak bunu kuran aile Romanya’dan kaçıp İstanbul’a sığınan  ‘Aaronson’lardır. Zaman içinde aile İngilizlerle bir işbirliği anlaşması yapacak ve otuz yıl süren bir dirayetle Filistini İsraile çevireceklerdir. Buna en büyük katkı da beyinsiz arapları Osmanlıya karşı kışkırtan meşhur İngiliz ajan Lawrence’dır… Şimdi burada sıkı durmak lazım. Çünkü o da şu: Filistindeki ve kritik karar noktalarındaki Osmanlı subaylarının sindirilmesi için, zayıflatılmasıve islami esaslara göre cezası ölüm olan bir pozisyonda kalmaları için Sarah Aaroson ‘Harem’den bağımsızlıkla çıktığı söylenen kızlarla bir fahişe teşkilatı kurmuş. Bu kızların tümünün de güzel ve ser verip sır vermeyen cinsten olmaları için Türkçe bilmeyen göçmenlerden oluşturulmasına özen gösterilmiş. Bu fahişelik odaklı sır alma, yanlış bilgi verme ve sindirme opreasyonları, kurulacak İsrailin nasıl organizasyonlarla oluştuğunu gösteriyor. Hem de NİLİ;  İsmini eski ahitin baş harflerinden alsa da. Yani; İsrailin Kurtarıcısı Yalan Söylemez. Bir konu daha var: O da bazı cariyelerin NİLİ örgütünden olduğu ve bazı konularda padişahı etkilemek için, onu aşağılayacak bazı ipe sapa gelmez konuları Harem’de dillendirmek tehdidini savurduklarıdır.

Bir bayan Nili’ye bak, bir de şu ismin altında yatan ve kadınla taban tabana zıt dünya gerçeğine…

Tam bunları düşünürken köprüden geçmişti. Eve yaklaştığı sırada gözleri karardı. Tam Beykoz girişinde bir taksi arkadan çarparak kontrolünü kaybettirdi. Otomobiliyle önce refüşlere tırmandı, oradan da direğe çarparak yola savruldu. Kavşakta bekleyen insanlar ona doğru koşsalar da, patlama olması korkusuyla yaklaşamadılar. Otomobil paramparçaydı ve şuurunu kaybedip oraya sıkışmıştı. Önce polis ile bir kaç iyi insan uğraş verse de, çıkartamadılar. İtfaiye ve ambulans çağrıldı. Müdahale ediyorlar ancak fazla dokunamıyorlardı. İki bacağı ve kaburgaları bir çok yerinden kırılmış, kasığına giren metal ve adeta parçalanan yüzü’nden dolayı da çok kan kaybediyordu. Meraklı gözlerin de etkisiyle çevreyolu tıkanmıştı. 1.5 saat süren bir çalışmayla, şuurunu kaybeden bedenini çıkartarak hastaneye götürmeye karar verdiler. En yakın hastane Beykoz’daydı ama yetersizdi. Bunu bilen genç polis konuya müdahale etti ve onu Haydarpaşaya götürmeye karar verdiler. Ambulans içinde ümitsiz bir yaşam savaşı başladı. Derin komadaydı. İlk müdahaleyle onu yaşamda tutmaya çalıştıkları sırada, polis memuru da telefonunu bulmuş ve son konuştuğu kişiyi bularak aramıştı;

-Ağabey hayır olsun ! dedi Kahraman, herşeyden habersiz…

Ben Beykoz trafikten memur Özgür Ataman… Kimle görüşüyorum?

-Kahraman ben, Baş komiser Kahraman ! Hayırdır kardeşim, bu telefonun sende işi ne?

-Sanırım yakınısınız komiserim ! Beyefendi kötü bir kaza geçirdi. Beykoz kavşağında. Şu an ambulansla Haydarpaşa Numuneye naklediliyor…

– Kapat, anladım… Telefon sende kalsın. Tutanak için acele etme.. ! Asayiştenim ben, arkasından git…dediğimi unutma !

Kahraman yaşadığı şoktan çok çabuk çıkarak Hastaneye koştu. Bu sırada polis memuru da annesi ve bir kaç arkadaşına haber vermişti. Bir saat içinde acil servisin önü ana baba gününe döndü. Herkes oradaydı. Apayrı yaşamlarında, birbirinin yüzünü dahi görmemiş ik ayrı kitle, aynı insan için oradaydı. Her şey belirsizdi. Tanıyanları, çaresiz gözlerle koşuşturan doktorları izliyor, izledikçe de olayın vahametini daha iyi kavrıyorlardı. Başta annesi olmak üzere herkes üzgün ve sessizdi. Şuuru kapalıydı. Başındaki her doktor sanki görev paylaşımı yapmışcasına ayrı ayrı yerleriyle ilgileniyorlardı. Sabaha karşı gözlerini açtı. Acılarını dindirmek ve hayatta tutabilmek için verdikleri ilaçlardan dolayı düşünemiyordu. Sadece yoğun bakıma götürülürken arkadaşı Sonay’ı görebildi. Elini güçsüzce ona uzattı ve tekrar hatırlayamayacağı derin bir uykuya daldı. Gözünü her kapattığında doktorlar başına üşüşüyor, kontrollerini yapıyordu. Rahmetli babasının orada doktorluk yapan arkadaşı, mesleği gereği gerçekleri bir bir sıraladı;

Şu an yoğun bakımda. Durumu çok ağır. Gereken herşey yapıldı… Bu tip olaylarda herşey mümkün. İç kanaması yoğun ve malesef akciğerlerine doluyor.Kırılmadık yeri neredeyse kalmamış… Güçlü olmaya çalışın! Pardon, bir de hazır olun, kan gerekecektir.

Bu sözler herkesi yıksa da, bazı arkadaşları onun hala yaşadığını ve bunu mutlaka atlatacağını sesli bir biçimde dillendirirerek etraflarındaki herkese moral vermeye çalıştılar. Saime adeta donmuştu. Bu öylesine belliydi ki, ona da teskin edici bir kaç ilaç ve serum verildi. Annesi her zaman ki sessizliği içinde dua ediyor, adeta son yılların bu dalga dalga gelen ve kaldırılması imkansız gerçeklerine direnmeye çalışıyordu. Uzun günler böyle geçti. Vücudunu bir milim oynatmasına aman vermeyecek şekilde sabitlenmiş ve yoğun ilaçlarla bilinçsiz bir biçimde nefes alıp vermeye çalıştı. Bu arada ciğerlerine zarar vermemesi için, koskoca iğnelerle kanlar boşaltılıyor, bu da hırıltılı bir nefes sesine neden oluyordu. Tüm dostları bazen toplanarak, bazen de tek tek ama hep yanında oluyorlardı. Bu durum annesine moral veriyordu. Uzun günlerden sonra bir sabah uyandı ve annesine dönerek;

-Lokum var mı..? dediği duyuldu.

Dudaklarından zorlukla dökülen bu cümleyle, orada olan herkesi büyük bir sevinç kapladı. Doktorlar geldi. Artık uyanmıştı. Bir yandan insanların yüzlerine tek tek bakıyor, diğer yandan etrafı inceliyordu. Şaşkın bir hali olsa da kimse onu umursamamıştı. Mutluydular ve telaşlı bir koşuşturma başlamıştı. Lokum bulunmalıydı. Annesi başında, saçlarını okşuyor, ağlayarak dualar ediyordu. Zor günler onun için yeni başlasa da, başında durmayı inatla bırakmayan annesi tüm yorgunluğuna rağmen ayakta idi. Bu duruma ne kadar üzülse de, bir şey yapamayacağını biliyordu. Durumu düzeldikçe birbiri ardına yapılan uzun ameliyatlar onu yormuştu. Bu dönemde tek tesellisi annesi ve arkadaşları olmuştu. Bir an bile onu bırakmamalarına seviniyor, yeniden yaşamaya başlayan bir çocuk gibi gözyaşları döküyordu. Doktorları da sık sık başına gelip ‘Biliyorsun değil mi, sen bir mucizesin’ dediklerinde ise daha da güçleniyordu.

Aradan tam üç ay geçti. Hastane günleri artık onun moralini bozuyordu. Kolları ve vücudu moral bozucu morluklar ve ağrılar içindeydi. Ancak o çıkıp evine gitmek istiyordu. Çok erken olmasına ve riskli olmasına rağmen o kararlılığından vazgeçmedi ve biraz zor olsa da bu onaylandı. Büyük gün geldiğinde, bir ambulansla ve ağırlıklı tribün arkadaşlarının da moral tezahüratlarıyla eve getirildi. Bu kadar acıya ve hareketsizliğe rağmen, biraz da yaşamanın verdiği bir mutlulukla durmadan espriler yapıyordu. Ev ona anında iyi gelmişti. Yaşamla ilgili bugüne kadar düşündüğü herşeyin kanıtıydı gibiydi bu kaza. Kalbinde ayrı ayrı yerlere koyduğu herkes yanındaydı. Düşünceleri ve bazı soruları tek tek cevaplanmış gibiydi. Yattığı yerden memnun olmasa da, bunu bir gün bile dert etmedi. Artık yaralar iyileşmişti ama yürüyemiyordu. Önem verdiği bazı büyükleri de, ona çarpan taksiyi bulmuş ancak hissettirmemiş, olayın detaylarını da resmi makamlardan öğrenmişlerdi. Yanına geldiklerinde ağır bir dava için icazet almak istiyorlardı. Düşündü ve;

-Kim olduğunu buldunuz da, araştırdınız mı? Karısı var mı, küçük çocuğu var mı, ev mi geçindiriyor yoksa çakalın teki mi? Kimsenin bile bile yaptığını sanmam ve eğer bir aile geçindiren, ekmek kazanan biriyse, onunla uğraşmak bize yakışmaz. Günah olur… Yok çakalın tekiyse o ayrı! Ama kalbi temiz biriyse, sağlığımıza kavuştuğumuzda, bir gün uğrar ve iyi olduğumuzu söyler, çayını içeriz. Adamın vicdanını rahatlatırız!

Herkes şaşkına dönmüştü. Böyle bir tepki beklemeseler de, içten içe takdir de ettiler. Konu bir daha açılmadı.  Öyle istemişti. Önünde yepyeni bir yaşam vardı ve onu da böyle konuların içine girip, bulandırmak istemiyordu. Olan olmuştu…

Tekrar yaşamaya başlamıştı. Herkes dünya içinde saniye saniye geçen ‘zaman’ kavramı içinde yaşıyor , bunu bir gerçek olarak kabul ederek, bir şeylere yetişmeye çalışıyorlardı.  Herşeyin dünya algısında kayıtlara düşülen bir ‘an’ı vardı. Tüm bu anlar arkaya arkaya dizildiğinde o kişinin yaşamını oluşturuyordu. Tavana bakmak zorundaydı. Onun boş bir tual olduğunu hayal ederek, ‘eğer buradaysam içini doldurmalıyım’ diye düşündü! Bu düşüncelerin tam ortasına da ‘zaman’ kavramını koydu. İnsan algısı, güneşin hareketleri ile biçimleniyor, yaşamı içinde farklı anlar, değişkenler oluşturuyordu. Bu devinim engellenemez bir şeydi ve hiç şaşmıyordu. Tüm insanlık tarihi boyunca yaşamlar, bir kurgu içinde hayatlarına devam ediyor ve düşünce zincirlerinin devamlılığı da doğumlarla sağlanıyordu. Yani sevgi ile…  Tavana takılı gözleriyle konuşmaya devam etti;

-Derler ya; Aslında herşey bir kurgudan ibaret diye… Ona inananlar var. Zaman kavramı aslında koskoca ve tek bir ‘ an’ dan oluşuyor. Yani geçip giden zaman diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Düşündükçe içinden çıkamadığımız bu döngü, bir merkezkaç kuvveti gibi bizi o dairenin içinde tutuyor ve milyonlarca yaşam, bu döngünün içinde kendi devinimini oluşturuyor. Bu da bize bir yaşam enerjisi veriyor. O kadar hızlı bir akış ki bu, o koskoca ‘an’ın algısı içindeki hareketlerimizin her biri farklı olduğundan dolayı, bu farklılıklarımız ‘değişimi’ oluşturuyor. Bu da içimizdeki  ‘zaman’ algısını kabullenmemize neden oluyor. Oysa bu boyutta var olan yaşama baktığımızda değişen hiç bir şey yok. Sadece bu olguyu oluşturan doğum ve ölüm arasındaki ‘zaman’ a yaşam deriz. Oysa herşey gözümüzün önünde. Güneş doğuyor ve batıyor. Olduğumuz yerde dönüp duruyoruz. Belirli bir hıza ulaştığında herşey film kareleri gibi hareketlenir. Hayat o, anladın mı…Hayat! Çabalar boşuna… Kendini o sonsuz hızın içinde bırakacaksın ki, yaşayasın ! Bırakmak için korkmamak gerek. Korkmamak için inanmak gerek… Bu merkezkaç içinde yer değiştirmeye çalışırsan başarılı olamazsın. Bunun fizik ilmi ile ruhun algısı arasında da ters orantılı bir bağı var. Bir reklam sözüyle meşhur olduğu gibi… ‘Time is what you make of it !’ Elini beş saniye ateşin içinde tutarsan, o sana bir saat gibi gelir ama aşık olduğun insanla geçirdiğin saatler sadece bir dakika gibi…. Hiç bir şeyin yok olmamasının temelinde bu zamansızlık var işte… Her ne kadar toplumsal düzen kitlesel hareketler oluştursa da, bireylerin hayatları içindeki çeşitlilik hiç değişmez.Ancak bu algı sistemi içindkie belirgin sürüklenişlerin, bir gerçeği daha vardır! Etki ve tepki. Hızla aktığın yolda çarpışacakların, teğet geçeceğin bir çok şey vardır. Onlar hızla üstüne gelirken, sen kendi ‘yaşam enerjinle’ o etkiye bir tepki verirsin. Bu tepki sana zarar verecek bir hızda çarpmalarını engeller. Bunu sağlayacak şey de senin içindeki ‘kuvvet’tir. İstersen buna dirayet de, istersen sevgi, istersen güç kullanmak… Bu herkeste farklıdır. Kullanılan silahlar farklıdır. Bu yüzden yaşamın her alanında konsantrasyon ve motivasyon en önemli güçtür. Bunu sağlayabilmenin tek yolu, ‘bilgi’ ve ‘konsantrasyonu’ üst seviyeye çıkartarak, tek amaca yönelebilmektir. İşte bunu yaşamımız boyunca besleyebilmek için, güçlü olmamız gerek. Sağlıklı olmak, doğru insanlarla doğru ilişkiler seçmek ve huzurumuza sahip çıkmamız gibi konuların tümü ‘bizim yaşam enejimizi oluşturur’. Bu sonsuz kaosta, her an dokunduğumuz, çarpıştığımız ve gördüğümüz şeyler, bize ait olan bu yaşam enerjimizi ya tüketir, ya da besler ve büyütür. ‘Pozitif ve Negatif’ yüklü herşey. İnsan beyni de böyledir. İçgüdüsel bir varlık olarak mutlaka onun da bir kutbu vardır. Akıl, onu bilir. Zıt kutuplar birbirini çekse de, bu zıtlık aslında bir bütünlüğü de içerir. ‘Farklılıklar, birbirini tamamlar’ sözünün altında bu var. Kadın ve erkek zıtlığı gibi. Bu içgüdüsel zıt kutupların çekim gücü ve birbirlerine duyduğu arzu son derece doğal, yapısal bir özelliktir. Aşk nedir peki? Şu her zaman cevapsız kalan aşk… Bu sonsuz permütasyonlu ve baş döndüren devinim içinde iki zıt kutubun çarpışarak yörünge değiştirmelerine ve birbiri etrafında dönerek başka hiç bir şey görmeden sürüklenmelerine bence ‘Aşk’ denir… Tam bir vals gibi… Artık başka yörüngede oldukları için de eski doğruların, yanlışların, insanların bir anlamı kalmaz. Çünkü onların yörüngesi artık değişmiştir. Bu aşkın bitişi de hazindir. Çünkü her iki taraf ta şiddetli bir çarpma ile farklı noktalara savrulurlar. Savruldakları yörüngeler de farklı olduğu için ‘onlar’ adına kontrolsüz bir süreç başlar. Bu, yeni yörünge içindeki yalnızlığın adı ise günümüz tabiriyle depresyon sürecidir. İnsanların kullandığı sözleri düşünün: Öyle bir aşk ki sanki başım dönüyor… Gözüm başka hiç birşeyi görmüyor… Bu aşktan sonra çok değiştim… Artık aşka inancım yok… Tekrar o hissi yaşayabilir miyim? Depresyon tanımının tıpta nasıl kullanıldığını biliyor musunuz? Karar verme yetisinin kaybolmasına denilir… Karar veremezsin tabii çünkü bu yeni yörüngede her şey alışılmışın dışında, yeni ve yabancıdır. Kalakalırsın… Başını yastığın altına gömersin…

Yattığı yerden düşünmeye devam ediyor ve zaman zaman bunu sohbetlerine de katarak, düşüncelerinin doğru taraflarını test etmeye çalışıyordu. Saime onu can kulağıyla dinliyor, zaman zaman da kafasını dağıtmak için eski hikayelerine geri dönüyordu. Zaten çok yorgun olan Annesinin de moralini ayakta tutmak istiyordu. Her ne kadar bu kazayı atlatsa da, annesi için hasta biriyle uğraşmak zordu. Kaza hiç moralini bozmamış, tam aksine kendi doğrularının var olduğunu görmenin oluşturduğu o  gerçek yörüngeye oturmuş gibiydi. Evin hanımları bahçeye çıktığında düşünmeye devam etti.

-Peki tekrar aşık olmak mümkün mü? Bence hayır… Çünkü bu muhteşem ve içiçe geçmiş yörüngelerin hızı içinde tekrar aynı şeyle çarpışmak neredeyse imkansız bir olasılık. Çarpsa bile bir öncesi gibi olmayacağı kesin. Bana göre üç evre var insan için; Doğum, Aşk ve Ölüm. Bizi yaşam enerjisiyle dolduran tek şey kendi yörüngemiz. Hastalandığımız zaman da bu geçerli. Dış etkenler senin yörüngene çarparlar ve yalpalatırlar. İşte bu yörüngeden ayrıldığın anda hastalanırsın. Şu moral herşeyin ilacı dedikleri de bu. Çünkü kendi yolun dışında kaldığın her saniye güçsüzleşirsin. Tekrar ayağa kalkabilmenin tek yolu ise kendi yoluna geri dönerek, yaşam enerjine kavuşmanla mümkün… Aşk o kadar kuvvetli bir histir ki; İnsanlar onu tekrar yaşayabilmek adına kendine yalanlar söyleyebilir, o his içine girdiğini düşünebilir…Ama bu bir yalacı taddır. Çilek reçeli gibi… Kavanozda saklanıp bozulmasını engellediğimiz ve açlığımızı tadlandıran o ekmek üstü tad ! Çilek reçeli… Ama aşk ‘Çileğin ta kendisidir ve malesef artık ekmek üstüne sürüp tükettiğimiz yalanlar kalplerimizi teslim aldı’.

İşin bir de insan ilişkileri ve çıkar boyutları var. İki tür insan tiplemesi burada önemlidir. Biri, ‘Kendi doğruları ile ve karşısındakini esir almak yoluyla, kendi yörüngesi içine almaya çalışan’, bir diğeri de ‘Kendi yörüngesinden emin ve ondan ayrılmadan yoluna devam eden’…. Bunların kavgalarında karşılıklı dirençler vardır. Birinde çıkar, diğerinde de bencillik söz konusudur. Hayatın akışı içinde bu direnç kavgalarının ortaya çıkardığı ve düşüncelerle maddeye dönüşen bir enerji mevcuttur ve her iki anlayış için de bu, ‘bitmesi çok zor bir kavgadır’… Düşünsenize bir taraf çekiyor, diğeri ayrılmam diyor ve direnç gösteriyor. Bu kavganın bitmesi için illa bir tarafın galip gelmesi gerekmiyor. ‘Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ duygusu içinizde yeşerirse, konuyu birbirine bağlayan çekim gücü de ortadan kalkar. Bunu sağlamak için yapılması gereken şey yine aynı; Bırakmak!…Sadece bırakmak !

İnsan olgusunun ‘kitlesel ve tek düşünce egemen’ bir çekim kuvveti altına girmesi de ilginçtir. Bu, bizim algımızda bir etkileşimle yani ‘etki ve tepki’ ile açıklanabilir. Süreç içinde daimi bir etkileşim içinde olduğunuz ‘madde ve olgular’ kitlesel olarak aynılaşabilir. Aynı bir metronom ritminde olduğu gibi; Aynı vuruşlara sahip olurlar ve bizim de o ritme maruz kalmamıza neden olur. Bu düzenlilik içinde tekrarlanan düşünce yüzünden kendimize has madde algımız da deformasyona uğrar ve onun ‘iyi veya kötü’ olduğunu düşünürek hayatımızın içine alırız… Bunların tümüne öğretiler diyoruz. Toplumlar tarihinde ‘geleneksel’ olarak vurgulanan kavramlar, işte bu düzenlilik içinde algılarımıza yapılan vuruşlardır. Şu benzetme yanlış olmaz. Bir yolda gidiyorsunuz ve yolun kenarında aynı tipte ağaçlar var. Hızlandıkça artık o ağaçları bir duvar gibi görseniz de, onun ağaçlı yol olduğunu bilirsiniz. Hepsi tek tek ve farklıdır ama algınızdaki bu devamlılık onları bir bütünün içinde saklar. Ağaçlar bittiğinde ise, o değişimi anında fark edersiniz. Ağaçlı yoldan geçtiniz ve bitti. İşte öğretilerde etrafınızdaki ağaçlar gibidir. Yani bir duvar… Eğer bu öğretiler içinden geçip gitmeye kararlı iseniz, onun bir parçası olmayı da reddersiniz. Durup o ormanın içine de girebilirsiniz. Ancak o zaman; Geçip gidenler gözünde sadece o duvarın bir tuğlası olursunuz çünkü cehalet kavramı, bu kitlesel ve durağan görünüm içinde sağa sola oynamadan yaşam sürmek gibidir. Ama siz ormanın içinde püfür püfür bir özgürlüğe dalmışsınızdır bile… Bu cehalet kavramı, aynılaşmayı ve katılığı da içinde barındırır. Toplumlarda oluşan güç kavramı ancak bu değerlere bağlılıkla mümkündür. Salt bu noktadan hareketle, bu ülkenin nasıl deforme edildiğini tekrar düşünürsek, daha iyi anlayabiliriz.

Hele şu globalleşme gerçeği; O husus ta çok ilginçtir. Maddi değerler ve insanoğlunu en iyi tetikleyecek kavramlar ekseninde oluşturulan bazı olgular (para), global diye tanımlanan kitlesel bir güç oluşturmuştur. Bu değerleri bir arada tutan zamk ise ‘para’ kavramıdır. Para kavramının insanlar için olmazsa olmaz bir gerçek haline dönüşmesindeki temel kavram ‘satın alma’ olgusunun bu araçla yapılmasının, tüm dünyaya sirayet ettirilmiş olmasıdır. Ve önemli noktalarından biri de ‘gıda alma zorunluluğunun’ para ile satın alınabilen bir gerçeğe dönüşmesidir. Bu ‘para’ algısı, zaman içinde hukukun desteği ile ahlaki değerler bütününün içinde yerini almış ve insanların sınıflandırılmasında etkili olmuştur. ‘Para’ artık gelenekselleşmiştir. Ve etik dediğimiz kurallarla kutsallaştırılmıştır. İşte bu madde kavram; güçlerin, dengelerin, insani değerlerin belirleyicisi konumuna geldiğinden dolayı hemen herkesin algısında bir ölçü birimine dönüşmüştür. Yani insan ‘parayla ölçülebilen bir varlıktır’… O artık hem bir övünç, hem de utanç kaynağıdır. Mesela, Paran kadar konuş…gerçeği gibi !

Siyaset ve sosyolojik gerçekler bu kapsamda değerlendirildiğinde ‘Marksizm, Kapitalizm, Sosyoloji  tarihi’ gibi konuların temelinde, aynı olgunun farklı enstrümanlarla sevk ve idaresinden başka bir şey göremeyeceksiniz… Yani kısaca; Değerler kavramı mıktanıstır. O değerler bireysel özgürlüğü, ruhun ayrıcalığını tanımaz. Bireysel bir kimliksizliktir. Kitlesel bir güce dönüşmesi için, bir mıktanıs gibi insanı çekmeli ve yabancıların deyimiyle, bir ‘snowball effect’ oluşturarak önüne geleni ezmelidir… Şu an dünya bu sürüklenişin esiri konumunda.

Düşünceler onu yormuştu ama bir yandan da o gizemli yolculuğun içinde nefes alıyor, mutlu oluyordu. Yatağında da olsa, oturabilir bir hale geldiğinde ise tüm düşüncelerini anlatmaya, yazmaya başladı. Bahar gelmek üzereydi ve bunu aldığı nefesten bile anlayabiliyordu. Böyle bir sabahı içine çekerken, Saime’nin elini tuttu ve;

-Ne güzel değil mi? Günler yavaş yavaş uzuyor.  Şimdi o kadar çok eğleneceksin ki, dokunduğun her şey yeni doğan çocukar gibi olacak. Çiçek kokuları, minik minik açan yapraklar, gonca çiçekler, yavru kediler, kuşlar…Delireceksin Saime’m…

-Ne güzel anlatıyorsun. Seni de çıkartırım bahçeye…

-Bir a’ma sen, bir engelli de ben,  ne güzel oluruz ama değil mi…

-Türk filmi gibi olduk aşkım..!

Yine bir kahkaha kopmuştu. Annesi de bu şenliğe katıldı. Bir süre öylece gülüp vakit geçirdiler. Taşlarıyla ilgili canı çok sıkılsa da, tekrar yaşamanın verdiği güç, onu unutturabiliyordu. Sergi bir sonraki bahara kalmıştı. Bu arada Bango’da zaman zaman uğramaya gayret ediyor, atelyeyi çalıştırıyordu. Arkadaşlarının ziyaretleri onu daha da memnun ediyor, hatırlanmaktan zevk aldığı belli oluyordu. Geçmiş tüm yaşamında bıraktığı izlerin, kendine duyulan sevginin altı boş çıkmamıştı. Biraz da bunun verdiği huzur duygusu ile daha rahat düşünebiliyor, sergisiyle ilgili planlar yapabiliyordu. Muzip bir içgüdü de olsa, serginin ertelenmek zorunda kalması onu mutlu ediyordu. Şimdi çok daha uzun ve rahat bir süreç vardı önünde. Yolun aydınlığını hissedebiliyordu. Farklı bir zaman algısı başlamıştı ve henüz orada kendisini bekleyen şeylerle karşılaşmamıştı. Yani herşey aynı gibi olsa da, hissettiği yoğun bir farklılık vardı. Uzun zamandır kendini ertelediğini, duygu ve düşüncelerinin tam da hakkını veremediğini

——————————————————————————————————–

biliyordu. Bunun için ilk iş olarak tozlanmış olan bu birikimi ortaya çıkartmalı ve kullanılır hale getirmeli diye düşündü.

-Ruhum öbür dünyada benim. Anlatmaya çalıştığım herşey ‘anlayabilmek’ adına, kendim ve gerçekler arasında kurmaya çalıştığım bir köprü gibi. İnsanım ben ve beni diğer herşeyden ayıran ‘o’ özelliğimi sonuna kadar kullanmak istiyorum. Bu da bana ‘düşün’ diyor. İşte her düşünce, o köprüye konulan birer tuğla gibi ve ben bu köprünün inşaatını uzun süre es geçmişim sanki… Tüm bunları tekrar oluşturmak, hayatıma katmak ve içimde olduğuna inandığım zenginliği yaşamıma katıp, enerjiyle dolmalıyım… Ben yaşamayı seçtim. Hep te öyledi. Buna kimseyi inandırmak zorunda hissetmedim ama herşeye karşı büyük bir ilgi ve sevgiyle bakmaya çalıştım. Şimdi de öyle yapacağım. Böyle büyük olaylar insanı değiştirirmiş derler ! Öyle değil çünkü aynıyım ama tek bir fark var. Kendime gelmiş gibiyim… Başıma taş düşmese de, kafayı sağlam çarpmış olmalıyım ! Şu ruhun öbür dünyada olması gerçeğini kendi duygularımın aynasından anlatmak istiyorum.

Ruhun öbür dünyada olması, uçağın camından dünyaya bakmak gibi. Tüm kaosun içinde içgüdülerinin telkin ettiği dünya dışı değerlerinle yaşamak… Ölümün; Bedenle ruhun ayrılması olduğuna inanmıyorum. İnsanın ruhuna kavuşması olarak görüyorum. Bana göre ‘Beden, ruhun kuklasıdır’’. Dünyevi algımızda bedenimizin verdiği bir yetenekle ‘düşünce’yi oluşturuyoruz. Düşünce dünyaya ait bir maddedir. Bu düşünceler sayesinde ‘insan’ olduğumuzu anlar ve o bu düşüncelerin sığlığı içinde bir yaşam süreriz… Sığ diyorum çünkü dünya bir muammanın ta kendisi. Cevabı olmayan, her an sorulardan sorular türeten bir matruşka gibi… Yer, içer, sever, korkar, büyür ve anlarız. Bazı şeyler tüylerimizi diken diken eder, değil mi? Bu bazen sevişirken ve bazen de çok korktuğumuzda olur. Düşüncelerimiz; Bazı kimyasal reaksiyonlarla bunu bize hissettiren dünyevi bir tepkidir. Korktuğunda kaslarının sertleşmesi gibi… Korunmaya hazır hale gelirler… ‘İçimden bir ses’ diye tabir ettiğimiz şey de, işte bu içselleşmiş düşünce biçimlerinin bize verdiği duygudan ibarettir. Ama ruh öyle değildir. O Tanrı’nın bir parçasıdır. Bizi hep sorgular. Hani hep doğruyu yaptığımızı düşünsek te içimiz rahat etmez, istediğimiz olmaz, hep bir şey eksik deriz ya ! Bu, ruhuyla çelişenlerin söylemleridir. Çünkü ‘dünyevi düşünce’; Bir ‘Anlam’ oluşturmak adına, hep bir beklenti, hep bir cevap arar ve bunun da dünya algısında yani kendi yaşamı içinde maddeleşmesini bekler. Gözlerinin önünde olmasını ister. Tüm bunlar bizim sonsuz kaos devinimi içinde hızla hareket eden ‘madde beden’ kavramının ta kendisine aittir ve dünyevi değerlerle tatmin olmayı da açıklar. Beden, ruhun kuklasıdır’ demiştik ya; Madde dünyaya inananların çırpınışları, gözyaşları, içlerindeki bu olmamışlığa karşı olan isyanları da, hep bir kurtuluş içindir aslında. Büyük bir yanılgıyla ‘ruhlarından kopup, dünyaya düşmek isterler’. Bu bir dünya şımarklığı içinde olmaktan başka bir şey değildir ve sonu da hep hazin biten hikayelerle doludur. Bu yüzden ‘madde beden’ ile ruh ayrı yerlerde duran bir bütündür. Şimdi anladın mı neden ‘soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı! Derken, ne demek istediğimi… Benim için soru ‘madde dünya ve beden’, Cevap ise ruhumdur’... Ruhum burada değil ve Cevap orada…

Biraz da diğer taraftan bakalım. Ruhun varlığını reddetmeyenler, dua ederler. Bu kendi kendine yapılan bir konuşma değildir. Dünya algısı içinde yaşam süren madde bedenin, ruhuyla yaptığı bir konuşma gibidir. Dünyevi bazı değerlerden sıyrılarak, kendini koparmak ve ruhuyla bütünleşmek gibidir. İnançlarda denir ya; ‘tanrı ile kul arasına girmemek’ diye, O ‘insan ile ruhu arasına girmemek’ gibidir. Onu bölemezsin çünkü… Yani ruhunla aradaki bağı kopararak yaşamak, bir anlamda Tanrıyı bıçaklamak gibidir…

Tüm bu düşünceler içinde kendini özgür bırakarak sürüklenmeye devam etti. Baharın serin havasıyla uçuşan perdeler, o büyülü sessizlik, bu dünya dışında yaşanan bir rüyaya dönüşmüştü. Uyanmak istemiyordu. Çünkü ‘gerçek inanç’ oluşturulması çok zor bir maddeydi ve o da bunu yakalayabilmeyi istiyordu. Zaten bu madde;  Dünya algısı içinde ‘kandırılan insanların’ en can alıcı noktaları değil miydi? İnanç… yani bilinmeyene karşı olan açlık… Yani sonsuzluğun içinde var olacağımızı, şu an için sadece hayal edebildiğimiz o boyut ! Bu eksenden bakıldığında; Hristiyan alemine kurulan tuzakların ne derece korkunç olduğu görebiliyordu! Düşüncelerini geliştirmeye, belirli bir noktaya gelerek, içinde olduğuna inandığı ‘inanç’ kavramını maddeleştirmeye çalışıyordu. Bu o kadar zor bir süreçti ki; Etrafındaki kimsenin bunu anlayamadığını biliyor, konsantrasyonu bozulduğunda çok sinirleniyordu. Devam etti;

-Bu tehlikeli bir oyundur. Düşünceyi oluşturmak ve büyüterek belirgin bir şekilde maddeye dönüştürmek…. Bu yüzden aklını yitirenlere hak vermemek elde değil. Çünkü düşüncenin ‘madde olan insan’ kavramına yapışan ve böylelikle onun da aurasını büyüten bir şey olduğuna inanıyorum. Tüm bu düşünceleri içselleştirmek aslında bir nev i o düşünceleri sindirmek gibi… Aksi takdirde senin üzerinde ve sadece dünyaya ait bir yükten başka bir şey olmazlar. Bu da seni yavaşlatan, yaşam enerjini düşüren bir şeye dönüşebilir. Oradan hareketle ‘madde insan’ nın dünya algısında hızla hareket etmesi ve bir anlamda oyunun dışında kalmaması için gerek duyacağı şeyi, yani ‘düşünce gücünü’,  bir anlamda yakıt gibi kullanması şarttır.

Aynı tren gibi. Sen lokomotif isen, düşüncelerin yakıtındır… Peki ya seni belirgin bir yerlere götüren o raylar? ‘Raydan çıkmış bu…’ derler ya hani? Söyleyeyim ! O raylar önceden kurulmuş, nereye gideceği belirli bir ‘dünya algısı’nın değer yargılarıdır… Zaman algısı içinde kitlelerin oluşturduğu ve gelenekselleşmiş olarak kabul gören davranış biçimlerinin her biri birer raydır. Peki ya insan kavramı?  Bu değer yargılarıyla döşenmiş yolda ilerleyen ‘tren’’midir… yoksa ona bakan bir öküz müdür? Estafurullah!… Ama inanın hayata öyle bakan o kadar çok ‘yolun yolcusu’ var ki… Rayların gittiği yolda ve güven içinde; Bu dünya algısından galibiyetle çıkmış gibi kasılanlar ve onlara bakanlar… Ama ileride onları bekleyen  tünel, aslında çizgi filmlerdeki gibi önü siyahla boyanmış duvardan başka bir şey değildir…

Kelimeler insan algısında geniş bir duygu alanına sahiptir. Dikkatli kullanılması bu yüzden tercih edilir. Ama ben ‘Şans’ kelimesi üstünde duracağım. Şans, cevabın olmadığı dünyevi zeminde, biraz da boşvermişliğin altında gizlenen dua vari bir duygusal yaklaşım… Şans demeyi severiz… Adam başarılı olur. ‘Şanslı Pzv., Para kazanır ‘Vay Şansa bak’…  İş başvurusu yapar, ‘Şansım varsa’… Bu tam da hayatı şansa bırakma bahanesidir. Dikkatli bir şekilde kendime anlatmalıyım. Şans nedir? Benim için şansa inanmak ; Tembel madde bedenin, dünyevi bahanesi ve aslında hayalleri için hiç bir şey yapmadan beklemesi adına kullandığı bir kelimedir. Ona yüklenerek, çalışmaktan, bilgiden, çarpışmalardan kurtulurlar. Yaşarlar mı? İşte bana göre yaşamaları tam bir ‘Şans’tır… Evet gerçekten de öyle. ‘Yaşam’ insanoğluna verilmiş bir şanstır. Burada şans kelimesi başka bir anlamı barındırır. Al sana şans, bakalım nasıl kullanacaksın ! Bunu kullanabilmek için, dünyevi ayrıcalığımız olan beyin fonksiyonlarımızı, vücudumuzun tümüyle kullanıma sokmamız gerekir. Bu, bize yaratıcılığı, dünyevi çözümcülüğü getirir ve ilerleyişimiz bununla sağlanır. Buna ‘Bilgi’ yaratmak diyebiliriz. Bilgi, başarının ve başarızlığın bir sonucudur ve insanda ‘BEN’cil bir duygu yaratır. Bencillikle, Ego kelimelerinin anlamları da yanlış kullanılmaktadır. ‘Bilmek’ diğerlerinden seni ayıran somut bir maddedir. Bu ayrıcalık duygusu içinde kendini tanımlama biçimine ‘bilgi’yi de dahil edersin. Bu da seni terazinin diğer kefesine koyar. Üç olgu, birbiri içine geçmiş dünyevi bir yaşam algoritması oluşturur. Bunlar ‘Şans, kader, kısmet ! tir. Kısmet ile ilgili düşüncelerim çok kısa. Yetinmeyi bilenlerin ölçü birimi desek yanlış olmaz, ama KADER var ya, o kader ! Çok büyük bir yer tutuyor… Onu da kendime anlatmalıyım.

Öncelikle bu kelimenin nasıl kullanıldığına bakalım. Kader kelimesi algılarda negatif bir yerde duran, insan beyninin ve duygularının yetersiz kaldığı ‘Son’lar için kullanılan bir kelime… ‘Kaderim bu ise çekerim !’ gibi… Buna inanmak çok zor. Örneğin o kazanın olacağını bilemezdim. Kader demek, işi Allaha havale edip kurtulmaktan başka bir şey değil ! Ancak yaşam bana bir çok tercih verdi. Bir dakika daha az otomobilde oturabilirdim; Son dakikada  oturup düşünmeye ben karar verdim. O hızı ben seçtim, çok önceden sinyal verip şeridin en sağına gidebilirdim. Bunların hepsi, o ‘an’ orada kurgulanmış olan devinimin dışında kalmamı sağlayabilirdi. Şunu demek istiyorum. Bu sonsuz permütasyonlu dünya algısının her noktasında formülize edilebilir bir düzen ve içine saklanmış yani kodlanmış olaylar vardır. Siz tercihlerinizle ilerler ve bu kodların oluşturduğu ‘an’ların, ya içinde olursunuz, ya da dışında ! Yani bu bir kaderden çok, çok farklı noktalardan beslenen devinimlerin bir noktada toplanmasıdır. İşte ben de tercihlerimle o noktayı buldum. Ama ‘bu bir çok devinimden oluşan çarpışma’ beni dünya algısının içinde tuttu ve bambaşka bir boyuta attı. Yazgı denilen kavram, bu sonsuz kaos içinde yer alan ve o koskoca ‘an’ın yani tüm zamanların içinde bulunan, kişilerden bağımsız bir dünya gerçeğidir. Kişiler, devinimleri içinde bunlarla karşılaşır veya karşılaşmaz ! Bu, yüksek düzeyde bir algının kontrol edebileceği, formüle edilmiş bir bütünün parçalarıdır. O yüzden ‘kader’ bireysel, ‘Yazgı’ ise insanlığın tümü için geçerli bir ‘keşfin’ parçalarıdır. Kader sadece bir olaydır. Negatif veya pozitif değildir. Sadece bir olgudur. Onu istediğin kutuba çekebilirsin. Kötü bir şeyden bir öğreti çıkararak, mutlu olabilir ve ‘kader’ dediğin olgunun yönünü belirleyebilirsin. İnsanlık ‘Her iş te bir hayır vardır ‘ sözünü bu gerçekle gelenekselleştirmiştir. Karşılacağımız yeni ‘an’ı bilmediğimiz için, bunu kapalı bir kapı olarak düşünelim. Ardında saklı olanın yani bu bilinmezliğin iyi olmasını isteriz değil mi! Öyle çat diye girilmez! Ne yaparız? Önce kapıyı çalarız… İşte neredeyse tüm insanların ‘Bismillah’ demesi de bu yüzden geliştirilmiş bir ‘önceden kapı çalma’ nezaketi gibidir ! Her inançta veya insanların kalbinde farklı bir biçimde tezahür eder, ama mutlaka o kapıyı çalar öyle gireriz ! Bu; verilen yaşam şansına duyduğumuz saygı ve bilinmeyenlere karşı olan düsturdan gelir…

Akşam serinliği ve kızıla çalan aydınlık, doğanın tüm renklerini keskinleştirmiş, ormanla gökyüzü birbiri içine geçen bir tabloya dönüşmüştü. Bu tablo, evde de akşam yemeğinin yaklaştığını anlatır gibiydi. Mutfaktan gelen seslere, içine çekmeye doyamadığı kokular eşlik ediyor, iştah kabartıyordu. Bu yemek saati, aynı zamanda nihavent bir musikinin kısık sesiyle sohbetlere dönüşür ve beraber olma hissinin mutluluğunu anlatırdı. Bu ‘an’ı felsefelerle öldürmek yerine, keyfini sürmek lazımdı ve o da bunu yaptı. Yüksek bir sesle, önce annesini ve Saime’yi gülümsetecek bir müzeyyen abla koyarak hayata katıldı!

akşam oldu hüzünlendim ben yine.

ılık ılık esen meltemin ürpertisi 
ve

bitmemiş bir şarkının sözleri yüreğimde.

gözyaşı döken sevgilinin tatlı anısı.

akşam oldu hüzünlendim ben yine.

bir şarkı söylemek geldi içimden.

yarım yamalak yamalı bohçam,

bir de sahilin sesi kilometrelerce uzaktan.

akşam oldu hüzünlendim ben yine.

bir şiir dökülür kalemimin ince ucundan.

ne söyleyen var, ne dinleyen.

garip çok garip…

Bunun verdiği mutluluk dolu tevazü duygusu ile yemekler yendi, afiyetler sunuldu. Bir sohbet te sanki bunun devamını şenlendirir gibi gelmişti… Yattığı yerden doğrulup yiyebilmek istese de, bu ona hala acı veriyordu. Bunu hiç belli etmemeye özen gösteriyor, o mutluluğu böyle bir şeyle bozmak istemiyordu. Bu kaza ve daha öncesinde yaşanan talihsiz aile vakalarından sonra annesi ile yakınlaşmış, yıllardır konuşulamayanlar ortaya dökülmüştü. Artık ikisi de birbirini daha yakından tanıyor, yoğun ziyaretlerde edilen sohbetler sayesinde gerçekler olumlu bir şekilde annesinin içini rahatlatıyordu. Saygı duyulması gereken insani değerlerle büyümüş olan annesi için ‘yeni dünya’ anlaşılmaz bir satranç oyunu gibiydi. Bu yüzden onu anlamakta çoğu zaman zorlanmış, merakı ve korkuları artmıştı. Bu da çoğu zaman istenmeyen anlaşmızlaklar çıkartıyordu. Hele yakın ailenin annesi üzerindeki etkisinden nefret ediyordu. Bu kaza tüm bu soru ve sorunların yanıtı olmuştu. İkisinin de sırtında ağırlaşan bu duygular, dolu bir küfenin bırakılması gibi ‘derin bir nefes’ aldırmıştı. Kendinden daha çok annesi adına gerçekten bir değişim ve yılların yorgunluğunu atıp, dilediği gibi yaşayabileceği bir dönem olmasını arzuluyordu. Bu ona çok ayrı bir huzur veriyor ve onu olumlu şekilde etkiliyordu. Annesi gibi Saime de onun hikayelerini çok severdi. Bunu biliyorcasına arkasına yaslandı ve gözleriyle onları süzerek;

-Size bir tesbih hikayesi anlatayım mı? İkisi de kafalarıyla onayladılar;

– Bu bir ipe dizilmiş boncuklar hikayesi. Her inanç gibi bizim de kendimize, yani İslam alemine ait olduğunu düşündüğümüz birşeydir. Oysa öyle değildir. Katoliklerde rahipler 64’lü tesbihlerinin ucuna bir Hac takarlar, Hindu ve uzakdoğu inançlarında bu sayı ‘Yüz’dür. Musevi ve yahudilerde de tesbih, ağırlıklı olarak din ve kitap ile özdeştirilmiştir. İslam aleminde 99 taş makbuldür. Allahın 99 ayrı ismi olması sebebiyle kabul görmüştür.  Bir de 33’lükler var… O apayrı bir konu. Geleceğiz ona da. Tarihlerin akışı içinde tesbih, vakt I zamanının en değerli aksesuvarlarından kabul edilmiş ve başlı başına bir sanat olmuştur. Bu sanatın halen en iyi örnekleri Türk tesbih ustalarınca icra edilmektedir. Tesbih etmek, bu ‘küçük dua taşları’ ile Allaha ibadet anlamını taşır. Belirli sayılarda, dualar arasında bir aritmetik dizini vardır. Ancak bu ibadetin kitaplarda yeri yoktur. Zaman içinde, dini liderlerce ‘kişinin özgün iradesiyle’ yapabileceği bir ibadet olarak buyurulmuş ve günümüze ‘Tesbih Namazı’ olarak gelmiştir. Bir diğer taraftan da ‘delikanlılığın’ sembolü olarak nam salmıştır. İstanbul efsanelerine göre bir delikanlı, ‘bir 33’lük devirmeden tokat kaldırmazmış’. Bu çok güzel bir örnektir. Yani delikanlı, bir yanlış olduğu zaman karşısındakine önce ‘Ya sabır çeker’ ve 33 taş çektikten sonra bu vaziyet devam ediyorsa, bir Osmanlı tokadı peydahlarmış… Yine delikanlığın kitabında şöyle yazar: Karşındakini sükunet içinde dinle ve sıkıntısını anla. Derdi 33 kelimeyi geçiyorsa, o iş’te bir bit yeniği vardır. Bu anlayış bugünlere geldiğimizde bize ‘demogoji’ sözünü hatırlatır ve bu kısa bir paragrafa denk gelir. Yine o zamanlarda, delikanlılarının en çok güvendiği ve sırlarına vakıf edecek kadar güven duyduğu insan sayısı 33’ü geçmezmiş ve her taş bir adamının adını alırmış ki, çektikçe onları da hatırlasın! Bir kişiyi de, bir işle meşgul edeceği zaman ayın o gününe denk gelen ismi görevlendirirmiş… ‘17 Halil, çöz bu mevzuuyu’ gibi…Bunu özellikle yaparmış çünkü bu sayede adaletli davrandığına inanırmış.  Tüm bunlar ışığında, delikanlılığın özünde ‘önce sabır sonra tavır gelir’ ! derler… Osmanlı tokadı da bir nev I delikanlının kanlı imzası gibidir. Delikanlı tokadı peydahlayacağı zaman  33’lüğü avuç içine alır, ‘ses’ çıkması için elini haifçe kartal burnu gibi kapatarak, elmacık kemiğine denk gelecek ve çok sert bir biçimde patlatır. Yani öyle boşu boşuna atılmaz. Yiyenin suratında mor’a çalan genişçe bir kızarıklık ve tesbih izleri bırakması makbuldür. Ayrıca tesbih bazı delikanlıların kan kardeşliğinin simgesi olarak ta kullanılır. O tesbih üzerindeki nişaneler kimin kim olduğunu daha konuşmadan anlatır. Üsküdarın kaldırım delikanlısı, Karaköyün esnaf delikanlıları, Beykoz’un namlı kabadayıları gibi… Bu zatlar birbirinin semtine dahi uğramaz ancak birbirlerine hürmet ederler, buluşacakları zaman da, diğer bir semtin delikanlısının hakemliğini ve masasını kabul ederlermiş. İkisine de ait olmayan bu semtte kavga etmek, semtin delikanlısına hakaret olarak kabul edilirmiş. Olası anlaşmazlıklar mutlaka sahipsiz bir tenhada ve gündüzleyin bıçak ile olurmuş. Kaybedenin tesbihi kazanana devr edilirmiş… Daha bitmedi. Delikanlıların aşkları da önemlidir.  Onların aşkları genelde platonik olurmuş ve çoğu da sevdiklerinin evliliğini onaylamak gibi ağır bir duygusal yük yaşarlarmış. Sevdiklerine bilerek varmazlarmış. Sebepleri ise,  nerede nasıl sonlanacağı belli olmayan hayatları imiş. Ancak mahalleden bir kız istenecekse önce onun icazeti alınır ve onun vasıtasıyla aileye haber salınırmış…. Mahallenin temizliği, kuralları, ilişkilerindeki hakemlik, hangi dükkanın açılacağı, alacak verecek ve hak davalarının sorumluluğu onların üstünde olurmuş. Ama en çok ilgimi çeken konular da şunlar; Tesbih, alacak verecek ve esnafın hır guru içinde bir nev i hesap makinası olarak kullanılırmış. Bu düsturda bir mal 99’u aşmamalıymış. Tanıdık geldi mi? Şimdi ki bütün pazarlama triklerinde 9.99 vs. taktiği uygulanır… Bir de hapse düşen delikanlının volta hikayesi var. Voltada her adım bir taş, bir ‘ya sabır’ a denk gelir ve tesbih bitip kamçıya gelindiğinde, tesbihle birlikte delikanlıda geriye dönermiş… Ya işte… Daha neler var neler. Nasıl beğediniz mi?

Annesi, ‘bakayım şuna’ diyerek tesbihini aldı. İçinde bu kadar çok mana bulunduğunu bilmediğini söylerken, tesbihin her detayını inceliyor, soruyordu. Saime de gururla ‘Bizim tesbihimiz’ dedi. Öyleydi gerçekten! Dostluk bağının bir kanıtı gibiydi. Aklına Sadir bey gelse de, o düşünceleri hemen kovaladı. Yattığı yerde bu tür duygular içine girip, moralini düşürmek ve etrafına üzüntü vermek istemiyordu. Elini Saime’ye doğru uzatarak gülümsedi;

-Yahu, göklerdeki tek yıldızım!… Ben bu Yirmi tane yastıkla birlikte uyumaya çok alıştım, ne olacak bu halimiz!

-Yasak ! yanına gelemem ama yastıkları parçalayasım var inan!

-E gel yanıma. Kim takar doktoru…

-Olur mu aşkım, bir yerine birşey olur falan…Mazallah!

-Ya, dert ettiğin şeye bak… Doktor söyler, ben yaşarım! Gel sen…

-Gelmem!

-Zaten acım var, bir de sen çektirme bana…geliyorsan gel… hep ‘ah’ hep ‘ah’…bir kere de ‘oh’ diyelim şu hayatta !

-Annen duyacak, sus… tamam !

Zorlanarak ta olsa Saime’ye yer açtı. O da yumuşacık bir yorgan gibi yanına kıvrıldı. Ilık nefesi yüzüne vuruyor, rahatsız etmemek ve bir yanlış yapmamak için sabit duruyordu. Hafifçe ona sarıldı ve bir saate yakın kıpırdamadan yattılar. Derin bir iç geçirdi. Yılların koşuşturması, içinde biraz da kendi isteğiyle yaşadığı o yoğun gerçekler bir nefesle dışarı çıkmış gibiydi. Kafasını yavaşça ona doğru çevirip, saçlarını kokladı. ‘İşte bu herşeye değer’ diye düşündü. Tanrısal düzene olan inancıyla gülümsedi. Bu çocuksu gülümseyişin altındaki muziplik tek bir şeyi açıklıyordu. ‘Yine yırtmıştı’. O arada Saime mırıldanarak ona döndü ve;

-Aşkım, hadi şu reklama başlama hikayeni tekrar anlat. Çok seviyorum dinlemeyi.dedi.

Yorgun olsa da, Saime’nin bunu istemesi ve kendisini de motive edecek duygular içinde tutmak isteyişini anladı. Onu kırmayarak ‘peki’ dedi ve başladı;

-Bak Saime’m. Her dönemde bazı mahalleler bir özelliğiyle öne çıkar. Mezuniyetim sonrasında da Nişantaşı reklamcıların yoğunlukta olduğu bir ‘Cağaloğlu’ gibiydi. Bilirsin Cağaloğolu o zamanlar gazetecilerin merkez üssü gibi. Bugün ki uluslararası reklam ajanslarının tohumlarının atıldığı yer de Nişantaşı’dır dersem yanlış olmaz. Bir çok markanın ve reklam adamlarının,  profesyonelliği yaşadıkları ve tenefüs ettikleri, bir kaç caddeye yayıldıkları ama aynı yerlerde buluştukları, yani tarihin yazıldığı o eski Nişantaşı… O kadar afili markalar, mekanlar yoktu o zamanlarda. Bahar Pastanesinin sıcak poğaça kokuları ile çıngırdayan çayların sesiyle mesailer açılırdı. Çalışan kimsenin önünde bilgisayar falan yoktu. TRT progamlarının uzaktan gelen sesi eşliğinde, müşteri temas grubu tarafından saman kağıdına daktilolarla yazılmış iş emirleriyle gün açılırdı. En heyecanlısı da sabah gelen gazetelerde ajansın ilanını kontrol etmekti. Nasıl çıktığını görmek çok önemliydi. Hele birden ve tam o anda radyodan da reklam cıngılını duydunuz muydu…! İşte mutluluk buna denilirdi?

Yazarlar önemli idi o zaman. Bir çoğu zorunlu olarak ideallerini yarım bırakmak zorunda kalan ve önünde ‘reklam’ sıfatı olmayan gerçek yazarlardı. Reklam işi henüz emekleyen bir dönemde olduğu için de ifadelerinde bir donukluk, yarım kalan devrim türkülerinin boş sayfalarına dalıp giden bakışları görürdünüz. Blendax şampuanının uçuşan saçları yerine, Marx’ın felselefelerini tartışmayı yeğlerlerdi. O sohbetler, akşam meyhaneye rezerve edilir ve işe koyulurlardı. Genelde suratsız olmaları , işlerini sevmediklerinden değil, memleket için bir şey yapamamaktan kaynaklanırdı… Ağızlarında sigara, ellerinde çay ve koltuklarının altına aldıkları bir tomar yazılı çizili kağıt… Bu uzun süre değişmeyen bir tablo olarak hafızalarda yerini aldı… Bir önemli ayrıntıda şu: O zaman kurulan dostlukların çoğu bugüne kadar geldi.

Benim de reklamcılık maceram bu dönemi ucundan yakalamıştır.  Mezuniyetten hemen sonra grafiker stajı için Cevizli’deki Tekel Ambalaj Fabrikasının yolunu tuttum… Tekel İdaresinin tüm sigara paketleri ve diğer yayınları burada basılırdı…Mavi önlüklü matbaa ustaları ile birlikte, önce tipo ve sonra ofset tekniğini makinalar üzerinde ve boya içinde öğrendim. Işıklı masada renk ayrım filmlerini tek tek kontrol ettim. Pikaj, montaj yapmaktan şaşı oldum. Filmlerdeki o kırmızı boyalı rötuşları, tram kontrollerimizi unutmak mümkün değil. Sabah fabrikaya birlikte girip, akşam biten mesaiyle çıkartılan önlüklerin yerini tertemiz giyinmiş ve hep birlikte evlerine dönen o insan manzaraları, halen daha en güzel mesleki anılarımdır.

Staj bittikten sonra ne yapacağımı hiç bilmeyen gözlerle Nişantaşının yolunu tuttum. Kimse yoktu bana yakın olan. Bir doktor çocuğuyum ve Fenerbahçeliyim. Yani reklam işi ve Nişantaşı neredeyse başka bir şehir gibi. O sokaklarda yürür, tek tek reklam ajansı tabelalarına bakardım… O zamanlar ADA furyası esiyordu. Binasını bulamadığım için girip te iş isteyemedim. Rumeli Caddesinde bir tabela gördüm. Üstünde FUL Ajans 5. katta yazıyordu. Bir cesaret içeri girdim. Suratsız kapıcının yanından geçtim ve çift kapılı eski tip asansörle yukarı çıktım. Çiftli ahşap kapının yanında FUL yazıyordu. Bastım ziline. Bekledim…

Kapıyı müşteri temsilcisi bir kız açtı. Benden büyüktü ve çok güzeldi. Adı Füsun. Derdimi anlattım ve o da beni içeri aldı. Yerler gıcırdayan ahşaptandı ve içerde yoğun bir silgi ve kalem kokusu vardı. Yalan değil. Kalem kutusunun içine burnunu soktuğunda gelen bir koku var ya. O işte… O sırada yanıma iki adam geldi. Elleri ceplerinde biri esmer parlak yüzlü, diğeri sakallı, iki kişi. Umur ve Mahmut beylermiş. Ajansın sahipleri… Tekel’de yaptığım işlere baktılar. Okuldan biraz konuştuk… Sanırım ihtiyaç duyduklarından değil de, beni gençliklerine benzettikleri için olsa gerek; Haftaya gel başla dediler… Mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin? O an çizebilirdim işte…Çizerdim be Saime !

İşe başlayana kadar ki dört günün nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Ama işe ilk giderken ne giydiğimi hatırlıyorum. Altımda koyu kadife bir pantolon, üstümde de boğazlı krem rengi bir kazak vardı. Kapıyı çaldım. Biraz bekledim. Yoklar mı acaba dediğim anda kapı açıldı. O da ne? Herkes kapıda, pür dikkat bir şeye bakıyorlardı. Herkes farklı farklı şeyler söylüyor ama hiç birşeye dokunmuyorlardı. Bir şey olduğunu anladım ve kafamı uzatıp ben de baktım. Ajans’a Faks cihazı alınmıştı ve herkes Yapı Kredi’den gelecek faksı bekliyordu… Yüzlerde umutsuzukla yoğrulmuş bir heyecan yanında, garip bir de sinirlilik hali vardı. Sonra bir gürültü koptu: Geliyor diye haykırdı ak tolgalı beylerbeyi Umur…Ne güzel değil mi?  Dedim ya o zamanlar bigisayar falan yok. Herşey el emeği göz nuru. Bir ilanın hazırlanması ortalama 3 ila 4 gün sürerdi. Taslak yapılacak, müşteriden onay alınacak, efendime söyleyeyim  bunun fotoğraf çekimi ve illustrasyonu var… Karanlık odası var… Kök dizgiden gelecek siyah beyaz dizgileri var… Sonra pikajı var… ve en nihayetinde renk ayrımı ve montajı var… Yani bunların tümü neredeyse bir haftalık bir süreçti. Sen anla artık olayın meşakkatini… Benim de bu tarz işlere başlamam kaderin bir cilvesi gibi görünse de çok manidardır. Rahmetlinin ismini hatırlamasam da, öldüğünü ve bir vefat ilanı hazırlanması gerektiğini biliyordum. O zaman dostluklar sağlamdı ve herkes bu durumdan dolayı üzgündü. Ancak ben, ilanı yapacağımı duyduğum da bu kadar sevindiğimi hatırlamıyorum.

Bir Ölüm, benim de meslek yaşantımın doğumu olmuştu.

Bu dönem benim için çok önemlidir. Çalışğım insanlara karşı yaşımın da verdiği bir hayranlık duyardım. Hele bir tanesi var ki; Adını anmak her zaman benim için mutluluk olmuştur. Sevgili Ergin AKIŞ. Ergin o zamanlar Markom’un sanat yönetmeni idi. Yani bu işi yalamış yutmuş olmasından çok, insan olarak ta çok iyi biriydi. Derler ya yanımda iki dakika dursa birşeyler kaparım diye. Öyle yani. Serbest olarak arada sırada FUL’e gelir, bazı işlerde katkıda bulunurdu. Bir gün çok sinirli bir biçimde içeri girdi ve McDonalds’a saydırdı. Hiç unutmam; ‘Bu gavurlar’… diye başladı ve anlattı. Mcdonalds, fotoğraf çekiminin sonucunu beğenmemişti. Çünkü neymiş efendim;  Hamburger ekmeğinin kabuğunda çatlak varmış… O zamanlar mesleğimizin de gavur profesyonelliği ile ilk tanışma dönemi oldu dersem, yanlış olmaz… Siyaseten renk vermeyen, insan gibi insan Ergin Ağabey… Hala yakın dostluğumuz sürer.

Siyaseten dedim ya ! Doğrudur çünkü o zamanlar siyasi renginin ne olduğu önemliydi. Giyinmeyi sevdiğim için, Umur bey sağcı olduğumu düşünse de, Füsun duyguları olan biri olduğumu ve bu yüzden ancak solcu olabileceğimi düşünürdü. Sorarlarsa ki, sordular: Ben Fenerbahçeliyim derdim…

Bir de şu Macintosh’un hayatımıza girişi var. Ajansa ilk gelen Mac, bir Classic II idi.  Mahmut ağabey için alınmıştı. Yazsın diye… Görüntülü daktiloya bilgisayar demişler işte. Öyle bir şey. Artık ilan dizgileri Kök’e 3.5 mb’lik disketlerde gidiyordu. YapabilMac, edebilMac gibi ilk kelime oyunları tarihi de böylece başladı. O kelime oyunlarının masumiyetinin bir gün insan oyunlarına dönüşeceğini kim bilebilirdi ki…

Sonra yaşam devam etti.. Ediyor da nasıl ediyor, bilemiyorum. Bugüne geldikçe reklam büyüdü ve biz de bu trende yolculuğa devam ettik. Profesyonel olduk. Üzüldük çoğu zaman… Ama işimize hep bu duygularla bağlı kaldık. Şimdi öyle değil. Öyle olmasını da beklemiyorum. Gelişim insanın hamurunda var canım ya! Ama şu insanlık olgusunu nerede nasıl kaybettik onu bilen yok…

İşte bu masalda böylece bitti ve ben seni gıdıklayamıyorum…..

Saime dinlediği hikayenin fısıldayan ritmi içinde sessiz bir uykuya dalmıştı. ‘Ne kadar yoğun hislerle yaşayan bir insan’ diye düşündü. Bu durum Saime’yi diğer insanlardan çok daha farklı manevi bir noktaya taşıyordu. Onun, kelimelerle kısıtlanmış düşünceleri yerine tercih ettiği koskoca bir ‘his’ler denizi vardı ve o da bu duygu denizinin içindeydi. Bu serin sonsuzluğu seviyordu. Tüm bunlar onu yine düşüncelerin derinlerine doğru sürükledi;

– Bu derin bir konu gerçekten. Hislerimi anlatabilmek için kelimelere ihtiyacım var. Çünkü ancak böyle anlaşabiliyoruz. Yani düşünüyorum ! Hiç kendini düşünürken yakaladın mı? İç sesinle düşünürken kelime kullanıp kullanmadığına baktın mı? Ben baktım ve düşünürken kelime kullandığımı fark ettim… Ama hislerim öyle değil. Hisler kelimelere ihtiyaç duymaz. Tepkiseldir ! Öğrenmemiş, yönlendirilmemiş insan çıplaklığıdır his. Düşünceler ile hareket edeceksen bu yol tıkalı kardeş…. İstediğin yere bu noktadan sonra ancak yürüyerek gidebilirsin.

Tüm hikaye düşüncenin oluşumu ile ilgili. İlk çağlara yaslanan bir konu. Ancak şu var. İlk resim, insanın kendini anlatma çabasıyla başladı ve tarih içinde süzülerek sembollere ve oradan da kelimelere dönüştü. Tüm bu onbinlerce yıllık gelişim sadece HİSLERİMİZİ karşımızdakine tarif edebilmek ihtiyacından doğdu ve şimdi insanoğlu bu keşifle ilerliyor. Yani düşünüyor ! Şu yanlış olmayacak galiba. Düşünce ve bilgi birikimi dünyasal bir araç ve bizi temsil ediyor. Her kelime, bir düşüncemizi eyleme geçirirken kullandığımız bir araç gibi. Düşünceler kavramları, kavramlar toplumsal olarak kabul görmüş değer yargılarını oluşturur ve kayıt altına alınır. Kanun kavramı, toplum düzeni için geçerli olarak kabul görmüş değer yargılarının bütünüdür. Düşünce gibi o da sınırlıdır. Peki ama bu sınıra neden ihtiyaç duyuldu? Cevap:Hislerin özgür davranışlarından dolayı.

HİS kavramı, herkesin de bildiği gibi içinde kelime barındırmayan, tepkisel bir insani özellik. Bu özelliği kullananlara çoğu kez çok hissi davrandı, hisleriyle yaşıyor gibi tanımlar koyarız. Hissi davranış, temel davranış biçimi olarak tepkisel olduğundan, toplum kuralları içinde geçer akçe değillerdir çünkü onlara RADİKAL deriz ve radikal olmak ta ‘kural tanımazlığı’ içinde barındırır.

Hislerim beni yanıltmıyorsa; Bu söz hemen hepimizin düşünce eylemlerimizde, bir cevap bulamadığımız durumlarda kullanılıyor. Düşünceler bir problem içinde tıkandıysa, size tek cevap verebilecek olan sadece hislerinizdir.

Alis’in o üç karanlık mağara karşısında kala kaldığı an gibi: Ona aynen şöyle derler; Nereden gideceğini bilmiyorsan, hangisini seçeceğinin ne önemi var!

Bu, şu soruyu gündeme getiriyor: Bizi düşünmeye iten ne? Cevap her zaman HİS’lerinizdir. Yani toplumsal düzen içinde yanlış yapmama ihtiyacı, biraz korku veya hırs… Korku ve sevgi tepkisel birer ‘his’tir.  Ve hislerimizin de her zaman vücutlarımızda belirgin tepkileri vardır. Korku, yalan, aşk, özlem, açlık vs. Bunların hepsi için vücudumuz tepki verir…Suçluluk psikolojisinde bunlar ayrıntıları ile var. Hatta son dönem ajanlarının bu iki temel yapıyı değiştiren eğitimlerden geçtikleri de biliniyor. Daha derinlere inildiğinde ‘Hissi yaşamların’ yüzyıllar içinde evrim geçirdiği gerçeği de dillendirilmiştir. Çok basit örnek: Hislerin vücutta verdiği tepkiler düzenlilik arz ettiğinde, bizim yaşamsal bir gereğimiz haline dönüşür ve ‘tik’ yapar (argo anlamıyla değil) Bu tikler jenerasyonlar ilerledikçe kalıtsallaşır, ve bizi değişime uğratır….Değişimler kitselleştiğinde; Bu önce bireysel davranışlara ve oradan hareketle toplumsal davranış biçimlerine ve oradan da kurallara dönüşür. Yani düşünsel eylemler bütünü… Bu bütün sağlanmadıkça güç ve toplu hareket etme eylemi olmaz. Bir insan, bir aslana bir şey yapamaz ama bir topluluk onu öldürebilir ve böylece tehlikeden korunmuş olurlar. Böylece topluluk olmak bir avantaja dönüşür, güce dönüşür… Ancak bu keşif daha sonra toplumsal hırslara dönüşecek ve savaşlar tarihi başlayacaktır.

Savaşlar tarihinin başlangıcından itibaren şu olguyu hep görürüz; şünce yoluyla insanları bir arada tutmak ve güçlendirmek mümkün, ama bunun kalıcılığı için hislere ihtiyacımız vardır. İşte bayrak bilinci budur. Bir topluma, yani düşünce egemen bir güce ait olma HİSSİŞu soruya cevap verelim: Bir cephede herkes korkar ve savaşmak istemezken, bizi bir arada tutan nedir?   His mi yoksa düşüncelerimiz mi? Bu sorunun yanıtı bence şu: Galibiyet Düşüncenindir ! Çünkü çıplak ‘savaş’ istemez… Sevdikleri ile huzur ister, yaşam arzular ama kitlesel çıkarların oluşturduğu ortak düşünce ‘savaş’ çığlıkları atarak, insanın hislerini çomaklamak suretiyle cepheye sürükler… Özgür bir birey olarak ‘his’lerinizin burada geçerliliği yoktur ! Özgür ve savaş istemeyen ‘his’, yerini ‘çomaklanmış düşüncenin’ oluşturduğu ‘sanal his’ e bırakmıştır… İşte gerçek ‘his’lerine yenilmek budur !

Hislerine yenilmek..! İşte endüstriyel dünyadaki insan yıkımının bir gerçeği ve belki de en çok kullandığımız tanımlamalardan biri; Hislerimize  yenilmek… İlşkilerimizde, aşkta, savaşta herşey de hislerimize yenilir dururuz… Ama his, düşünceden çok daha geniş ve özgür bir duygu kavramı değil midir? Neden yenilelim ki?

Eğer ‘hislerinizin’ yerine ‘düşüncelerinizi’ egemen kıldıysanız, buna yenilgi demek doğrudur. Dünyevi yaşama iyi bakın; Hisler hiç yenilmez, Sadece düşünceler savaşır… Düşünce gücüyle haklı olmak;  Dünyevi egonun tatmininden başka birşey değildir. Yani kaba tabiriyle, masturbasyondur. Gerçekte hiç sevişmeden, kendi kendine tatmin olmak ne ise; Düşünce’de haklı olmak ta aynı şeydir.

Kendini yormak isteyen beyin, içinden geçenlerin gerçek his mi yoksa dünyevi öğretilerden oluşmuş düşüncelerimi olduğu konusunda çelişkiye düşebilirdi. Gerçek hisler, düşünceler kullanılarak sonucuna varılabilecek bir mevhum değildi. ‘His’,İçgüdüsel tepkilerden oluştuğu için genelde vücudun ‘eylemsel’ tepkiler verdiği, hareket odaklı bir karar mekanizması idi. Zaman algısı içinde yaşanılan her olay, birer düşünceyi oluşturur ve ‘ben’liğe bunun açıklamasını yapardı. Her yaşanmışlık iki sonuçlu idi. İyi veya kötü… Arada kalan düşünce biçimi ‘korku’ idi ve hareket etme yeteneğini de kısıtlayan bir olguya işaret eder diye düşündü… Bunları düşünürken, geçmiş yaşamındaki tüm olaylar bir bir aklından geçiyor, bir nev i terazide tartıyor gibiydi. Hislerinin çoğunlukla ağır bastığını gördü. Hemen herkes onun düşünmeden hareket ettiğini savunsa ve kendince ders vermeye çalışsa da emin olduğu bir şey vardı. Bugüne kadar huzur içinde gelmesi ve bir suçluluk psikolojisi içinde olmamasının tek nedeni vardı. ‘His’lerinin verdiği güven duygusuyla hareket etmesi…

Gerçek cesaretin bu olduğuna emindi. Çünkü ‘dilsiz hisler’ ona ne yapacağını düşündürtmeden harekete geçen, içgüdüsel eylemlerdi. Bu eylemlerin bazıları dünyevi madde algısında ‘yanlış karar’ gibi görünse ve algılansa da, gerçek öyle değildi. Gerçek olan şey ‘insani içgüdülerin verdiği huzur’ idi. Bu bir ‘mutluluk labirenti’ dedi içinden ve kıpırdamakta zorlanan bedenini sanki iplerinden kurtarmış gibi hareket ettirdi. Hiç beklemediği bir refleksle oturur pozisyona gelmişti. Saime de uyanmış, şaşkınlık içinde onu anlamaya çalışıyordu çünkü bunu yapması normalde imkansızdı… Saime’ye dönerek konuşmaya başladı.

-Beni dikkatle dinle gülüm. Unuttuklarımı hatırlat lütfen. ‘Mutluluk Labirenti’ni duymamışsındır. Şimdi kendime söyledim çünkü… Bir oyuncak vardır. Yuvarlak. İçinde demir bir bilye vardır. Labirentin içinden onu doğru yerlere sürükleyerek en ortadaki yere taşıman gerekir. İşte dünyevi algımız da böyle bir şey ! Oyuncağı elinde tutan aslında ruhumuzdur. Biz de ‘madde beden’ olarak, o ‘bilye’den başka birşey değiliz. Dünya algısındaki tüm çabamız ilerlemek olsa da, bulmamız yer o ortada duran yuvarlaktır. Dünya algısında iki kapı var. Biri cennet diğeri cehennem olarak anılıyor. Bizim düşünce boyutumuz, işte bu iki kapıdan birini tercih eder. Yaptığımız herşeyin gittiği bir yol vardır. ‘iyi olmak’ cennet kapısına, ‘kötü olmak’ cehennem kapısına doğru gider. Bizi yöneten ruhumuza, yani o ellere kendimizi teslim edersek, cennetin kapısını buluruz. Ancak dünyevi sığlıkta oluşan düşüncelerimiz ‘ruhumuz’ ile çelişirse, yönümüz, algımız yani herşeyimiz değişir. Madde bedenin yaşam imtihanı da budur işte. Kendini, ‘özgün ruhuna’, yani o ellere bırakacak kadar güvenebiliyorsan, işte onun adı ‘İNANÇ’tır ! Zaten Semavi dinler diye bilinen ‘tek Tanrılı ve gökten indirilmiş’ olan kitaplarda ‘Tanrı’nın kılavuz olduğu’ açıkca bildirilir ve sana bir yol haritası verilir.

Semavi dinlerin anlatımlarında artık çok yanlış kullanılan ve bilinen bazı noktalar çok can alıcı. Artık geyik muhabbetine dönen bir örnek vereyim mi? Şu ‘Baba-Oğul ve kutsal ruh adına’ denilir ya ! Burada baba ‘Tanrı’, Oğul ‘onun kelamları yani kutsal sözleri’ ve kutsal ruh dediğimiz ama aslında ‘ruhül Kudüs’ tür;  Yani Sevgidir. Yani burada ‘Tanrı’, ‘kutsal sevgi’ ve buna aracılık eden ‘kutsal sözlerin’, madde beden ile kurduğu iletişiminden bahsedilir!

Kuran ı Kerim’de ise şu anlatım, inanca dair olan güven duygusunu kanıtlargibidir; “Bu kitabı sana her şey için bir açıklama olarak indirdik” ve Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir” (Nahl 89) !

Hararetli bir heyecanla anlatmaya devam etti. Benzer yaklaşımlarda olan bazı dinlerde de bu yol göstericilik kavramı öne çıkıyordu. Mesela Yohanna da ‘Ne var ki O, yani Gerçeğin Ruhu gelince, sizi her gerçeğe O yöneltecek.’ Sözü, dünyevi devinimin sonundaki bir kapının yol haritasını işaret eder gibiydi. Ve burada ‘Gerçeğin ruhunun gelişinden’ bahsetmesi de çok ilginçti. Bazı cevaplar yerine oturmaya, yolun üzerindeki sis perdesini kaldırmaktaydı. Semavi dinlerin yüzyıllar içinde gelişen ve derin felsefelere, hatta ilimlere kılavuzluk yapan yaklaşımları, onun için çok ilgi çekiciydi. Bunu, dinlere körü körüne bağlanmaktan daha çok, kendi dünyevi algısında tanımlamaya çalıştığı gerçeklerle parelellik taşıdıkları için seviyordu… Çünkü cevap olan asıl gerçeklik; somut nesnelliğin soyutlaşması yoluyla bambaşka bir boyut içinde, farklı bir varoluşun tezahür etmesi idi ! Bu da bir yolculuktu. İnsan, dünyevi algısı içinde ‘iyi’ olmayı ve ödüllendirilmeyi bekler, bu çok doğal’ diye düşündü. Yine aynı insan (madde beden) bu huzur ve ödülün de gelmesi için ‘doğru yolu’ bulmak adına çalışırdı. Tabii bazıları ! Ama şu gerçeğin farkına vardı :

Bu devinim; içindeki kaosun oluşması için, zıtlıklara ihtiyaç duyardı. Yani insan, yaşamı içinde bazen ‘iyi’ ve bazen de ‘kötü’ olabilirdi. Bu, ‘madde insan’ algısında, kişinin kendisi ile bütünleşip, ‘TAM’ olması anlamına gelirdi. Peki insanlar arasındaki ayrım bu kadar basit bir sonuçla açıklanabilir miydi? Hayır! dedi içiden… İnsan da aynı güneş gibi, yaşadığı madde dünya algısı içinde bir devinime sahipti. Yani bu yolculuğu sırasında çarpıştığı diğer madde bedenlerin bazıları için gece (kötü) ve bazıları için de gündüz yani ‘iyi’ olabilirdi. Bunun altında başka bir geçrek yatmalıydı. Bunu duyar duymaz söze girdi;

-O aradığın şey, dünyevi algıda ‘Niyet’ i işaret eder. Niyet kavramı içgüdüsel bir gerçeklik içerir. Hislerle düşünce kefelerinden oluşan bir nev I terazi yani.Niyet,  İnsanın madde bedeni ile ruhunun ağırlığı içinde çıkan sonuçtur. Genelde ‘asıl niyetlerimizi’ kendimize bile saklayarak, madde bedenin dünyevi sığlığı içinde bir düşünce rolü benimseriz. O rolü yaşar çoğumuz. Dünyevi değerlerimizi korumak adına geliştirdiğimiz ‘düşünce odaklı’ bir yaşam eylemidir bu. Asl olan niyet kavramı;  Soyut bir kavram olduğunda; onu somutlaştırmak adına düşüncelerimizle oynamayı ve onu maddeleştirmeyi tercih ederiz! İşte bu ‘insan olma vasfının küçümsenmesidir’. Ancak herkesin bilmediği, daha doğrusu bilip te, duymak bile istemediği bir şey var. Gerçek ‘niyetin’; Yani o içgüdüsel ve soyut halimizin, kendisini ‘madde bedene’ hissettirme biçimi… Yani ‘Vicdan’ duygusu… Konuşmaz, kelime kullanmaz. O, dünya algısı dışında bir varlık biçimi ve dilimizi konuşmuyor. Bu yüzden içimizde hiç susmayan ‘o’ çocuk var ya … İşte o bizim vicdanımızdır!

Günler beklemediği bir hızla ilerliyor, kıpırdanmaları artıyordu. Bunun için biraz da aceleci denilebilecek tavırlar içine giriyor, zaman zaman evdekilere şaka yapmak bahanesiyle kendini yataktan aşağı bırakıp, sürünerek karşı koltuğa tırmanıyor ve oturur pozisyonda birilerinin onu görmesini bekliyordu. Onu o halde görenler şaşkınlıkla korku arasında bir heyecan yaşasalar da, bu onun kendine olan güvenini yerine getiriyordu. Artık o güzelim bahar yerini yavaş yavaş sıcaklara bırakıyordu. Artık emindi. Kaza onu etkilememişti. Bildiği bir şey de; ‘Vazo’nun bir defa kırılacağı’ gerçeği idi. Ama bunu dert etmedi. Artık zorla da olsa işine gidebiliyor, özlediği herşeyle tekrar bir araya gelebiliyordu. Sadece bu bile yeter diyen bir his içinde, gözüyle veya eliyle dokunduğu herşey tekrar anlam kazanmaya başlamıştı. Koltuk değneklerinden sonra bir bastona ihtiyacı olacaktı. O anda aklında canlandı. Bu muhteşem kazanın bir imzası olmalıydı. Kendinden sonra kalacaklar için dillendirebilecekleri bir hikayesi olabilecekti… Bastonları ile meşhur ‘Devrek’te bulduğu bir üstad ile uzun süren sohbetler ardından ‘baston’una kavuştu. Kızılcık ağacından el yapımı bir Burma yapılmıştı. At başı şeklindeki tutacağının tam üstüne Mösyö Şalabi’den gelen bir tek taş gömüldü ve üstüne ‘Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı!’ yazıldı… Vakt i zamanında Din ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olan Mustafa beyin ‘kızılcık sopası’ köteklerinden sonra, hayatına yeni bir kızılcık sopası girmişti ve şimdi ona yaslanıp yürüyordu… Soranlara da; Eee…Çocukluğunda kızılcığın köteğini yiyen, bir gün ona yaslanıp yürürmüş…İşte hayat ! demeye başlamıştı.

Kendisini artık tamamen hayatın içinde kabul ediyordu. Çok düşündüğü yaşam enerjisi yerine gelmiş, ortalığa gülücükler dağıtıyor, ama yanlışa karşı olan sinirini de en samimi haliyle göstermeden edemiyordu. Bu dönemde yakınlığını esirgemeyen Bango da taş sanatını iyice geliştirmiş, onunla tarih sohbetlerine katılır olmuştu. Bu gelişim Bango’nun da yaşama bakışını değiştirmiş, adeta dimdik olmuştu. Gidişatı desteklemek doğru olur diye düşündü ve ona dönerek;

-Ulen Şıhselli. Diyorum ki; Seni bir bilgisayar ve şu ileri resim teknikleri için bir eğitime göndersek !

-Patron, sen varsın ya ! Bana ne gerek…

-Allahın Çorum Çıplağı… İşim yok sana bir de bilgisayar mı öğreteceğim. Şu halime bak. Zaten 40’ında bastonla yürür olduk…

-Kızma patron…İstemez mi hiç insan ! Ama masrafı falan…

-Ona sen karışma… Bıçak gibi olacaksın ya! Ben onu bilirim… Bir defa da bilmişlik taslamasan…

Bango o güne kadar hiç yapmadığı bir şey yaptı. Bir çırpıda patronunun eline sarıldı. O da şaşkınlıkla kızgınlık arasında kalan bir içgüdüyle elini çekti ve;

-Aman…Yakışıyor mu ulen ! Dostuz biz… derken, aslında bu içtenlik karşısında aslında mutlu olmuş, gözleri dolmuştu. İşte bu da bir ‘kutsal an’ idi. Yanaklarını sevdi ve çalışmasına geri döndü. İstese de konsantre olamıyor, geçmiş olsun ziyaretlerini geri çevirmek yerine uzun uzun sohbetler ediyordu… Eski İstanbul sokaklarındaki lavanta kokusu her yeri sarmış, insanlar pür telaş işlerine yetişmeye çalışıyordu. Bambaşka gözlerle hayatın içinde olup biteni düşündü… İçinden bir ses, hayata veda eden onca insanı düşündü. İçinde buruk ama güçlü bir duygu hissetti. Atelye’nin dışına çıkarak insanları seyretti ve herkesi ‘en çocuk’ halleriyle canlandırdı. Yaşam devinimi daha onları hiç te kirletip eksiltmeden önceki yaşamlarını hayal etti. O masumiyetin aslında hiç eksilmediğini düşündü ve gülümsedi. Aklında olmamasına rağmen, içinden ‘mezarlığa gitmek lazım’ diye düşündü ve Bango’ya bir selam çakarak ‘ bir kaç saate dönerim ‘ dedi ve çıktı… Yürümek te çok zorlansa da yardımları kabul etmiyor, yardımın bu bastonlu dönemi uzatacağını düşünüyordu. Yavaş adımlarla ilerledi ve bir taksi bulup, aşiyan mezarlığına doğru yola çıktı. Yaz aylarında trafik olmamasından dolayı 20 dakika içinde vardılar. Zorda olsa indi ve parasını takdim edip, yürümeye başladı. Bir mezarın önünde durdu. Çok etkilenmişti. Tertemiz taşlarla yapılmış, özen gösterilmiş bir mezardı. Çok ta iyi bakıldığını görünce, çok daha sevindi ve yanındaki taşa oturarak konuşmaya başladı;

Ey üstünde harika çiçekler açmış mezar… Baş ucunda gömülü şu taş bana hiç bir şey anlatmıyor. Gizlenmiş sanki bütün yaşanmışlıklar. Bu çok kısa bir özet. Doğumdan ölüme geçen süre ve bir kısa isim sadece… Herkes burada böyle. Garip bir sessizliğe gömülmüş gibisiniz ama; sanki yaşayan bir şeyler var.

Baş ucunda çömelmiş oturuyorum. Seni tanımıyorum bile. Bundan dört yıl öncesini gösteriyor zaman ve altmış dört yıl yaşadığını anlayabiliyorum sadece. Peki ya gerisi… Hani sen buraya gelmeden önceki herşey. O ne oldu? O mücadeleler, sevgiler, gülücükler veya dertler ne oldu… Ya arkada bıraktıkların? Hayat devam ediyor tesellisi altında sensizlikle yaşamaya devam… Anlat belki duyarım… Duymasam bile anlamaya çalışırım.

Artık herşeyi öğrendin. Dünyayı öğrendin. Hala yaşıyor musun, öğrendin. El açtığın dualar boşuna mıydı… Onu da öğrendin. Burada olmak öyle garip ki. Bana sorsalar nasıl bir yer diye? İnsanın doğru söyleyebildiği tek yer derim. Tek yer olması; sen sessizce beni dinlediğin için mi yoksa beni duymanı istediğim için mi bilmiyorum. Şu an ne yaptığımı bile anlayamıyorum. Belki de bu çiçek sensin. Belki de yanıbaşımda bana bunları söyleten de sensin… Yanımda dur o zaman biraz. Henüz gitmek istemiyorum. Öyle çok şey var ki dertleşmek istediğim. Yanına gelince unutuveriyorum.

Bak. Sen hayattayken hiç karşılaşmadığın bir çok insan da burada, senin gibi hepsi de. Şimdi hepiniz kavgasızlıklarla tanıştınız. Görülmeyenler bahçesinde, sonsuzluğun o durgun ama canlı hayatlarına kavuştunuz. Böyle düşünmek yanlış mı onu anlat… Yaşam tesellisi bana hep sorular sordurtmaya devam edecek biliyorum. Her yaklaştığımda başka bir kapı açılacak. O kapının ardında ne var bilemeyeceğim. Yanınıza gelmeden anlayamayacağım. Ve şu dünyanın zenginliğinde sarhoş olmaya devam edeceğim. Öyle değil mi?

Duydum seni. Gel dedin. Gel de anlatayım… Ama gelemem! Dünya o kadar güzel ki; Onun bana verdikleri karşısında çocuk gibi şaşırıyorum. Her yeni öğrendiğim şey karşısında sanki ilk kez konuşan bir çocuk gibi yeniden doğuyorum. Sanki ben bu dünya algısında da hep çocuk kalacağım. Her gün yeni bir gün olacak biliyorum. Çiçeklerin isimlerini say desen! En fazla on tane sayabilirim. Balıklar da öyle, ağaçlarda… Ve tabii insanlarda. Yani yaşlanarak ölmesi imkansız insanın. Öldürse öldürse sevgisizlik öldürür be mezartaşı…  Sen sevgisizlikten mi öldün. Yoksa çok sevdiğin için, bir ödül mü bu ölüm ?

Yavaş adımlarla uzaklaştı ve Sadir beyin kabristanını ziyaret etti. Ani ve hiç beklenmedik bir ölüm olduğu için kimseler ilgilenememişti. Üzerinde biten yabanileri temizlemek istese de, bunu yapamadı. Biraz da kendisine kızarak, bir süre onunla konuştu. Kendi dualarını etti ve aklına bir ölçü almak geldi. Tanıdığı bir kaç taşçı bu işi kolaylıkla yapabilirdi. Bango’yu arayarak detayları verdi ve Bayan Nili’ye de haber vermesini ve icazet almasını tembihledi. Güneş öylesine yakıcıydı ki; Dayanamadı ve kafasını yukarı dikerek;

-‘Bir güneşlik mesafe’ dediysek, bu kadar da yakın ol demedik ! diyerek yürümeye devam etti.

Taksiyle atelyeye dönerken, başını cama yaslayıp ortalığı izlemeye koyuldu. Yaşadığı ülke ‘bu şehir’den ibaret değildi ama tüm ülkenin ekranı burasıydı. İstanbul gerçeklerine biraz daha derinden baktı. Bu şehrin büyüsü, aşkları, kırılganlıkları, fırsatları, olup bitenleri her zaman bir muamma gibiydi. Peki neydi tüm bu gürültü ve gümbürtü. Nedendi bu gerçek dışılık ve nedendi bu hiç bitmeyen özlemler? Ne idi bu içimizdeki  kaos duygusu? Sosyolojik derinliği bilim adamlarınca farklı noktalardan açıklansa da, herkesin bir cevaba ihtiyacı olduğu gerçeği su götürmezdi. Şehr i İstanbulu tasvir etmeye çalıştı: Burası herkesin evini bırakıp geldiği bir Pazar yeriydi onun için. Kimse evindeki güveni, gerçek geçmişini ve köklerini buraya getirememişti. Kozmopolit Kaosun altında yatan temel de işte bu idi. Taş yerinde ağırdır sözünün tam tersi geçer akçe olduğundan, insanların tümündeki o yerleşik toplum alışkanlığı, o topraklarla harmanlanmış bir ahlak anlayışı ve değerler, burada yoktu. Tüm bunlar olmayınca, bu şehirde insanların kendi özgün duygu ve gerçeklerini yaşayabileceği, yürütebileceği bir ortam da ‘yok’tu.

– Osmanlının bugüne kadar getirdiği bir anlayışın dalga boyu… Bu dalga boyu; İstanbul’u bir bilgi, zenginlik ve üst kültür olarak zihinlere yerleştirdi ve burada yaşamanın bir insanlık bedeli oluştu. Bu şehir sayılamayacak kadar çok insan motifleriyle süslüdür ve en az iki jenerasyon devirmeden ben İstanbul’luyum demek biraz abesle iştigal olur. Yani ortalama 160 yıl önce ilk tohumlarının burada atılmış olması gerekir. Yani Dedemizin dedesi bu şehirde uyanmış ve yaşamıssa, belki o zaman. Yani yıl yaklaşık 1850’lilere ve 2.Mahmut dönemine tekabül eder. O yıllar Osmanlı Esnaf Teşkilatı yıllarının başlangıcı ve esnaf şartnamelerinin ilk kaleme alındığı dönemdir. İlk kayıtlarında şu tanımlar var ve ders gibi: Osmanlı şehir ve kasabalarında faaliyet gösteren esnaf hiyerarşik yapıda teşkilatlanabilirmiş. Ancak burada rekabet esas değil, karşılıklı kalite kontrol ve yardımlaşma prensibi esasmış. Yani insan olma vasıflarını yerine getiriyor musun, getirmiyor musun… Hesabını verirsin arkadaş !

Bununla da kalmıyor ve bugünün insan kaynakları ve kariyer olgusu ilk şeklini alıyor: Esnaf teşkilatında ilk kez bir silsile oluşuyor. Çırak, kalfa, usta, yiğitbaşı, ustabaşı, esnaf kethüdası (CEO) ve esnaf şeyhi… Bu kariyer silsilesi yanında İstanbul esnafı için bazı kurallar daha varmış: Çırak, sanat öğrenmek için işe alınır ve kendi ustasına sadece çalışma olarak değil, diğer konularda da tabi imiş. Okuma yazmanın gelişimi, aldığı paranın bir kısmının aileye katkı olarak gitmesi, falan gibi… Uzatmadan devam edeyim. Bu ciddi silsileli akış, kariyer boyunca belgelendirilen, zorluk dereceleri ve gerekli insani vasıflar tamamlanmadan olmazmış… Şehr i İstanbulun ve daha sonra da tüm vilayetlerin buna benzer yazılmış kuralları bir kütüphaneyi doldurur nitelikte…

Kısaca önemli olan şu. Vakt i zamanında İstanbula gelen, parası da olsa iş kuramaz ve bu silsileye tabi olmak zorunda kalırmış. Tabii ailesi ve yaşantısı da düşünüldüğünde, farklı bir insani niteliğe de sahip olması anlamına gelir. Şimdi o yok !

Herkesin dillendirip arkasını bilmeden anlattığı ‘İstanbul yozlaştı’ gerçeğinin arkasında işte böyle anlamlı bir düzen var. Para diye geldiğin fırsatlar şehrinde adam olabilmek için bir ömür imtihan verirmiş insanlar. Aynı zamanda bu dönem Kırım Savaşına denk geliyor ve dünyamız da ticaret havuzları yani bankacılık olgusuyla tanışıyor. Bu tanzimat döneminin tam da öncesidir. Para ve değer alışverişlerinin son şeklini alışının başlangıç dönemi. Bu dönemle birlikte İstanbul yaşantısında da iş yapma biçimleri, sıfatları, ilişkileri değişmeye başlamış ve bu süreç bugüne kadar devam eden uluslararası İstanbul olgusunu, düzenini, kimliğini oluşturmuş. Bu dönemin bir ilginç yönü de değişen ve merkezi yönetimlerde büyüyen para olgusunun durup dururken ÇEK kavramı ile tanışması. Ne güzel iş yapıp aş alıyorduk,  bu da ne demiş, herkes!. Bu yeni ve alışılmadık biçim İstanbulun kabadayı anlayışının yer altına inerek delikanlılığını kaybetmesi ve mafyaya dönüşmesidir. Bu olgu önemli çünkü İstanbula diğer şehirlerden yaşanan toplu göçlerin altında imzası var. Nedir bu? Yeraltına inen zat,  parasını korumak, kaptırmamak için, kavgada yalnız kalmaması gerektiğini düşünür. Ne yapar peki? Diğer şehirlerdeki tüm akrabalarını çağırır ve güç oluşturur… Buyrun Kaosa. İşte İstanbul’un gerçek işgali başladı…

Tüm bu süreçlerden geçerken Şehr i İstanbul’da Pierre Loti’nin hafif ama duygu yüklü aşkları hala yaşanırmış. Hala şiirler çok güzelmiş ve Pavyonlara takım elbise ile gidilirmiş.

Paranın farklı değerler de ölçülür olması, şehrin lisanını ve alışageldik düzenini de bozdu diye düşünüyordu. İstanbul artık kültürel / rasyonel bir işgale uğramıştı. Yer kapmaca ve bölgeler oluşturma dönemi başladı. Artık; Görmemişin Boğazı olmuş, donla piknik yapıp denize giriyor dönemleri de bu yozlaşmanın klasikleşen sembollerinden biri olmuştu.. Bu kısa yozlaşma tarihinin bir farklı boyutu daha var. O da şu: Paranın derin karanlığı İstanbul’da gizlenmiş güçlere ve bölgelere dönüşürken, karşılıklı pozisyon almalar da başladı. Azınlıklar kendi içine kapandı. Aydınlar kamplaşmaya başladı ve bir nevi kavgaya da tutuştular. Aydınların kavgaya tutuşması doğaldı çünkü birleştirici değerler bir bir yok oluyor ve bunun savunucuları ile yerel bir Türk kimliğiyle bakanlar, artık aynı değillerdi. Okullar da bu aydınlardan nasibini aldı. Mülkiye, İstanbul Erkek, Galatasaray gibi alt kimlikler oluşmaya başladı… Bunlar temelde aynı bayrağa saygı duyan, farklı toplumsal inanışların aydın temsilcileri oldular. Kültürel yaşam da bu kaostan nasibini aldı. Çünkü bu kültürel odakların daha sonra nasıl çıkar odaklarına dönüştüğünü yaşayıp gördük. En kötü gelişme de Para ve kültür odaklarının birbiri ile çıkar birlikteliği dönemidir. Bu birliktelik İstanbul’da parasal gelişimin sadece akıl ve yönetim/üretimle olamayacağını, buna kaba gücün de el atması gerektiğini düşünen bir zihniyet hayatımıza girdi. Artık yalan, gizllilik ve gücün karanlık zinciri boynumuza geçirilmişti…

-Kültürel ve insani değerler olarak taban tabana zıt insanlarla dolu bu Pazar yerinde artık kaos ve başka bir lisan geçerli oldu: Bu lisanda güven, aşk, iyi niyet, ahlak kavramları yok. Ancak bu kavramların taklidini yaparak çıkar elde etmek mübah… Hatta bu çıkarlar için mümkünse karşı tarafı yok etmeniz de sizin şeref madalyası takmanız anlamına gelebilir… Tüm bu olanlar genetik kodlar gibi İstanbul insanın ruhuna işlendi. Korku, kendini bunlardan korumak ve gerçeği saklamak, o özgün kaos  lisanındaki yerini aldı ve her ne hikmetse, bir üst kültür olarak kabul gören Şehr i İstanbul’a sözüm ona bu doğrularla bağlanmamıza sebep oldu. Yani bu bir var olma oyunu…mu acaba? Kanımca değil. Çünkü sessiz Anadolu, aslı olan değerleri halen yaşayan bir auraya sahip. O değerleri terk eden bizleriz. Bu yüzden tüketmek ve kavga kavramları bu şehirde yaşayan bir madde artık. Bu lisanı bilmeyenler konuşamaz, sevemez, yaşayamaz çünkü soluyamaz bu havayı… Herkes adını sormadan önce sana ne sorar: Nerelisin sen Kardeş!… Yalnızlığa bak… NY’nin İtalyan, Çin, Meksikalı mahalleleri var ve kimse oralara giremiyorsa,  artık bizim de var… Saymayacağım. Sinirim altüst oluyor

Tahtakaleye vardığında kaza sonrası başlayan ve bambaşka boyuttaki yaşamın heyecanı vardı içinde. Artık eski İstanbul zamanı gelmişti. Uzunca bir süredir yabancılaştığı rollerin içindeki yerini almış, üst üste gelen ölümler ve kaza ile sarsılan yörüngesine sanki tekrar oturmuştu. Eminönünden kalkan vapurun sesi, muamma dolu kalabalık içine saklanmış düşünceler, esnaf ve kısaca herşey, kendi algısı içinde yaşayan bir şiir gibiydi. Kendisinin bu çok sesli devinim içinde sadece bir notadan ibaret olduğunu biliyor, bu mükemmel orkestrasyonun bir parçası olmayı seviyordu. Bu sevinç ona bambaşka bir enerji vermişti. Bayan Nili’nin işlerini çözmüş, kadının hayatını rayına koyabilmesine yardımcı olmuştu. Erbay, felaket olay sonrası aklansa da, hastanede kalmak istememiş, bazı hocalarının yardımı ile Göztepe’de özel bir hastaneye geçmişti. Kahraman da bu yaşananlardan etkilenmişti. Daha sakin, hır gürü çok ta kafasına takmayan ve maneviyatı yüksek bir yaşam sürmeye başlamıştı. Artık yaşananlardan mı yoksa öylesine olmuş birşey mi bilinmez ama tesbih dostları daha sıkı bir ilişki içindeydiler. Böyle bir günün akşamı, herkesi yemeğe davet ede bayan Nili, biraz da yılların zehirini içinden atmak istercesine Sadir Bey’in hayat hikayesini anlatmaya başladı;

-Sadir Ağabeyiniz doğumu 1928 yılıdır aslında. Öyle yazılmış kütüğe. Aslında babası kapalıçarşıda onlarca dükkanı olan zenginliğiyle nam salmış, eşrafın önde gelenlerinden bir zat ı muhterem. 43 yılının sonbaharında kapalıçarşıda çok büyük ve hala karanlığını koruyan bir yangında bütün dükkanları yanıyor. O yangın bütün istanbuldan seyredilmiş muazzam bir vakaa. Yokluk yılları. Rivayete göre yangın, Sadir beyin pederi Sadullah Efendi ile bir kaç gayrımüslim iş adamı arasındaki anlaşmazlık yüzünden yapılmış bir kundaklama vakaası ama bundan kimsenin net bir bilgisi olmamış çünkü ne zaman konu açılsa üstü örtülmüş. Bu yangından hemen sonra ailece Üsküdar’a taşınmışlar. Sadir bey de orada büyümüş ve sözüm ona mektepli olmuştur. Bzim tanışmamızda orada oldu. 1944 yılının yazında, Haydarpaşa garından Sirkeciye birlikte geçmiştik. O zamanlar harp var dünyada ama herşey bir garip. Harbe girmedik ama yokluk hepimizi mahvetmişti. Uzatmamayım, Sadir bey o zamanlar çuvalcılık yapıyor. Önemli bir iş o zaman için. İşi ona bulan da Sadullah Efendi’nin kadim bir dostu ama adı bu harple çok anılmış bir zat. Söylentilere göre de şu meşhur Hitler’le gizli bir bağı varmış. Ölüp ölüp dirilen 9 isimli bir zat işte, der dururdu. Hatta gizlenmek için balıkesirin, çanakkalenin falan köylerini seçermiş.

Neyse, İstanbula gelen tüm mallar için toptan çuval lazım olurmuş. Bizimki de gidiyor, çuvalları alıp limana gelen gemilere satıyordu. Bazen çuvalları doldurma işi de alıyordu. O yaşta ailesinin bacasını tüttüren bir delikanlıydı ve mahallenin ağa babası ‘kabadayı Şükrü’ de onu himaye ederdi. Şükrü Pala…Sırf sevgisinden ha… Şükrü ile dostlukları hiç bozulmadı. Hatta beni de Kabadayı Şükrü gelip istemişti. Var olsun. Evlendiğimizde daha çocuktuk biz. Gel zaman git zaman bizim Sadir bey, çuval işinden sıkıldığını, cağaloğlunda bir gazeteye girmek istediğini söyler oldu. Ne imiş efendim, ‘Yaşıtları memleket dertlerine koştururken, o boş çuvallarla meşgulmuş ve bu da onuruna dokunuyormuş.’ Her neyse; Bizim ki bir gazetenin matbaasında yevmiyesi güzel bir iş buldu ama sen bir de bana sor; Akşamdan sabaha kadar süren baskının başında duruyordu. Ben de yapayalnız evde…

Herkes bu muammalı hayatı pür dikkat dinliyor, hikayenin derinliği içinde rakılarını yudumluyorlardı.

-Yazılmaz çizilmez ama bu savaş dönemi çok karışıktır… O dönemlerde aklı almaz para oyunları dönerdi. Bizimkinin çalıştığı gazetede bir gay r müsliminmiş. Bu zat’ın devamlı Almanya muhalifi sert yazılar yazdığı dönemler. Sadir bey mevzuuların derinlerine inmese de, anlattıkları efsane gibiydi. Sözüm ona bir yerlere giden sahte paralarla ilgili bir konu. Bu bilerek yapılırmış. Arada sırada devletin de gizliden gizliye haberdar olduğunu söyler, beni rahatlatmaya çalışırdı ama her nasıl olmuşsa gazetenin sahibi kurşunlanmış… Zamanında, Hitlerin casusları gazeteci öldürdü diye bir haber geçmişler ama ben inanmadım.

-Neden inanmadınız bayan Nili ?

-İnanmadım çünkü bu iş devam etti. Ben o adamın öldüğüne bile inanmadım. Benim için hala hayalettir… Neyse, Bir kaç yıl sonra da bu sahaflardaki dükkan açıldı. Hangi parayla, nasıl oldu anlamadım. Ama şüphelenmiyor değildim çünkü dükkan dediğin sabah açılır, akşam kapanır ! Bu öyle değildi. Sahaflar kapandıktan sonra başlardı mesaisi, her ne hikmetse…

-Bu kadar yıl, hiç ortalığa dökülmemiş olması çok acayip bayan Nili !

-Öyle deme, çocuk ! Bu işin altında yanlızca onun olmadığı aşikar. Muamma dolu bir yaşamdı onun ki. Sorarım sana, bunca yıldır değiştirilen para neden hiç bu eve girmedi. Neden… Nereye gitti onca paralar, sadece turistler mi yani bütün olay ! Yook… Hiç sanmam ! Al bak, bu yüzük bin yıllık. Koca hayatta bana verdiği tek şey… Sadir ağabeyinize birileri çok güven duydu ve bir karanlığın içine aldı. Ben hala bizim ‘kabadayı Şükrü’yle bağlantısı olduğunu düşünürüm. Bak ! Yıllarını Haydarpaşa limanında geçiren bir adam. Adım atmamış dışarı… Uzun yıllar sonra te Kasımpaşa’da kurşunlanıyor… Yaşayanlar bilir, imkanı yok bunun… Bir de;  Çok sonraları tabii, cenazesinin hemen ardından gece gece bir dolu insan evine üşüşürdü. Yani rahmetli bana bişeyler anlattı ama o sevgili ‘Nili’sini üzmemek için çok yalanlar attı tabii. Hangisi doğru hangisi yalan ne bileyim. O zaman aşığız, sesimiz çıkmadı elbette.

Bu dallı budaklı geçmiş çok ilgilerini çekse de, Kahraman da, o da bayan Nili için huzursuz olmuşlardı. İyice yaşını almış bu yorgun kadının olmadık sıkıntılar çekebileceğini düşündüler. Bayan Nili de onların bu huzursuzluklarını anladı ve devam etti;

-Senin şu gizemli tesbih, oğlum !

-Evet bayan Nili?

-Rahmetli o kadar mutlu olmuştu ki; ‘İşte benim çocuk’ der, dururdu. Haksız da değilmiş. O yüzden size bir kaç şeyi anlatmazsam olmaz. Tesbih dostluğumuz bunu gerektirir… Bekleyin !

Bayan Nili kalkarak, ağır adımlarla eski gümüşlük dolabının çekmecesinden orta boylarda bir kutu çıkarttı ve masaya geri döndü. Herkesin merakı iyice yükselmişti. Kahraman biraz da polis olmanın verdiği dikkatle olayı izlese de, içinde kendisine duyulan güvenin gururunu taşıdığı belli oluyordu. Diğerleri de masanın başında kendilerine çeki düzen verip, gözleriyle kutuyu takip ediyorlardı. Bayan Nili, içindekiler görünmeyecek biçimde kapağını kaldırdı ve ona dönerek;

-Bak evlat, çok şaşıracaksın ama bu göstereceğim şeyi kabul etmelisin. Rahmetli yıllarca dokunmadı ve sonra senin kullandığın bir sözden bahsetti ve üstüne yazdıracağını söyledi. Sonraları her sohbetimizde de, bunu sana vereceğini söylerdi. Vermek bana nasip oldu… Kutuda duran silahı çıkarttı ve uzattı. Şaşkınlık içinde eline aldığı silah, Kırıkkale yapımı, krom nikel 14’lü bir otomatikmiş. Ve üzerinde altın kakmalı olarak ‘Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı’ yazıyordu. Şaşkınlık onun öylece kalmasına sebep oldu. Gözleri dolmuştu. Saime de ne olduğunu anlamaya çalışıyor ama sessizliği bozmak istemiyordu. Gözlerindeki yaşları toparlayarak Bayan Nili’ye döndü ve;

-Bayan Nili ! Ben çok şaşkınım… Ama lutfen bu sizde kalsın, olmaz mı?

-Olmaz evlat, vasiyet bozulmaz. O senin!

Silahı masanın üstüne koydu. Herkes silaha bakarken, Bayan Nili de söylene söylene kutuyu karıştırıyordu.

-Hah ! Buldum. Bakın bu kimliklerin hepsi onun… Hepsi de Limana görevli girişi için ama resimler aynı, isimler farklı… Bunu ilk anladığımda bir zılgıt patlatmıştım. O da anlattı. Çok eskilere giden bir hikaye bu;

İkinci dünya harbindeki Yahudi katliamı sırasında oluyor. O zamanlar Yahudilerin kendi aralarında da akla gelmeyecek husumetler söz konusu imiş. Gerçek savaşın altında onların imzası var derlerdi. Bizim İstanbul o zamanların en önemli para köprüsü. Türlü dümenler dönüyor anlayacağınız. Tabii o zamanlar para gerçek mi yoksa değil mi, anlaşılması güç bir konu. Ama bakın nasıl başlıyor! Şu Katliam başladığında, Avrupalı yahudilerin Kudüs’e İstanbul üzerinden para kaçırdıkları söylenir. Haydarpaşa limanına gelen paralar, oradan çuvallarla yüklenip Kudüs’e gidermiş…Oradaki Yahudilerin Avrupa’dan gelecek olan yakınları için Filistinlilerden bolca arazileri bu paralarla aldıkları da dillendirilir. Bu paralarla !…Bazı İstanbullu Yahudi   işadamları ile gizli görev alan kimseler de, bu paraların kime ait olduğuna dair secere tutarlarmış. Yani; Kim, ne kadar, kime gönderdi, hepsi Haydarpaşa Limanında kayıt altına alınmış… Ama gel gör ki; Gelen para yerine, burada basılan sahte ve eskitilmiş paralar gizliden koyulur, yollanırmış. Eloğlu ne bilsin! O sahte paralarla ne araziler yalan yere ve el altından gavuroğluna gitmiş anlayın. İşte şimdilere uzanan husumetin altında bu yatar derler… Zaten ne olduysa bundan sonra oldu. Ortalık kan gölüne döndü.

-Ya gerçek paralar… Bayan Nili… Var mı bir bilgi?

-Tabi ya, evlat. Dünya haritasını değiştiren o yalan paralar burada basılmış işte… Sadir beyin işin içine girişi de bu olayların sonlarına denk gelir. Gerçek paraları hiç sormayın. O işin çukurunu kimse bilemedi. Bana sorarsan… Neyse be, boşver!

-Aman Tanrım !

-Zaten daha önceleri başlamış yok siyonist, yok arap bir kavga  vardı. Onun üzerine bu yalan paralar da iyice kıyameti alevledi. Bak bu resim Sadir ağabeyinizin… Yanındakini tanıdınız mı?

-Yahu bu Yaser Arafat… Resmen gençliği…

-O ya, çocuk ! Sene 1964… Bizim ki henüz yolu yarılamış bir civan. Filistin Kurtuluş Örgütünün kuruluşuna rastlar… O Yalan paralarla araplara çöreklenmiş ingiliz piçlerinden az silah almadı bu… Anlaşılınca kıyamet koptu ya ! Hepsini Sadir Ağabeyiniz elcağızlarıyla basmıştı. Tabii Akılları arap sıcağında gözü dönmüş İngilizler, ne anlar yeşil dolardan…Derdi parayı bir an önce cepleyip, kaçmakta ! Kavgasını veremez çünkü bir duyulursa kıyamet kopacağını iyi bilirlermiş… İngiliz salakları işte !

-Ulan, vay arkadaş… Eee Bayan Nili ?

-İşte o zamandan sonra Sadir Ağabeyiniz uzunca bir süre eve gelmez oldu. Geliyor, iki gün sonra bir bakıyorsun ki yok ! Sonra sonra anladık  öğrendik ki Suriye, Filistin dolaşıyormuş… Bu mevzuu hiç kapanmadı çocuklar ! Hiç… İşte o 6 gün, ramazan savaşları dönemidir bu. Yani anlayacağınız, rahmetli bir gizlilik içinde yaşadı… Sahaflar dükkanının kurulmasının da nedeni sonradan anlaşıldı. İlk zamanlar bu dükkandan çok gizli ve kitap arası notlar gitmiş, gelmiş ! Olayın boyutları çok derinde olduğu için de bir gün bile başkasını komamış dükkana… Yardımcı bile ! Ama kimseyle tanıştırmadığı bir arkadaş grubu vardı. Bak isimlerini resmin arkasına not düşmüş… Golan, Şamiri ve Karmel… İsimler yalan. Bunlar şimdiki israil işgal noktalarının isimleri… Amaaan ! Derin mi, derin…

-Bu iş garip… Ama altında sıradan bir mevzuu olmadığı da belliydi. Bu kadar olmasa da… Ama rahmetlinin mücadeleli bir hayat sürdüğü ortada Bayan Nili ! Doğruluğunu bilemem tabii de !

-Doğruların böyle olduğuna itimadım olsaydı, kendimi de onu da vururdum inan… Yani Kahramanım, bu olay öyle sıradan bir polisin sıktığı tek kurşun değil diyeyim, gerisini de hep beraber Allaha havale edip unutalım. Ama son bir şey var! Bu sır benimle mezara gider derdim. Gitmeyecekmiş ! Eh, artık tesbihçilere katıldığıma göre, söyleyebilirim. Dillendirmeye kalkma sakın Kahraman, bu bilgi sahibini vurur. Unutma…

-Abla, geçtim onları ben. Hem bu meclise öyle şey yapmam.

-İyi o zaman… Zaman içinde öyle dümenler oynandı, öyle işadamları yaratıldı ki; Hepsi de şerefsizdir ya, hadi neyse ! İşte o dönemlerin bir nev i katibi ağabeyiniz idi. Bilgiyi yok etmek konusunda üstaddı. Detayına giremem, bilmiyorum ama çok dalı budağı olan bir hint keneviri oyunu oynadı ve bir ‘Büyükana’ yaratıp, herkesi peşine taktı… Bütün bilgiyi de ‘İstanbulun mezarlarına dağıttı’. Yani, hangi tarihte hangi olay, kimin mezarında ve hangi isimle saklıysa; Hepsini şifreledi. Bu şifreli kağıdı da  büyükanaya teslim ve vasiyet etti. O kağıt eski Türkçeyle yazıldı, bir dua gibi… Ve muska yapıldı. İşte bakın, boynumda…O ‘Büyükana’ benim, çocuklar !

 

Bu onu nedense sevindirmişti. Gecenin ağır konuları yerini zengin sofra ve içkiler eşliğindeki sohbetlere bıraktı. Herkes, küçük küçük konularla kafasını dağıtıyor, gülüşüyordu. Onun aklında ise geçmişin hiç bitmeyen kurguları ve insanlık gidişatını etkileyiş biçimi vardı. Herşey yalanlar üzerine kuruluydu gerçekten de. Toplumların birbiri ile mücadelesindeki en acımasız silah ta bu idi. İnsanları gerçek olmayan değerler üzerine oturtmanın tehlikesi basitçe açıklanabilirdi. ‘Temeli olmayan ve yıkılmaya mahkum bir gelecek’! Türkiye’yi düşündüğünde; İçini tarifsiz bir huzur alıyordu. Bugünlerde incik cincik edilse de, dünyanın hiç bir kavminde bulunmayan ve insanlık tarihinin özü denilebilecek kültürel ve siyasi bir altyapısı vardı. O anda Sadir beyin öldürüldüğü gün ki manzara aklına geldi. Onu bir polis vurmuştu. Doğruydu. Ama dükkanın içinde yaşanan arbede ve darmadağın edilen kitapların arasında nelerin aranmış olabileceğini anladı. Bu polisin işi olamazdı. Bazı şeylerin yanından bile geçmek insanın içine bir ürperti veriyordu. Bir ara Bayan Nili’ye dönerek;

-Aklıma düştü. Sadir bey her sohbetimizde bana bir ezoterist olduğumu ve kendisinin de böyle olduğunu anlatır, hatta sohbetlerinin arasında sıkça bahsettiği şu ‘bilgiyi yok etmek’ kavramını anlatmaya çalışırdı. Ezoteristler bir anlamda ‘şahit’ ve kılavuz gibidir. Şu ‘kapı bulma’ meselesinin kılavuzları. Yani insan Tanrı’dan var olur ve dünyevi algı sürecini tamamladığında tekamül ederek yine Tanrıya döner. Böyle inanırlar ama bunların altında da binbir mevzuuları vardır. Şimdi aslında ezoteristlerin bazı yerlerde anlatıldığı gibi Masonlukla hiç bir ilgisi yok ama Masonlar ezoterik anlatımları sıkça kullanmışlar. Şimdi Kafam karışıyor arkadaşlar…

-Karışmasın oğlum. Konuyu Mason mu yoksa değilmiydi ye getireceksen söyleyeyim. Sadir beyin işi olmazdı onlarla. Ama ilgimi çekti şu anlattıkların. Devamı var mı?

-Olmaz mı bayan Nili ! Şimdi Sadir beyin de çok ilgilendiği bir konu bu gizli ilimler konusu. Aslında ben de ilgileniyorum ama semboller düzeyinde diyelim. Taşa işlemek için. Ezoterizm, panteizm gibi konular derindir. Çok küçük nüanslarla farklılaşan yüzlerce dalı var. İşte panteizm, Agnostisizm, Deizm, Nondualizm gibi, bu uzar gider… Ama birşey söyleyeceğim. Her ne kadar bu tezler tanrısallık içerse de, Masonluk hep ezoterist bir yol haritası ve gizliliği içinde olmuş, toplumsal olaylardaki etkin rolleri ile birlikte büyümüşlerdir.

-Bunun ‘bilgiyi yok etmekle ilgisi nedir’ anlamadım.

-Gizlilik. Bu kadar basit. Ezoteristler ‘içrek’ diye ifade edilen dünya öğretilerinin altıyla bir sır etrafında toplanmışlardır. Bahsi geçen gizliye bilgiye ulaşmak öyle her babayiğidin harcı değilmiş. Bu silsileli bir gelişimle mümkünmüş. Bu ilim kutsal olan değerlere bir bakış açısını anlatır aslında. Derin bir bakışı ifade eder ve sembollerin kullanımı gerçek bilgi bir anlamda şifrelenirmiş. O arada Kahraman söze girdi;

-Şimdilerin casusları için sıkça kullanılır bu mevzuu.

-Nasıl…

-Yani böyle dinsel falan değil ama… Örneğin gizli örgütlerin kendilerine özgü bir eylem planı vardır. Bombalamlara da, suikastlar de hepsinin yöntemi ayrıdır. Böyle mesaj verirler yani. Onun dışında da suçlu takibinde çok kullanılan şifreleme yöntemleri kullanılır…

Sohbet çok farklı derinliklere inerken, herkesteki şaşkınlık yerini biraz da ilimsel gerçekliğin sofistike inceliklerine doğru itmişti. O sorularla boğuştuğu sırada dalgınlığını Saime bozdu ve eve gitmek istediğini söyledi. Saime bu  gibi şeylerden rahatsız olurdu. Onun bu huzursuzluğunu anladı ve herkesle helalleşerek çıktılar. Huzursuzluk yolda da devam ediyordu. Koltuk değnekleri yüzünden yorgun düşse de, sesini çıkartmadı. Bir eliyle Saime’yi kendine doğru çekmek istese de, Saime bir hışımla uzaklaştı ve;

-Sana kızamam değil mi? Sen yaralısın çünkü… Değil mi? Peki ben… Ben ne durumdayım!

-Canım ne oldu? İnan yanlış bir şey olduysa da…

-Senin gibi biri nasıl olur da bunu yapar? Görmüyorum diye bu yaşıma kadar ne korkular yaşadığımı bilebilir misin, söylesene?

-Saime…

-Konuşma. O kadar anlatılandan sonra nasıl olur da o silahı kabul edersin… Nasıl, emin olabilirsin… Ya o silah birini öldürdüyse…

-Özür dilerim inan… Ben onu düşünemedim. Sadece bir vasiyet diye israr edilince aldım.

-At onu denize… İstemiyorum ! Ama atamazsın, değil mi?

-Atamam Saime, onun anlamı çok büyük…

-O bizim evimizde olduğu sürece uyuyamam. Anlıyormusun. Bu korkuyla uyuyamam!

-Saime’m ! Yarın ilk iş bankadaki kasaya koyacağım. Söz. Anlaştıkmı?… Bir daha görmeyeceğiz bile…Ama attırma bana lutfen!

-Benim anladıklarımı göremiyorsun. Senin gerçeklerinin önünde bir perdeyim ben… Onları benimle örtüyorsun. Görmüyorum sanıyorsun, değil mi ! Görmüyorum…. Yoo ! Ne aptalım ben… Sen herşeyi görüyorsun, anlıyorsun ! Kime neyi anlatıyorum ki…

-Saime, bağırma. Gel sahile inelim.

-Hayır ! Dünyada istediğin her güzel şeyi okudun, aradın, buldun, çıkardın ve kendine yapıştırdın. Tam ortasına da beni… Ama öyle şeyler oluyor ki. Bir an geliyor, anlıyorsun… O vasiyetin sana kalması, sana öyle birinin böylesine değer vermesi;  Bütün o doğrularını, beni, herşeyi unutturdu…

Neler dediğini biliyor musun ! Onca zamandır izleyip, böylesine bir durumda çıkardığın sonuç bu mu?

-O ‘sevmiyorum’ dediğin bütün dünyandan çıkman için en güzel sebeptim değil mi? En güzel ve gerçekleri göremeyecek bir sebep…

-Saime’m olmadık yerlere giriyorsun. Bunu düşünmen bile bana nasıl baktığını anlatıyor… Neden yapıyorsun bunu ?

-Sevgi dilenmiyorum ben. ‘Kör bir kıza sahip çıkıyor, ne delikanlı çocuk’… değil mi?… Senin için böyle demelerini istiyorsun ! Sen suçlanmaktan nefret ediyorsun, benim için yaptığın herşey…

-Herşey ne ? Saime…

-Herşey… Kendini tatmin etmen, birilerine anlatabileceğin hikayelerin olması için ! Ben neresindeyim bunun hiç düşündün mü? Ben senden ‘yanında olmak’ dışında birşey istedim mi…Lütfen söyle !

Gözleri dalmış, ağzını açıp bir kelime dahi edememişti. Saime’nin sözleri kafasında iyice hızlanmış gibiydi. Onun ağzından böyle şeyler duymaya hiç alışık değildi. Hislerine çok önem veriyor ve bir anda dalga dalga gelen öfkenin karşısında ne diyeceğinden çok, ne hissetmesi gerektiğini anlamaya çalıştı. Bir diğer tarafta kendi hisleri vardı. Bencil bir içgüdü tüm bu söylenenleri reddetse de, omzuna dokunan bir meleğin kendisini teskin etmeye çalıştığını düşünürek, konuşmamayı seçti… İlk defa Saime’nin duygularına ulaşamıyordu. Bırak cevap vermeyi, dokunmak bile  o an için yanlıştı. Sahilin kenarındaki bankların üstüne oturdu. Saime de onun başında bir ileri bir geri yürüyor, burnundan solusa da, sesini çıkartmıyordu. Onun bu sinirli halini inceledi ve;

-Beni dinleyebilecek misin Saime?

-Evet…

-Bu son olay, bu söylediklerin, sanırım bir birikimin sonucu… Ben sana sahip çıkmak için yanında değilim. Ben yaptıklarımla kendi içimdeki boşlukları da doldurmak istemedim… Ama beni böyle görüyorsan, sana kızamam. Bir şeyi daha bilmeni istiyorum… Seninle yaşadığımız herşeyi kendime sakladım ben… Birşeyi çok ta zor olsa söylemem lazım.

-Ne o !

-Ben karşımdaki insanın düşüncelerini, açıklamalar yaparak değiştirmeye uğraşmam Saime. Beni nasıl gördüğünü anlattın. Bu söylediklerinle beni ne kadar uzağa fırlattığını bilemezsin. Sadir beyin hayatımdaki yeri çok özeldi ve sadece o geçmişe sahip çıkmıştım… Ama inan ki onun hiç bir önemi yok. Sadece tek bir şey var. O da bu sözler !

-Ne demek istediğini anlayamıyorum.

-Taksiyle gidelim. Eve gidince anlayacağız, ikimizde !

Eve gelene kadar hiç konuşmadılar. Yakut onları gördüğü anda Saime’nin üzerine atladı ve bir süre öylece kaldılar. Saime ağlamaya başlamıştı. Bu durumdan dolayı üzüntü duysa da, yanına gitmedi. Koltuğa oturup gelmesini bekledi. Saime bir türlü gelmiyordu. Yavaş hareketlerle Yakut’un yemeğini verdi, üstünü değiştirmek için odasına gitti. Sanki onun yanına giderse, konu tekrar açılacak ve olmadık yerlere geleceğinden çekinir gibiydi. Saime’nin gelmemesi üzerine kalkıp odasına gitti ve kapıyı açtığında, onun yatakta oturmuş bir halde ağladığını gördü. Yanına geldi ve elinden tutarak ayağa kaldırdı. Salona geldiler ve oturdular. Saime başını önünden kaldırmıyordu. Elleriyle yüzünü tutup kaldırdı ve konuşmaya başladı;

-Saime. Söylediklerin üzerinde düşünmedim bile. Ama hepsini hatırlıyorum ve benim için çok ağırdı. Bak canım, sen benim yaşadığım gerçek hayatın tek şahidisin. Yanında mutlu olduğumu biliyorum. Bu yüzden her aklıma düştüğünde, senin de mutluluğun için birşeyler yapma ihtiyacı hissetmem beni sanki tamamlıyor. Sana yalan söyleyemem; Dediklerin aslında her insanın biraz da olsa içinde vardır. Hiç birşey beklemese bile, sadece ruhunu tatmin edebildiği için, bir teşekkür görebilmek için böyle davranabilir… Ama inan ki, yüreğimi titretmeyen biri için, bunları yapmam! Ben seninle bambaşka bir dünyanın içindeyim. Buraya da haketmeyen birinin girmesini istemiyorum. İnan sevgilim, Dünya burası ve bu dünyada hepimiz aynı birer mıktanıs gibiyiz. Kendimize, ruhumuza yakışan ne varsa  üstümüze yapıştırıyoruz. İnan bak, kişiliğimiz böyle oluşuyor. Aynı dünyanın malları gibi. Ölünce hepsi bu dünyada kalacak… Biliyorum. O yüzden güzel olan, iyi olan bana yapışsın istiyorum ama bunu başka insanlar gözünde yücelmek için değil, senin gözünde yücelmek için yapıyorum…. Silah konusunda da haklısın. Bir an o anıların büyüsüne kapıldım ama şunu bilmeni istiyorum. O anıların ruhuna saygım adına ve her zaman, böyle birşeyi kabul ederdim. O bir iğne bile olsa… ! Ve o silah bu evde olmayacak. Söz… Kahraman’ a danışacağım. Yeri belli ama yurdu belli olmayacak bir biçimde saklayacağım. Hem bak ne düşünüyorum. Ben bu vasiyeti aldım, değil mi? Aldım… Demek ki onu birisine devretmek te benim hakkım. Düşündüm de; Her ne kadar Sadir Ağabey beni layık gördüyse de, Erbay buna çok sıkıldı. Ona devredeyim, diyorum. Ne dersin  pamuğum?

Saime’nin ağlaması kesilse de, hala nefese nefeseydi. Bu soru karşısında ne diyeceğini bilemeyerek ona sarıldı;

-Ben seni kaybetmekten çok korkuyorum. Sana bir şey olmasına dayanamam.

-Öyle bir şey olmaz pamuk… Bize hiçbirşey olmaz. Yeter ki hep böyle yapışık olalım. Sen aslında o silahla ilgili yanlış birşey söylemedin. Hem böyle durumlarda esip gürlemen beni daha da uyandırdı. Sağol bir tanem!

Her ne kadar fırtına yerini hafif bir melteme bırakmış olsa da Saime uyumaya çalışıyor, zaman zaman da ağlıyordu. Gözleri açık, düşünmemeye çalışsa da olmuyordu. Kendini çok iyi tanıyordu ve böylesine ağır tartışmalar onu etkiliyordu. Bir yandan eliyle Saime’nin saçlarına dokunuyor, ağlayan kızı teskin etmeye çalışıyordu.

-Sıradan bir tartışma değil bu. Herkes iç dünyasında bir kişiyi tanımlarken gözlemler yapar. Bu gözlemlerinde objektif olabilmesi çok zor. Bir ilişkide taraf diye birşey yoktur ki. Aşk sadece ikisi birlikteyken ortaya çıkan bir ‘olgu’. Yani ikisine de ait değil. Nasıl herkeste DNA yapısalları farklı ise, bu da aynı onlar gibi…Özel bir karışım. Bunun en müthiş örneği ‘doğum’. Aynı o mucizede olduğu gibi, aşık olduğumuzda da bir ‘doğum’ gerçekleşir. Sadece o iki kişiye ait ve görünmeyen bir aura gibi… Bana sorarsan aşkta bencilliğin ‘hırsızlıktan’ farkı yok. Sana ait olmayan birşey için ‘hep ben’ demek böyle birşey olsa gerek… Ama ben aşkın o müthiş büyüsüne inanıyorum. İki taraf ta gerçekten aşıksa, orada ‘hırsızlık’ olmaz… O kadar çok şey var ki aslında… Bu düşüncelerle hayatını idame ettirmek istersen, delirirsin. İnsanların iç dünyaları kilitli birer kasa gibi ama öyle ince noktalar var ki; Anında görebiliyorsun ! Hani derler ya ‘beni deşme’ diye, işte öyle bir şey ! Çok kurcalamayacaksın ve her ilişkine affederek başlayacaksın. Bu kendine verdiğin bir söz olmalı. Karşındakini kabullenmiyorsan, onunla sessiz bir kavgaya tutuşmuş olursun ki, bu da sadece zarar verir. Herkes aslında konuşurr ama gerçekten yaşamaz. ‘Sen yoksan; o yok, iyilik yok, kötülük yok, ağaç yok… Hiç birşey yok. Ama benim de zaman zaman içimi parçalayan bir şey var. ‘Birinin duygularını zedelemek. Hasar vermek’. Bu senin içinde ‘vicdan duygusu’nu harekete geçiriyor. O an adeta bir ambulans gibi, kendini kurtarmak için bir düşünce yolunda hızla ilerliyorsun. Çünkü kendini kurtarmadan, karşındakini onaramazsın. Sadece havaya atılan lafların sığlığında takılır ve yollarını ayırmak durumunda kalırsın.

Şimdi düşünüyorum çünkü o bahsettiğim ‘vicdan’ duygusu beni acıtıyor ve benim bu yarayı kapatmam lazım. O merhem de sadece onun kalbinde. ‘Hiç bir şey eskisi gibi olmaz’ sözüne malesef çok inanıyorum. Derler ya; Testi bir kere kırılır diye. Onun gibi… Onun, o düşünceler içinde olduğunu bilmek beni çok üzüyor. Ama kendimi tamamen ruhuma emanet ettim. Dünya algısına aşığım ama tutsak değilim. Ve benim için de,  bu teslimiyet içinde olmak en büyük içtenlik. Onun içinde hiç olmaması, insana ve bu dünya algısına hakaret gibi…

Saime’nin davranışlarının altındaki sebepler içinde kendini arayan bir hali vardı. Karşısındaki insan kendisini ‘dünya algısını’ anlayabilmeye adamış, korku ve merak dolu ama çok yoğun içgüdülere sahipti. Ağzından dökülen laflar için onu suçlamak çok kolaydı. Yapmadı.  Onun iç dünyasını salakça laflarla delik deşik etmek sadece onu daha da kapatır diye düşündü… Tek bildiği ve emin olduğu şey ise, onun söylediği niyetler içinde hiç olmamış olmasıydı. Yine de her sözün altında yatan gerçekliğe çok inanıyor olması, onun zihnini yoruyordu.

-İnsan bu. Aslında karmaşık olmayan bir mekanizma. Bazı anlar var ama; örneğin bir kavgada, insan kendini hangi reflekslerle korumaya alır, hangi cümlelerle savunur, işte o reflekslerin programlanması ‘normal bir insan algısında’ imkansız. O anlar, beynin ve vücudun en hızlı tepkileri verdiği, hatta insanı şoka sokup, hiç hatırlayamayacağı şeyler yapmasına neden olabilir. Kazayı düşünüyorum da; ‘Tanrı şalteri indirmiş, hiç birşey hatırlamıyorum’… demiştim. Ne bir acı, ne o vuruş anı… Koskoca bir boşluktu sanki. Allah bilir beynim o anda ne kadar hızlı bir reaksiyon gösterdi, vücudum ne gibi koruma tepkileri verdi ki herşey bir anda koca bir karanlığa dönüşmüştü. Bilmiyorum… Galiba tartışmalarda böyle bir çarpışma anı gibi. Ağzından ne döküldüğünü, neden bu tepkileri verdiğini bilemiyorsun ve sonradan pişman da olabiliyorsun… Çünkü o an’ın refleksleri ile sonradan gelen düşünme eylemi arasında dağlar kadar fark var. Ve işte ben o reflekslerin ‘salt ve içgüdüsel’ doğrular olduğuna inanıyorum.

Toplantılarda bunu çok yaparım. Karşımdaki insanın söylemlerinden çok, vurgu noktalarına ve vücudunun verdiği reaksiyonlara kilitlenirim. Ve ona göre bir mekanizma oluşturup, bir anda ‘onun iç sesi’ oluveririm… Gözlerinin içine bakarak rahatlamasını sağlar, istediğimi alırım… İş dünyasında bu çok işe yarar ama neyse, konu o değil. Konu bu ‘dünya algısında’ neleri değerlendirip, tepki vereceğimiz…

Düşünce biçimimiz ve davranışlarımız bizim ‘bu algı’da kişiliğimizi tanımlıyor ve o kişiliğimizle ilişkiler kuruyoruz. İçinde kötülük, bencillik bile olsa,  ‘masum’ olmak ve ‘çünkü’ ile başlayan açıklamaları seviyoruz. Ama şu var ki, haklı olma duygusu sırtımızdan yük almaz ama bizi hafifletir. Bu iyi insan için de, kötü olan için de geçerli. Her insan bu yükleri için bir ortak arar. Kendi kişilik tanımı içinde ‘uygun bir seçim’ bu anlama gelir. Karşımızdaki insan dostluğu veya aşkı ile bizim üstümüzden yük alır. Yani yüklerimizin bir kısmını, iki kişinin oluşturduğu o ‘ortak alana bırakırız. Burada beklentiler devreye giriyor. Sessiz ve bencil içgüdüyle ‘beklenti’ oluştururuz . İşte bu en kötüsüdür. Çünkü ‘beklenti’, karşı taraftan sadece seni tatmin etmesini beklemekten başka birşey değildir. Karşımızdakini; o ‘beklentileri’ referans alarak değerlendirirsek, onu sevemeyiz ki. Kendi tatminimizi severiz; Bu da Korkunçtur !

Bazı insanlarda bunu görüyorum. Kendi sözlerine ve kendi kendine yaptıkları teklinlere o kadar inanıyorlar ki, özgün kişiliğinden eser kalmıyor. Onların tek bir savunma mekanizması var. Konu doğru olsun olmasın ‘haklı çıkmak’… Bu tip insanlar dünya derdinde boğulmuş küçük hırsları adına ‘kendini unutmuş’ varlıklardır ve en tehlikelileri de malesef onlar işte. Çünkü ‘ Vicdan, insanın ruhu ile madde beden arasındaki telefon teli gibidir’. O koptu mu, seni sorgulayan, seninle konuşan hiç kimse kalmaz. Onlar ‘madde dünya’nın gerçek yalnızlığına düşerler. Bu yalnızlık dolu eksiklik nasıl tezahür eder, bilir misin? Başa çıkılamayacak bir hırçınlık, saldırganlık ve kıskançlık içinde olurlar ve bu üç davranış biçiminin de neler yapabileceğini tahmin bile edemezsin. Özetle, doğrunun olmadığı yerde nasıl yanlıştan bahsemezsen,  yanlışın egemenliğinde de doğrudan bahsedemezsin.

Yaşadığımız her an ve olay bir tünel gibidir. Aydınlık bir anda karanlık olabilir. Yaşadığımız şeyler de böyledir. Veya tam tersi… Ancak bu tünelden çıkamayanlar var. Onlar, sürecin karanlığından korkar ve ‘o karanlığın içinde geri dönmeye kalkarlar.’ İstedikleri sonuca varamadıkları için de ‘tekrar geri’ dönerek, bir kısır döngü içinde karanlığa hapsolurlar. Bu yüzden bizim mutluluğu değil, cesareti seçmemiz şart. Çünkü cesaret, korku tanımaz. Sıkıntı bilmez. Sadece gidilmesi gereken yolu ve varılması gereken mutluluğu bilir

Düşünceler içindeyken de sanki bir tünelden geçer gibiydi. Nereye varacağı belli olmayan bir derinliğin içinde yok oluyordu. Aslında düşündüğü tek şey, Saime ile arasında geçen tartışma ve onun söyledikleri idi. Yıllardır kurmaya uğraştığı yaşamları düşündü. Sığ ve ‘dünyevi algı’ içinde kalsa, tüm bunlar boşunaymış gibi kestirip atabilirdi. Ama hiç böyle düşünmedi. Yaşam içinde iyiyi ve kötüyü kurgulayan düşünce sistemi ‘madde bedenin’ bir algısıydı ama onun için iyi veya kötü hiç olmadı. Sadece zor olan ve kolay olan vardı… İşte bu bilmece yaşamın içinde doğru kapıyı bulabilmek, en güzel sınavdı. İnsanın zekasına da bu yakışır diye düşündü. Gözleriyle Saime’nin yüzünde dolaştı ve alnını yavaşça öptü… Karanlık gecenin içinde belirmeye başlayan aydınlığa bakarak;

-Hayat, yarın yeniden başlıyor. Herşey geçti Saime… Herşeye yeniden uyanacağız sevgilim. Tatlı rüyalar !

 

 

 

Yaşanan herşeyin üzerinden aylar geçmişti. Mevsimlerin yarattığı o muhteşem dünya algısı kılıktan kılığa giriyor, geçen zamanın insanlara verdiği panik duygusu da bu değişimlerle birlikte gözlemlenebiliyordu. İnsan da aynı bir bitki gibi diye düşündü. Dünyevi ve endüstriyel gelişim bir çok dengeyi alt üst etmiş, bu da insanlar üzerinde kalıtsal değişimler yaratmaya devam ediyordu. ‘Aslında ne kadar da basit olması gerekiyor’ diye düşünerek yaşama farklı bir gözle bakmayı tercih etti. Kış gelince kendini korumaya alan sadece ‘madde beden değildi’. Aynı bir ağaçta olduğu gibi yaprak döküyor, içselleşiyor ve besleniyoruz!  Bahar geldiğinde de vücutlarımız reaksiyon gösteriyor, çiçekler açıyor ve karşı cinse olan arzumuz tetikleniyor. Herkes bu devinimin içine kendini bırakabilse herşey ne kadar özgür, ne kadar muhteşem ve insani olur diye iç geçirdi. Koca İstanbul muhteşem bir sonbahar içinde, dallarda kendini saklayan kargaların bekçiliğini yaptığı o günleri yaşıyordu. Bir labirentin içinde paltolarını yüzüne kadar çekmiş insanların kambur koşuşturmaları, koyu nefti renge çalan dalgalı boğazda canhıraş salınan vapurlar ve çıplak ağaçlar, içiçe bir yalnızlığın tablosu gibiydi. Herşey birbirinden habersiz bütünlük içindeydi ama her noktasında da insan ömrünü kat kat aşan hikayeler doluydu. Bu düşünceler içindeyken kendine geldi ve;

-Bir soru sorsam, ne cevap verirsin? Acaba insanın hayalleri ‘kaç yaşam’ eder? Bu önemli bir soru çünkü hayaller, zaman algısı içinde ‘maddeleşmiş düşünceler’ gibi… Yani varlar ! Hayal… Tek bir zaman algısını farklı boyutlarda sonsuzlaştıran ‘başka bir zaman’ boyutu değil mi?  Jules Verne’in hayal dünyasını kitaplaştırdığı onca eserin, okuyanların ruhsal boyutlarında kaç kapı açtığı ve bunu hayatına nasıl yaydığını bilemeyiz. Ancak ben ‘hayal’in bir yaşanmışlık olduğuna inanıyorum. Zaten hiç bir söz boşuna değil. ‘Hayallerin olmaz ise sen de olmazsın’ derler ya… veya ‘hayallerin kadar yaşarsın…’ İnsanın hayallerine sahip çıkması, kişiliğine sahip çıkan bir ‘onur’ meselesi bence… Dünya sana çok şey için müsade etmez ama hayallerindeki özgürlük gibisi yoktur. Hayal deyip geçme… Bugün ilmin ve felsefenin tek kaynağı ‘hayalleri madde algısına indirgeyebilmek’ten gelir. Sırf hayaller uğruna tüm bu buluşlar, evler, gökdelenler, otomobiller… Hepsi hayallerinin peşinde koşmayı felsefe edinmiş insanlarca ‘madde algı’daki yerini aldı. Bu yüzden bilim adamları ve sanatçılar apayrı bir kefeye konulurlar. Bazıları yaşar, bazıları yaşam kurar. Hatta yaşayanların ‘hayal’ kurmasını tetiklerler. Bu önemli bir ayrım ama kesinlikle insani bir seviye belirleme testi değil. Çünkü o kötü niyetli ve aldatıcı. Ama işler böyle mi ilerliyor, malesef evet ! Ben de yıllarca okudum, öğrenmeye yorumlamaya ve kendi çıkarımlarımı yapmaya çalıştım. Ama şu kitapların söylediği ‘herşeyin sebebi de, nedeni de sensin’ safsatalarına inanmam. Ben hayatımın yolumu çizebilirim ama karşıma neyin çıkacağını, bu akıl almaz devinim içinde bilmem imkansız. Ancak bir konu var ki, işte o çok önemli ! ‘Hazırlıklı olmak ve tuzaklara karşı tuzaklı olmak’… Bunu içselleştirip, duygu olarak kabullendiğniz zaman her sıkıntının üzerinden sek sek oynar gibi atlarsınız. Yani sıkıntını sev, onlar dünyevi algının en bilmeceli sırları gibidir. Tabii ki tek tek başımıza gelip can yakacaklar, yakmazsa ne anlamı var ve adı niye sıkıntı ki! Sen yeter ki yenmeyi bil. Hem mutluluk dediğin şey de yaşadığın ‘sıkıntı’ nın bir nev i kutlaması gibi değil midir!

Aslına bakıldığında söylediği şey çok ters gibi gelebilirdi. Hele dünya ‘pozitif enerjiyi, açık algıyı ve bilinci bile endüstriyelleştirdiği halde… ‘Mutluluğun, insan hayatında ‘sıkıntı’ duygusu içinde gizlenmiş bir olgu olduğunu savunuyordu. Bu kendi kendine yaptığı bir telkinden ibaret değildi. Yaşantısı içinde bunu kanıtlayacak o kadar çok şey yaşadı ki, onun da algı düzeyi bunu böyle açıklamayı seçmişti.

-Bak aklıma durup dururken ne geldi… Güzel Sanatlarda öğrenciyken muhteşem insan ‘Mürşide İçmeli’ dersimize geldi. Tüm nezaketiyle sınıfı süzdü ve ‘acaba hazırlar mı’ dercesine herkesi inceledi. Çok ayrı bir değer verirdim kendisine. Haklıydı. Çünkü konu benim hayatımı her yönüyle değişterecek bir konuydu. ‘Altın Oran’ konusu… ( 1.6 )… diye uzayan sayı… ! Bir çok ilmi açıklaması var ama bana sorarsan ‘dünyevi algı estetiğinin kimyası’ derim. Dünyevi algıdaki tüm canlılarda bu altın oran’a rastlayabiliyorsunuz. Ne zaman ve hangi alimlerin bu sırrı deşifre ettiği halen merak konusu olsa da, işaretler ‘mısırlıları’ gösteriyor. Biz bunun dersini grafik sanatında kullanabilmek için aldık ama konunun derinliği sadece o ‘sığlık’ta değil. Vinci’nin ilahi oran tanımlamasıyla, başta ‘ Beş platonik cisim’ adlı resmi ve milyarlarca estetik sanat örneğinin altında bu var. 1.6… Bu sayı öylesine garip yerlerde karşımıza çıkar ki, şaşkınlıktan kalakalmamız kaçınılmazdır. Çok sevdiğim bir arkadaşıma ‘Fibonacci’ ismini takmıştım. Herkes italyanca geyiği yaptığımı sansa da  Bu;  Altın Oran’ın kusursuzluğuna işaret eden bir sevgi göstergesi idi. Hakikatten de öyle biridir. Fibonacci sayıları yani 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21… diye ‘sayının bir önceki toplamlardan oluşarak ilerlediği bir dizindir ama ‘altın oran’ ile kardeştir. Bu dizinde sayılar büyüdükçe, birbirine olan oranının ‘altın oran’ı vermesi mucize gibidir. Hele bir ağacın veya insan vücudunun içinde bu orana rastlamanız sizi maneviyata çağırır niteliktedir. Bitkilerin hikayesi de ilginç. Neredeyse her bitki önce bir yaprak verir, sonra 2 ve 3, sonra 5, 8, 13, 21… Bunlar kanıtlanmış ve gözlemlenmiş gerçekler. Dünyevi algıda ve o koskoca zaman algısında da bir altın oran olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öyle düşünüyorum. Bu sayıların dizinine bakarsak ‘direkt’ olarak gözümüze yaşamın evreleri çarpar. 5-21 arası Okul ve büyüme dönemleri, 21-34 arasındaki gelişim dönemi,  34-55 yaşlar arasındaki deneyim aralığı ve sonrasında gelen ‘yaşlılık’ dönemi… 89’a kadar gider ! Sonrasında devam eden tarih aralıklarına dikkatlice baktığımızda, jenerasyon dönemleri arasındaki geçişler ve tarihsel olayların – tesadüfler ötesi – gelişimi de çok ilginçtir. Ama en ilginci nedir biliyor musun? Altın Oran’a sahip her form, kendi içinde sonsuz bir devinime sahip… Keops Piramidi gibi. Burası biraz karmaşık gibi ama başka yolla anlatılamıyor. Keops Piramidi’nin gerçek taban kenar uzunluğunun (230….m) 8 katı, boylamlar arasındaki 1 dakikalık açının ekvatordaki uzunluğunu vermektedir. Piramitin kenar uzunluğunun, ekvatordaki 1 dakikalık mesafenin 1/8 ine eşit olması ve piramit yüksekliğinin 2 nin 1/8 ine eşit olması ilişkisini görmemiz, dünya ile evrenin Pi ve Altın Oran değerleri ile olan akıl almaz ilişkilerini algılamamız şart. Çünkü bu ‘sonsuzluk içinde devamlı olarak var olacağımızın işaretleri gibi’.

Bu nereden geldi aklıma biliyormusun? Okuduğumda o kadar mutlu olmuştum ki; Dünveyi algının o inanılmaz formülasyonları bende bir hayranlık uyandırmıştı. Ne zaman insanı düşünsem, sıkıntıları ve mutlulukları yaşasam, bunun gibi şeyleri hatırlar ve onun bir parçası, yani formülü içindeki ‘bir an’ın parçası olduğumu görür, rahatlarım. O yüzden tüm bu düzeyi kavrayan insanoğlu için geriye sadece ‘insan’ olmak kalıyor. Erdem ve kusursuzluk bilinmeyeni içinde içinde yaşam sürerken biraz ‘inanç’ duymak, o denge içinde bir ahenk oluşturmak gibi… İşte bu ahengin bir parçası olabilecek biri olabilirsek, O kapının girişini de rahatlıkla bulabiliriz

Eski İstanbul’da yaşam devam ediyordu. Bango ve Saime o gün alışverişe çıkmış, o da taşlarının başında sergi için kavramlar araştırmak ve yorumlamakla meşguldu. Kahraman her zamanki sinirli ama dikkatli tavırlarla işine devam ediyordu… Uzun zamandır bir araya gelememişler, adeta herkes kendi devinimi içinde yol almaya karar vermiş gibiydi. Yaşam sevgisi ve keşif duygusuyla herşeyi inceledi. Dinler arasındaki benzer motifler ve toplumsal çağrışımlar o kadar benzerlik içindeydi ki, bu zenginlik içinde birşeyler seçmek yerine akışı olan bir hikayeleştirmeye gitmek çok tatminkar ama zorlayıcı idi. Bu yüzden kendi felsefesi içinde bir dizin oluşturarak hem keşif yapmak, hem de kimseyi yanıltmadan bilgilendirebilecek bir sergi olmalı diye düşündü. Bu yaklaşım işin temelini oluşturmalıydı. Sonrasında şu notları aldı:

  1. 1. İnsanı temelde ayrıcaklı kılan ‘düşünce’ kavramı, yaşama anlam ve değer katan insani bir özellik. Ancak ‘anlam ve değer’ oluşturma tezinin temelinde, ‘diğerlerinden farklılaşma ve koruma/korunma içgüdüsü’ yatıyor. Güç oluşturma ve kavimleşme de ‘bu değerleri korumak ve tehlikelere karşı güçlü olabilmek’ bu içgüdülerin asgari müştereklerde birleşmesi ile oluşmuş. ‘Asgari müşterekler’ önemli. Çünkü onlar ortak değerleri temsil ediyor. Her ortak değer de, zaman içinde sembolleştiriliyor. Semboller genellikle kavimlerin ortak yazgısı içinde ‘herkesi etkileyen’ olaylar sonucunda ortaya çıkmış. Bayraklar en önemlileri sayılabilir.
  2. 2. Kavimler ilerledikçe, bireysel farklılıklar da ortaya çıkıyor ve bu farklılıkların kavmi etkilememesi için ‘ortak değerler çerçevesinde oluşturulan ‘AHLAK’ kavramı oluşuyor. Hukukun temelinde de bu vardır. ‘Ahlaki değerler temelinde insanını, değerlerini ve çıkarlarını korumayarak, toplumsal nizamı hakim kılmak’…
  3. 3. İnsanlığın yürüyüşü ağırlıklı olarak ‘su yollarını takip etmek’le oluyor. Savaşlar dönemlerine bakarsak, çok eski tarihlerde bu izlere rastlar ve savaşların ‘bereket’ noktalarında yoğunlaştığını görebiliriz.
  4. 4. Burada önemli nokta insanların içinde taşıdığı ‘o boşluk’ yani ‘inanç’ kavramı… Bugün artık insanlar ‘bereket savaşlarının temeline bunu koydu’…Dinler arası savaş ! İnanç, öylesine yüce bir kavram ki; İnsanlığın tüm dönemleri boyunca insanları yönetmenin temeline bu konuldu. Vatikan merkezli Hristiyan toplumlarının perde arkasında yatan gerçekleri artık su yüzüne çıktı ve gerçekliği tartışılır noktaya geldi.
  5. 5. Ancak önemli konu, bireysel olarak ‘inanç ve din’ kavramına yaklaşım ve süreçler içinde bilhassa ‘sanatçılar’ ve ‘felsefeciler’ ekseninde oluşan yaşamsal gözlemlerin sembolleştirilmesi. Bu zaman içine değişerek gelişmiş ve ‘geleneksel’ bir hal almıştır.
  6. 6. Tüm bu devinim içinde oluşan gelişim, çok uzun yüzyıllarca ‘Taş’ üzerine işlenmiş ve geleceğe aktarılmıştır. Mimari, siyasi, sanatsal ve otantik tanımların tümü taşlarda hayat ve anlam buldu. Serginin de ana teması bu yolculuk sürecinde oluşan ve ‘kendi hikayelerini masalsı bir anlatımda’ toplayabilecek olan sembol, hat, kitabe ve duvar anlatımlardan oluşmalıdır. Yapılacak taşların Altın Oran hesaplamaları düşünülerek oluşturulmalı ve bir bütünlükten daha çok, ortak yazgıyı tanımlayan  bir ‘yorum’da olmalı.

Fibonacci diziliminden başladı. İlk rakamı 34 olarak belirledi. Bu sergide kullanılacak ‘Taş’ adedi idi. Sayının iç toplamı 7 idi. Bu sayı da insanlık gelişiminin 7 evresini simgeliyordu ve aynı zaman da göğün 7 katı anlamına geliyordu. İnançlar ve toplumlar arasında bu rakam farklılıklar gösterse de, 7 ve 7’nin katı olan 14 dikkat çeker.  İbani geleneğine göre 7.kat Tanrısal seviyedir. Mayalar’da ki 7 ahpu ise, bu seviyeden dünyaya ‘insan’ formunda gelmişlerdir ve geldikleri yerin adı ‘Popol-Vuh’un yanıdır ve onun oğullarını temsil ederdi… İslam geleneğinde, göğün yedinci katında Sidretül (Sidre-i) Münteha bulunur ki, Tuba adlı ters “yaşam ağacı”nın köklerinin bulunduğu bu ortamın Gök katlarının sonu olduğu kabul edilir. Kuran’da Necm (Yıldız) suresi’nin 16(1+6=7). ayetinde sözü edilen Sidretül Münteha, Muhammed peygamberin miracı sırasında eriştiği menzil olarak belirtilir. Tasavvuf ehline göre, ”büyük berzah” da denilen orası, tüm saliklerin seyirlerinin, amellerinin ve ilimlerinin sona erdiği menzildir. Orası Miraç (Arapça’da merdiven) yükselişinde ulaşılabilecek son menzildir. Sidre’den sonraki âleme geçebilme, yeryüzündeki varlıklar için olanaksızdır. O âlemde mahlukatın bir vücudu yoktur, mahluk o âlemde adeta erimiş gibidir. (Wiki)… Ayrıca son dönem fizik ilminde de ‘gezegenlerarası zincirin’ 7 evresi, yedi realite veya şuur olarak açıklanmıştı. Bu tesadüfler ötesi düzen içinde bu tezleri ortaya atan, birbirinden bağımsız 7 ayrı dönem ve kültürün de olması tesadüf olamazdı diye düşündü. Bunlar; İslam, Şaman, Dogon, Maya, Aztek, İbani ve yeni dönem Teofizisilerini oluşturan İlim ve felsefeleridir. Daha o kadar çok şey vardı ki; İnsanlığın organik ve düşünsel gelişimi de, bireyin madde beden evreleri de ‘7’ yi gösteriyordu.

Sergi de bu ‘7’ evreden, yani insanlığın gelişimini anlatabilir diye düşündü. Fibonacci diziminde ‘7’ rakamı yok ama oranlar içine saklanmış ‘7’ rakamı bulunduğunda kafalar gerçekten karmakarşık olabiliyordu. Buradan hareketle ‘21’ sayısını yani 7 çarpı 3 gerçeğini temel alarak ‘ 3 safha’yı belirledi. Bunu tarihi gelişim içinde, şu anda da etkin İslamiyet-Hrisyanlık ve Musevilik ile yine aynı oranda etkin olan ‘3’ ana kıtaya bağladı. Yani Asya-Afrika-Amerika ! İsterse bunu geliştirebileceğini de fark etti. Örneğin üç ana okyanus ta, bu zaman devinimi ve kültürlerin birbirine karışmasında çok etkiliydi. Atlas, Pasifik ve Hint Okyanusları… 3 kitap, 3 Toprak ve 3 Su… İşte insanlığın hamurunu oluşturan inanılmaz bütünlük, dedi içinden ! Ve bu bütünlük içinde sıra insan ırklarına geldiğinde çok daha büyük bir heyecan kapladı içini çünkü ana ırklar olarak belirlenen rakam yine ‘3’ idi…Beyaz, Sarı ve Siyah ırklar… Bunun dışında ‘3’ ana ırk altında saptanan çok farklı ‘kavim ırkları’ bulunmuş olsa da, 20.yüzyıl’ın tüm ilmi sonuçları ‘3’ü kabul etmişti.

-Bu aşamada son birşey daha yaptım. 34 (3+4)=7 olan taş adedimi, 7 çarpı 3 yani 21 sayısına böldüm ve sonuç ‘Altın Oran’ değerini verdi. Yani; 1, 6… Bu noktaya kadar tamamdı. Artık sıra serginin süresi ve tarihinde…dedim kendi kendime…

Serginin 2011 yılına denk gelmesi iki nedenden ötürü önemliydi. Rakam Fibonacci dizinin tam tersi olan 1, 1 ve 2’den oluşuyordu ve toplamları da ‘3’ idi. İçinden durup dururken ‘3’cü ayın ‘7’ si geçti, yani 7 Mart 2011 ! Bu yılın 66’cı günü idi. İç toplamı da 6+6=12 ve 1+2=3’ e denk geliyordu.

Bunun bir sonu olmadığını bilse de, sadece rakamlarla gelişigüzel başlayan bir oyun dahi bir yerlere gidiyordu.  İnsan isterse ‘sadece bunu bile temel alarak araştırabilir ve öğrenebilirdi. Bu geçen bir kaç saat içinde sadece bir kaç rakamın ona öğrettiği şey bir sır olmasa da, yeni başlayan çok geniş bir bilgi dağarcının ilk damlaları gibiydi. Sadece rakamlarla başlayan ve araştırmaları esnasında rastlayabileyeceği şeyleri düşünüp mutlu oldu. O sırada Saime le Bango da dönmüş, sessizce onun bu aşırı konsantre olmuş halini izliyorlardı. En sonunda dayanamadılar ve bastılar kahkahayı. Ödü kopmuştu. Sanki derin ve mutlu bir rüyanın üstünden tren geçmişcesine ‘Ah’ dese de, onların o gülen halini görünce rahatladı ve bu sefer de kendine gülmeye başladı. Ayağa kalkarak;

-Saime akşam feci bir yolculuğa hazır ol. Öyle şeyler anlatacağım ki, vurulacaksın !

-Çok merak ettim ama aşkım şimdi anlat !

-Olmaz Pamuğum, beynim şekerlendi düşünmekten. Ara vermezsem bütün gece ‘11’ pozisyonunda yatarız !

Tekrar başlayan gülüşmeler içinde işlerine devam ettiler. Böyle derinliklere inmek onu o kadar memnun ediyordu ki, dünyevi algı boyutunun içinde saklanan bu zenginliklerin farkına varabilmeyi büyük bir hediye olarak görüyor ve hemen sonra da, bulduğu şeyi hayata katmak, sevdiklerine bir an önce anlatmak istiyordu. ‘İnsanlarla paylaşım birbirine birşey kattığın sürece anlamlı oluyor’ diyerek, Saime ve Bangoyu izledi. Gün boyunca bu olumlu enerji hiç dağılmadı. O gün yapılan herşey, hiç unutulmayacak anlamlarla bezenmiş, hatırlanmaya değer bir album yaprağına dönüşmüştü. Bu öylesine değerli bir albümdü ki,  Sadir bey’e bahsettiği o ‘günlük kütüphanesi’ gibiydi. Zihinde saklanan en değerli anların albümü… Beynin kişilik ve işleyiş aritmetiğinde bu albümün yeri çok büyüktü. En azında o öyle düşünmeyi seçmişti.

Akşam olduğunda ikisi de evlerine gittiler. Gecenin geç saatlerine kadar Fibonacci sayıları ve altın oranla ile ilgili derin sohbetler yaptılar. Bir sure sonra uykuları geldi ve sarılarak uykuya daldılar.

Sabah uyanıp, ilk çayını içtiği sırada, kafasında birbiriyle alakası olmayan bir çok düşüncenin içinde buldu kendini. ‘Rüyalardandır’ diyerek geçiştirmek istese de, olmadı. Bugüne kadar çok yol kattetiğini düşündüğü ‘reklam’ mesleği ile ilgili bir çok şey aklına saplanıyor, yapısı gereği ruhunu rahatlatacak cevapları bulmadan edemiyordu. Yaratıcılık denilen konu, iş konusu insanların algılarını yönetmekle ilgili olduğu için ‘içinde garip bir ego’ duygusunu da tetikliyor, tabir i caizse yanlış insanların elinde çok tehlikeli olabiliyordu. Belki de şu son dönemde seyrettiğim reklamlardandır demesine rağmen düşünmeye devam etti. Koca bir yıl içinde neredeyse bir tane bile ‘insan algısında yer etmeye değer’ reklam görememişti. Bu ona biraz da, sektöründeki vasıfsız insanların çoğalmasını ve de sığ müşterileri hatırlattı. Siniri durup dururken bozulmuştu! Onun için konu yaratıcılık olunca; Daha çok küçük yaşlarda insanın yol haritası belli oluyordu. Toplumun jenerasyon üretiminde onları sağladıkları şeyler sınırlıydı… Toplum bilinci, saygı, oku da adam ol, bir kaç iyi kitap ve muhtemelen yanış bilgilerle dolu okul kitapları (Tarih)… Bu temellere dayanan jenerasyonlar için Jules Verne’in hayal dünyası, Küçük Prens, Einstein, eski çizgi karakterler, Nasreddin Hoca ve buraya sığmayacak kadar çok şey vardı ve bunlar çok şey ifade ederdi…

Onun için yaratıcılık kavramı ise bazı farklılıkları da taşıyordu. Yaratıcılığın algı yönetimi açısından önemiyle başlamak yanlış olmayacaktı çünkü tüm bilgi ve görsel bombardımanlar buna hizmet ediyordu ve, insanların bu yoğun ateş altından nasıl sağ çıkacağını kimse önemsemiyordu. Bunları hatırladıkça, kendi hafıza tortunusu oluşturan değerleri daha da önemli bulurdu… Derler ya; Benim gördüğüm şey o değil diye! Öyle bir şey…

Anne evinin balkonunun sağı ormana, sol tarafı binalara bakıyordu. Hangi yöne oturacağını, nasıl bakacağını kendi belirlerdi… Yer aynı, içindeki atmosfer aynı, üstünde durduğu balkon aynı. Tek değişken o ve onun seçimine bağlıydı. Orman mı, beton mu ? gibi…Elinde bir brief olsa iki ayrı manzaraya bakarak yorumladığı sonuçların aynı olmayacağına hep emindi…Ona göre bu seçimde beton rasyonelliği, orman emosyonelliği temsil ediyor ve o da bu seçimi yapıyordu… Manzaraya derinlemesine baktığında, ağacçların salınımı, üstünden uçan bir kuş ve derken belki de çakan bir şimşek size bir hikaye oluşturur, bir tabloya dönüşmeye başlardı. Tüm bunlar şunu, sanki formülize edilmiş yaratıcılığı açıklar gibiydi. Onun için yaratıcılık, üst düzeyde geliştirilmiş bir bakış açısını harmanlayarak basite indirgemekten başka birşey değildi…

-Bir ajansta yaratıcı grup başkanlığı yaptığım sırada yaklaşık on kişi toplandık ve beyin fırtınası denilen toplantıya oturduk. Saatler geçtikçe of’lar, puf’lar arttı. Tabir i caizse tıkandık: Konu bir bankaydı. Briefte geçen bir ‘ ev ‘ sözü ( ki bu kelime biref içinde bir satış önermesi içermiyordu) ışığı yaktı. Tahtaya iki ev resmi çizdim. Biri küçük bacası tüten bahçeli bir evcik, diğeri ise büyük, içinde korumaları ve yüksek duvarları olan bir villa idi…Herkesten bu resimlere bakarak aklına gelen ilk beş şeyi yazmasını istedim.

Sonuç, on dakika içinde akıl almazdı… 30’dan fazla slogan ve onlarca senaryo bir çorap söküğü gibi çıktı. Hepsi birbirinden farklı ve anlamlıydı… Küçük ama mutlu, büyük ama fakirden tutun da, küçülürken büyümek gibi kavramlara kadar her tür bakış açısı vardı… Bu örnek aslında şunu gösteriyor. Ajans içinde yaratıcılık aslında doğru yönetilmesi gereken dolu bir havuz… Bireysel yaratıcılık ise ancak ilmi taarifi hakeden bir iç disiplini yönlendirme kabiliyeti….

Bir çok etken bu durumu oluşturabilir. Bir konferansta dinleyip etkilenmiştim… Bir yaratıcı direktörün reklam yazarı seçimi ve bakış açısı:

Görüşmede çocuk;  Diyebileceği çok bir şeyi, hikayesi olmadığını ancak çocukluğundan üniversite hayatına kadar yalnızlık içinde geçtiğini belirtiyor ve; o yüzden her sıkıntımı kendim aştım, yalnız kaldığım için çok oyun hayalleri kurdum. Kimse doğruyu bana anlatmadığı için bazen çok korksam da herşeyi kendi bakış açımla çözdüm. Diyor . Yaratıcı direktör çocuğu işe alıyor çünkü onun problem çözmede çok iyi ve farklı çözümler bulabileceğini düşünüyor…

Reklamda böyle şehir efsanesi tadında çok leo burnett kokan hikaye vardır ama bu meslekte zaten çok basit şeyleri bile efsaneleştirmek yok mudur?

String teorisi diya adlandırılan çok kapsamlı bir konu var. Asında fizik tarihinin mozaikleşerek büyümesi ve geldiği son noktada kuantum teorilerine de içine alan felsefi bir bakış açısı bu. Anlatması da, anlaşılması da zor… Çok zor. Çünkü insanoğlunun anlamını bulması ile parelel bir imkansızlıklar teorisi gibi… Ancak bir hayat yaşıyor ve bunu kendimize göre yorumlamaya çalışıyoruz. Ben de bu teoriyi kendi anlayışıma göre bir yaşam formülü olarak düşünmeye çalışıyorum. Yaratıcılık bunun neresinde diyebilirsin. Ben bakış açısı değiştiğinde değişen bir dünya kavramı diyebiliyorum sadece... Ancak fizikçilerin her buluşun ardından saplanıp kaldığı yepyeni sorular ve boyutlar var. Bu mesleki anlamda da irdelendiği zaman, yaratıcılığın bir iç disiplin şeklinde gelişen ve sorgulayarak kapıları aşındıran ve böylece çıkışı bulabilen insani bir yapı olduğunu ortaya koyabilir. Kendimizi bir atom parçası olarak düşünürsek: milyarlarca atomun bir arada yapışık olduğu bir varlık formunda olduğumuz kanıtlanmıştır. Konu bu yapıtaşlarını bir arada tutan nedir?… Yani yapıştırıcı ve şekillendirici güç… Bu bir tür enerji kavramı. Büyüklerin dediği gibi: Güç senin içinde. Tercihlerin seni sen yapan iru enerjiye ve bunu da bilgiyi dönüştürmeye müsait bir yapı…. Evrende tek ve eşit olan bu hüküm zincirinin de sadece bir halkasından ibaretsin. Ancak konu yaratıcılık olduğu zaman bakış açını ve hayattan beslenme modelini değiştirebilir, boyutlardan boyut seçersin. Bu yaratıcı zekayı yönlendirme yeteneğiyle açıklanır.

Bilgi, aslında içgüdülerinle tercih ettiğin bir boyutta yaşamana olanak verir. Bu boyut, senin değer yargılarınla, bilginle var oluyor. Sen; Senin yaşadığın üç boyutlu algında bir maddeye dönüşüyorsun ve görünür hale geliyorsun… Orada var olmak ancak senin bilgini içgüdülerinle yoğurarak enerji açığa çıkarabilmenle mümkün. Bu enerji , senin etrafında ( sosyal ) etkileşime uğruyor ve ya kabul görüyor, ya da çıkartılıp atılıyor… Başka boyutta yaşamına devam ediyorsun. Yok olmuyorsun… String Teorisi, bir kaosu andıran sayısız tesadüfi çarpışmalar olduğunu söyler ve formülize etmekten çekinir. MAYA literatüründe: Tesadüflere inan sözü acaba bunu mu anlatmaya çalışıyordu…

Dolayısıyla görünen şu ki; hayat denen bu gizemli düzlemde, biz de yerimizi korumaya, değişken atomlarla etkileşimimizi sağlamaya çalışıyoruz. Bunların bütünü bizde dünya algısını yaratıyor… Bu çıkmazlar fanusunda yaratıcı insan;  Bakış açısını, içgüdülerini sabit tutarak değiştirebilen ve bunu bir bilgiye, formüle dönüştürebilen insan anlamına geliyor!

Reklamda yaratıcılık ta böyle bir şey; Reklam, etkileşim içinde bulunduğun herşeyi bir bakış açısıyla yönlendirmek, davranış biçimini ve boyutunu değiştirebilmektir. Yani yaratıcı kişi;  hem fiziksel, hem de felsefi olarak bakıldığında bu muammalarla dolu bir insan tipidir…. işin özeti,  hayata ne kadar çok bakış açın varsa o derece farklı boyutları keşfedebilirsin. Merkezdeki yerçekimini reddetmeden. O merkez sensin çünkü…

O merkez sensin… Bu söz aklına takılmıştı. Gençlik dönemi hızlıca aklında gezindi. O merkezi zaman zaman yitirdiğini düşünmüştü.Hata olarak kabul etmediği bir çok şeyin kendisini nasıl yaraladığını hatırladı. Yaralayan her zaman ki gibi ‘iş’ değil, ‘ insan’lardı. Bu yüzden soğumuştu mesleğinden. Alakasız insanların reklam işine duyduğu ‘hayranlık’, o insanları bu işin bir parçası yapmıştı. Ülke, üstüne yapıştırılan kimliklerle ve davranışlarla doluydu ve önüne gelen ‘kendini bu mesleğin’ sırlarına vakıf görebiliyordu. Buna bir itirazı yoktu ama sığ kafaların karar merciilerinde oturmalarını da içerliyordu. Bunları tekrar tekrar düşünmesinin nedenini anlamaya çalıştı.

Bu konu uzun bir süre kafasını meşgul edecek tarzda bir derinliğre sahipti. Kafasını dağıtmak için ‘Yakut’u sevmeye, onunla oynamaya başladı. Saime gürültülere uyanmış, içerden neşe içinde gelen boğuşma seslerini takip ederek yanlarına gelmişti. Yakut, Saime’yi görür görmez üstüne atladı ve gelişigüzel yüzünü yalamaya başladı. Bir süre devam eden bu dakikalardan sonra hazırlandılar. Artık Saime de düzenli olarak Atelye’ye geliyor, tüm günü birlikte geçirebiliyorlardı. Dışarı çıktıklarında derin bir nefes aldılar. Yazın sıcağı yerini yavaş yavaş serin Eylül günlerine bırakıyordu. Kafaya koymuştu. Bugünü düşünerek ve yazarak geçirecekti. Hem kimbilebilirdi ki, belki de bu hikayelerin altından taşlarına işleyebileceği benzersiz bir sembole ulaşabilirdi. O gün yürümeye karar verdiler. Koca İstanbul üzerindeki mahmur durgunluğu henüz atamamıştı. Yarı uykulu gözler işlerine yatişmeye çalışıyor, otomobil nehirleri seyrek bir şekilde akıyordu. Herkes gibi o da, İstanbul’u bu haliyle hayal etti ama bunun bir saat sonra müthiş bir kaosa dönüşeceğini de biliyordu. Fırsat yakalamışken bunun keyfini çıkarttılar.

Sokağa geldiklerinde Bango Atelye’nin önünde ayakta, gömleğinin üst düğmeleri açık ve gözlüklü bir şekilde etrafı süzüyordu. Onu görür görmez bağırdı;

-Ulen, çorum çığlağı… Bu saatte kime hava sıkıyorsun, Kız desem geçmez…Hadi geçti. Sana bakacağına, açık fermuarına bakar ! dedi…

Bango, utanmış bir şekilde içeri koştu ve fermuranı çekip üstünü başını düzeltti. O sırada ikisi de kahkalar içinde içeri girdiler. Bango, Saime’nin yanında olan bu fermuar olayını içerlemiş bir şekilde;

-Patron özür dilerim ama ablanın yanında da olmadı bu yani…

Saime bu duruma daha da çok gülerek;

-Merak etme, görmedim. Dedi… İşte o söz ipi kopardı. Herkes bir tarafa savrulup gülmeye devam etti. Bango da bu durum karşısında dayanamayarak gülmeye başlamıştı. Burada günler böyle güzel başladığında, neredeyse tüm güne sirayet ettiği için, bu durum hoşuna gitmişti. Masasının başına geçti, okuyacağı kitapları seçip bir kenara ayırdı. Geçen günler içinde dağılmış masasını topladı ve taş malzemelerini istifledi. Derin bir düşünce uykusundan önce adeta yatağını hazır hale getirircesine ihtimam gösterdi. Saime, Yakut’u da alarak o çok sevdiği kapalıçarşıya doğru yola çıkmıştı. Bango da her zaman ki gibi arkalarından çıkarak kendince çok önemsediği bu memuriyetine başlamıştı.

Atelye’nin sessizliği içinde çalışmaya, notlar almaya başlamıştı bile. Reklamla başlayan düşünceleri, rakı sofralarında olduğu gibi bir delik bulup ‘Türkiye gerçeklerine’ kadar gelmişti. Vakt i zamanında yaratıcı direktörlüğünü yaptığı uluslararası bir firmanın genel müdürlüğünü yapan Fatoş Hanım’ı ve ona söylediği bir sözü hatırladı. ‘Büyük bir prodüksiyonla yapacağın reklam filmindeki hata yüzünden müşteri kaybetmeyebilirsin ama o firmanın genel müdürünün kartvizitini hatalı yaparsan vay haline… demişti. Bu söz aklında çok yer etmişti. Bu, İnsan olgusunun terazisinde ‘neyin, ne ağırlıkta olabileceğini’ bilemeceğin anlamına gelirdi ve gerçekten de profesyonel tabir edilen insan ilişkilerinde neyin, ne zaman, nasıl ve hangi sığ konudan yola çıkıp derinleşeceği belli olmuyordu. Bu aslında ‘insani vasıfları’ tamamlanmamış kişiciklerin başvuracağı tehditkar ve samimiyetten uzak bir yöntemdi. Fatoş Hanım da tam bu konuya işaret ediyordu. Ama o anlatımın altında çok daha derin bir Türkiye gerçeği yatıyordu. Bunun derinlemesine incelenmesi gerektiğini biliyor ve bu konularda keskin yazılar yazıyordu.

-Yazarım tabii, ya ! Türkiye’nin röntgenine baktığında, her insanın içinde bambaşka şeyler yattığını görebilirsin. Bilirsin ama bu senin davranışlarına dönüşemez. Bu süreç 80 devrimi öncesi böyle değilmiş. Devrim sonrası başlayan Avrupalı Türkiye yalanıyla başlayan mevzuu, bugün İstanbul merkezli bir deprem gibi insanlardaki tüm devinimi altüst etmiş ve tabir i caizse kimsenin eğrisi doğrusu kalmamış. Bunun sebebi, cehaleti kullanarak yönetime soyunanların çıkar odaklı zihniyet havuzlarında oluşturdukları, karanlık ve kökleri buralara ait olmayan düşmanca tutumlarıdır. Sadece bu havuzdaki anlayış ile ellerinde tuttukları iş verme potansiyeli, medya ve hükümet organları,  ülke genelinde hoşgörü ve paylaşımdan uzak derebeylikler oluşmasına neden oldu ve ‘Halk’ olarak adlandırılan insanlar üzerinde çok etkili bir ‘ deformasyon’ süreci başlatıldı. Türkiyeli insan çizgisi, aslı itibariyle kendi kendine yetebilen ve değer yargıları bozulmamış bir toplum olsa da, devrim sonrası kabus gibi çöken Avrupalı Amerikan akımları altında çok ezildi. Global yalanlarla şirketleşen ve aslında Türkiye’nin çıkarları ile hiç te alakası olmayan yabancıların en büyük karı, insanlar üstündeki borçlanma mekanizması oldu. Laik görünümlü karanlık aydınların yanısıra, para şehveti ile kimlik bunalımına girenler feci bir şımarıklık içine girdiler. Bu, siyasetin gücüne de arkasına alınca iş iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Görünürdeki tek bayrak altında akan sular gittikçe yükseldi ve bugünlere geldik. Bu anlattıklarım ‘şu günlerdeki siyaset ve sahipleri’ için de geçerli. Devlet Gücü; denge ve eşitlik adına değil, her zaman çıkar odaklı ve engel görmeyenbir ‘taraf’ olmuştur. Yani ‘aldım verdim ben seni yendim’ kompeksleri her zaman bu topraklarda oldu. Bu yüzden gerçek yaşam ve hukuk zemini hiç bir zaman ‘halk’ adına kullanılmadı. İşte tüm zamanların güç ve para hırsı… Yukarıda bu oyunlar oynanırken, kendi kendine yaşam mücadelesi veren halk ta işin yolunu buldu. Artık ‘Türk’ ten önce; Kürt, Alevi, Azınlık, Çerkez, Muhacir, Yok Erzurumlu, Yok Urfalı, Sivaslı, Adanalı, oralı, buralı gibi klanlar türemeye ve gerekli yerlerde siyasileşerek ‘gücün’ parçası olma yoluna gittiler… Kaos buna denir işte !… Dolayısıyla reklamdan nefret yok, sorun memleketin giymeye çalıştığı kıyafetlerde. Hamurunda, ‘salt doğrular’ dışında böyle aidiyetler yok ise, toplum içinde ‘sahipsiz’ adlandırılman çok muhtemeldir. Konu çok daha detaylı ama o detaylara takılarak ilerlemek sadece ‘cehaleti’ zenginleştirir ve en kötüsü de budur çünkü böyle tipler kendi cehaletleri içinde kendilerini ‘zengin’ görürler… Ayaklarına basılana kadar tabii! Sonra o cahilin fukara edebiyatıyla haykıdığı ‘ah vah’ ları ve giymeye çalıştığı dar kıyafetler içindeki hallerini bir seyret !

Düşünceler o kadar çok ve birbirini içine geçmiş bir hal almıştı ki, toplum içinde kendi doğru gördüğü şeyleri bir teraziye koymadan edemiyordu. Bunu bazıları aşırı duyarlılık olarak görüyor, onlara bir anlamda da hak veriyordu. ‘Yapılabilecek birşey yok’tu. Yapısı gereği, düşünen ve kendi sonuçlarını çıkartan biriydi. Bu da yaşadığı tüm zamanlar boyunca onun hayatını direkt olarak etkiledi. Kazanın bir yıl öncesinde yaşamaya başladığı herşey bir zincirin halkaları gibi tek tek dizilmiş, birbirinden ayrılması mümkün olmayan ve kendine göre sağlam bir yapıya dönüşmüştü. Hayatını gözden geçirdi. Sıradan görünen sözlerin altındaki derinlikleri yaşarcasına ‘En kötü karar, kararsızlıktan iyidir’ diye düşünüyor ve geri adım atmıyordu.

Hani var ya; ‘Anı Yaşa’… Onu değiştirdim. ‘Anı düşün ve öyle hareket et’. İnan böyle yapıyorum. Anı yaşa boşvermişliği bana göre değil. İçinde bulunduğum an’a özel bir değer vererek düşünüyorum ve ruhuma ait eylem ne ise onu yapıyorum. Gelişigüzel düşünceler buna bazen ‘saçma’ demeyi çok seviyorlar. Kendilerince haklıdırlar çünkü böyle bir dünyada kimin ne düşüneceği ve neye tepki vereceği belli olmadığı için, bir nev i tehlike içindesin aslında. Bu tüm insanlarca bilinen birşey ve dikkat edersen ‘etliye sütlüye bulaşmamak, herkese mesafeler koyarak sadece kendi tokluğunu görmek, erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır zihniyeti, insan ilişkilerini ele geçirmiş durumda. Ah insanlar, iş lafa gelince ‘ahlak’ ve ‘doğruluk’ta üstünüze yok ama sıra eylem cesareti ve içgüdüsel insani değerlere gelince  herkes deliğinden kafasını çıkaramayan, sadece karanlık basıp el ayak çekilince ekmek kırıntılarının peşine düşen fareler gibi… ‘Geç bunları anam babam, geç bunları bir kalemde !

Keyifli çalışma ve yalnızlık anları, şıngırdayarak açılan kapıyla bozuldu. Orta yaşlarını hayli geçmiş, bakımlı ve sade bir beyefendi etrafını inceleyerek içeri girdi ve selam veri. O da ayağa kalkarak yanına kadar geldi ve elini uzatarak onu selamladı. Karşılıklı hareketlerinden birbirlerini inceledikleri belli oluyor, konuşmaya başlamanın iyi bir nedenini bulmak istercesine taşları inceliyorlardı. Uçuk sarı gömlek altına ince fitilli kadifeden pantolonu vardı ve yakın okuma gözlüğünü de takarak tüm taşları tek tek inceledi. Onun bu sessizliğini anlasa da, bir merhabadan ötesini merak etmiyor değildi. Dayanamayarak sordu;

-Adınızı bahşeder misiniz, lütfen !

-Kusuruma bakma, evlat. Uzun süredir, hele de sizin yaşınızda birinin böylesine sanatlarla ilgilenebileceği aklımdan geçmezdi. O düşünceden gerek olsa, iki kelamı eksik ettim. Ben Atilla. Gazi Atilla derler!

-Estafurullah, teveccüh ettiniz. ‘Gazi’ yi merak ettim. Nereden geliyor acaba !

-Kore gazisiyim. Dostlar böyle yakıştırdı, biz de üstümüzde taşıyoruz.

-Anlıyorum.

-Nereden bu merak evlat. Bunlar muhteşem. Elalem kadir kıymet biliyor mu bari?

-Ah efendim. İnanın onları düşünmeye kalkarsam, dertlenirim. Bilenler var sizin gibi, sağolsunlar. Ama niyetim kıymet görmekten öte, bir bağlılık gibi…Merakım çok.

-Çok esprisini yaparım, sana da yapayım. Bu ‘merak’ duygusu ‘bu-merang’ gibidir. Öğrendikçe herşey sana döner, sana seni anlatır….

Gazi Atilla’nın bu esprili mini felsefesini çok sevmişti. Bu tür şeylere, ilişkinin kilidini açan sözler gibi bakardı. Bu memnuniyetle ona dönerek;

-Atilla bey, biraz buyursanız, sohbet etsek. Vaktinizi çalmayacaksa…

-Olur mu! Hay hay… Bir kahveni de içer miyiz şöyle ‘Türkçe’ sinden…

Bu söz üzerine şaşakalmıştı. Gülümseyerek;

-Hem de aksansız, Orta Anadolu Türkçesi değil mi !

-Hay yaşa…

Kahveler gelene kadar sohbet başlamıştı bile. Her savaş görmüş yiğit gibi Gazi Atilla da başladı savaş yıllarını anlatmaya…

-O zamanlar çok heyecan doluyduk evlat. Ben okumuş görmüş adam sayılırdım. Düşün daha 21’indeydim. Zaten 2. Dünya savaşına girmemişiz, gençler heyecan dolu… Pat ! Bir karar… ‘Kore’de çekik gözlülerle kapışacakmışız’ dediler… Bizi aldılar, törenler, naralar, gözyaşları içinde hop İskenderun’a… Koca Tugay ! Komutanımız General Tahsin bey ama yüzünü görmek na mümkün. O yüzden benim asıl komutanım hep ‘Albay Celal Dora’ olmuştur. 3 gün boyunca elimiz tetikten düşmedi. Düşemedi. Her yerden çekikler fırlıyor, boyuna poslarına bakmadan bir de naralar falan atıyorlar. Neyse, çok zaiyat verdik ama güneşi biz gördük…

-Biz malesef sadece dinliyoruz paşam… İnsanın bazen yaşayası geliyor, inan ki !

-Öyle deme evlat, Kahraman sıfatını alırken ne korkular yaşıyor insan bir bilsen ! Ama şuna inan; Orada yaşanan öyle bir dostluk ki, sadece yanındaki için onunla el ele dalıyordun karanlığa ! Yoksa çok sonra bugünleri görüyoruz da, ne savaşı olduğunu anlıyoruz ! Yine de helal ı hoş olsun ! Memleket adına ileri atılmak ‘niyet ne olursa olsun’ başka bir duygu !

-Anlıyorum…

-Bu uzun süre devam etti. Hikayeler ortak savaş olarak adlandırır ama orada bizim yaptığımız bir başkaydı. Kutup Yıldızı tugayı… Her yerde savaştık. Hem de iş süngü savaşına bile vardı. Boşuna takmadılar o madalyaları evlat. Rakamlara bakma, Bin’in çok üstünde şehidimiz var o topraklarda… Bugün içindi hep. İşte sonra bizi Nato’ya falan aldılar… Aman neyse işte !

-Kutup Yıldızı ismini kim taktı?

-Bize öyle dediler… Aslında bilirsin ‘Şimal Yıldızı’, Türk yıldızı da denir ! Ondandır herhalde… Hoş ta oldu, aslına bakarsan. Geceleri; uzakta olmaktan mıdır nedir, ona bakar özlemlerimizi demlerdik. Boşver, bu kadar yeter ! dedi…

Gazi Atilla, bir ‘of’ çekerek, cebindeki tesbihi çıkardı. ‘Bir tesbih bu kadar benzer olamaz’ diye düşündü. Şaşkınlıktan dili tutulmuş gibiydi. Cesaret edip, o an istemeyemedi. Bir süre şifreli sesleri dinlemeye koyulsa da, sohbet ve diğer gürültüler buna engel oldu. Yine de o içinde biriken sesin dökülmesine mani olmadı;

-Gazim, tesbihiniz çok özelmiş !

-Sağol evlat, derin anlamlar içerir. Buyur incele…

Hayatının en güzel hediyesini almış çocuk gibi atladı. İnceledi, çekti. Sırtından terler dökülse de, sesini çıkarmadı. Tesbih, o tesbihti ama ağzını açıp ta tek laf etmiyor, rengini ortaya koymak istemiyordu. Bu karşılaşmanın tesadufi olmadığı ve bir yerlere uzanacağı çok açıktı. Kendini toparladı ve Gaziye dönerek;

-Gazim, gerçekten çok değerli bir parça. Sırlarına vakıf, uzun bir ömür sürersiniz inşallah.

-Var ol evlat. Ne soracağım. E bu hoş beş boşuna değil elbette ki. Şu tezhip kakmalı Türk Bayrağını soracaktım. Bana bedeli karşılığı verir misin?

-Aşk olsun, tabii ki Paşam ! Yanlış anlamayın, bedel telafuz etmek en zorlandığım konudur ama buradaki taşlar Yediyüz ile İkibin arasında değişir. Göz zevkiniz bu aralık içinde neyi takdir ederse değeri odur !

-Kalmadı senin gibisi, evlat. Anladım ama bunu bir sarmalamak lazım…

-Hay hay !

Taşı özenle yere indirdi ve üstünü uzun uzun samur fırça ile temizleyip, kuru yağ ile sildi ve özenle paketledi. O sırada Gazi Atilla Binyediyüz Tl’yi masaya bırakarak, teşekkür etti. O da bu nezaketin altında kalmayarak İkiyüz lirayı geri uzattı ve;

-Nezaketiniz beni onurlandırdı. Ama ne yalan söyleyeyim, biçtiğim bedel Bin beşyüz idi. Fena mı, belki bu paraüstü hanımefendiye bir çiçek olur!

Gülüştüler. Ve o an olan oldu;

-Büyükanne’ye çiçek ha ! İyi fikir, Var ol evlat, selametle..

Donup kaldı. Ağzını açıp eyvallah bile diyememiş, Gazi Atilla’nın ‘Büyükanne’ demesi tesbihten sonra gelen ikinci şok olmuştu. Gerçekten ‘büyükannesi’ ni kastedmiş olamazdı çünkü ‘o yaşta bir insanın büyükannesinin de vadesi çoktan dolmuş olmalı’ diye düşündü… Kısa cümleciklerle bezeli düşünceler kafasına hızlı darbelerle iniyor, ne anlam çıkartması ve ne yapması gerektiğini idrak etmeye çalışrıken, Gazi Atilla da ağır adımlarla uzaklaşıyordu. Atelye’nin önüne çıkarak bir süre onu seyretti. Sokağın başında bekleyen gençten iki kişi de ona eşlik etmeye başlamıştı. ‘Korumaları mıdır nedir Allah Allah’ diyerek, uzun zamandır süren dinginliğine bıçak gibi saplanan bu olayı kafasından atmaya çalıştı. Sadir bey ve Bayan Nili’nin şahsiyetlerini, kendisine olan ihtimamları aklına geldi. Onlarla bağlantılı bir konunun içinde ‘kötü niyet’ olması imkansızdı. Peki kim olabilirdi bu adam? Tesbihin bir tesadüf olmadığı ortadaydı ama ‘Büyükanne’ demesi de ilginçti. Bayan Nili’ye ulaşmak kolay olsa da, böyle bir olayın hemen ardından kadını rahatsız etmek yanlış olur diye aklından geçirdi. ‘Geriye sadece şu şahit kargalar kaldı…’ diyerek gülümsedi ve içeri girdi. Her ne kadar kafası rahat olsa da, geçen gün bayan Nili’nin anlattıkları ile bugün yaşananlar ona Sadir beyi hatırlatıyordu. Şimdi şimdi, beraber geçirdikleri zamanlarda Sadir beyin ona olan ilgisinin bu konularla yoğrulduğunu ve her sohbetin altında bu tip mevzuularla derinleşen nüanslar olduğunu anlayabiliyordu.

Saime, Yakut ve Bango ise kapalıçarşıda geziniyorlar, bir yandan da sohbet ediyorlardı. A’ma dünyasının içindeki renkliliği hiç kaybetmeyen Saime, yıllar içinde bunu bir eksiklik olarak görmemek için kendini çok geliştirmiş, adeta kişiliğinin ve yaşamının güçlenebilmesi adına bir silah olarak kullanmıştı. Daha sadece İki yıl öncesine kadar, ailesi olmayan, bir evde tıkanmış ve hayatı küçük ama haketmediği mücadelelerle geçmişti. Cevat bey ve eşi her ne kadar sevgi ve ihtimam gösterseler de, bu bir hayatın yaşanmasından çok, sadece temel ihtiyaçlarını karşılamaktan öte gidemiyordu. Bu değişime uğramadan önce, duygularında yalnız ve umutsuz bir sürecin zorunlu prangalarına mahkum gibiydi. Gencecik bir kızdı ve ‘inanılmaz gelişmiş’ algıları, aslında hayatında neler olup bitmesi gerektiğini tahmin edebiliyordu. O güne kadar birinin elini bile tutmayı bir kenara bırakın, neyin ne olduğundan, neye benzediğinden de habersizdi. Bu yazgının onları buluşturması işte bu açıdan çok ilginçtir.

2007 yılının sonbaharında, Atelye’nin sadece hayalleri varken karşılaştılar. Sadir bey onu Cevat beyle tanıştırmış, Atelye olabilecek bir yerler ararken bu dostluk gelişmişti. Cevat ve eşi bu süreç içinde onu çok sevmiş, iyi gelişen bir niyet çerçevesinde, onunla Saime’yi tanıştırmak istemişlerdi. Bir akşam, Bayan Nili ve Sadir bey ile birlikte onu da akşam yemeğine davet etmişler, bunu bir vesile olarak düşünmüşlerdi. Saime’yi ilk kez göreceğini bilmeden daveti kabul etti. Akşam olduğunda da, ilk ziyareti olması nedeniyle eli kolu lokum ve ev hediyeleriyle dolu biçimde evlerinin kapısını çaldı. Kapıyı Cevat bey ve eşi açarak, onu buyur ettiler. Terliklerini giyip, hediyelerini verdi ve salona geçti. İşte o anda Saime’yi gördü. Simsiyah uzun saçlarını arkadan toplamış, üzerinde uçuk mavi bir elbise ile oturuyordu. A’ma olduğunu anlasa da, ister istemez tek düşündüğü şey o mahçup ifadesi ve karşılaşmayı dahi hayal edemeyeceği güzelliğiydi. Saime ayağa kalktı ve onu bekledi. Saime’nin yanına gelerek, kendisine doğru uzanan eli tuttu ve ‘Merhaba’ dedi. Cevat bey onu Saime’nin yanına buyur etti. Sessiz düşünceler içinde bu maksadı anlamış olsa da, hiç kondurmamış gibi davrandılar. Gece çok hoş sohbet geçmişti. Rahmetli Sadir beyin içi efsanevi gerçeklerle dolu hikayeleri içinde hiç bitmeyen kahkahalar ve ikramlar hiç eksik olmamıştı. Yemek bitip te herkes köşesine çekildiğinde bilhassa başbaşa bırakıldılar. Birbirlerini tanımak adına, uzak ama içten bir nezaketle sorular sordular, kah gülüp kah düşündüler. Saime, Amy Winehouse’u çok sevdiğini ve en çok ta ‘You know, I m no good’ parçasını çok sevdiğini söyleyip, anlamını bilip bilmediğini sordu. O da; ‘İyi olmadığımı biliyorsun’… dediği anda, Saime ilk kahkahasını atmştı. ‘Biliyordum’ dercesine gülmüş ve kendi haliyle böyle ortak bir benzerlik içermesinin hoşuna gittiğini söylemişti. Bundan sonra da konular derinleşti. Saime değişik bir insandı. Zamanın akışı içindeki o yalnızlık ve yetersizlik hissine hiç yenilmemiş, tam aksine bunları sindirerek kendine mutlu olabileceği yollar açmıştı. A’malığın ona kattığı şeyleri fark etmiş, ve bu eksikliğini bir doluluğa çevirmişti. Geçen günler içinde, A’ma olmasının ona kattıklarını da dillendirmekten imtina etmemiş ve saygı toplamıştı. Tüm bunların o da farkındaydı ve daha sonraları da ona olan sevgisini hiç birşeyle kıyaslanmayacak çok özel bir yerde saklamıştı… Saime’nin farkındalığı her zaman ilgisini çeker, ona danışmadan adım bile atmazdı. Çünkü insanlardan, öğretilerden ve belki de en önemlisi gözlemlerden uzak birinin yaklaşımı her zaman çok farklı olabiliyordu. Bu farklılık içinde sadece insan olgusunu temel alan çıkarımları, çoğu zaman şaşkınlık verecek nitelikteydi. Yani Saime onun gözünde her davranışıyla büyüyen ve her gün farklı çiçekler açabilen bir masal ağacı gibiydi. Saime için de o; ‘İki gözü’ydü… Sığ manada değil, çünkü o gerçekten Saime’nin neyi görmek isteyebileceğini, nasıl tepki vereceğini iyi bilirdi. Bu, onların da sık sık birbirlerine söylediği gibi; Tüm dünyevi algı dışında yaşanan ve ‘yerçekimi olmayan bir aşk’ gibiydi !

Gün dönümündeki renkler artık akşamın geldiğini işaret ediyor, toplanma vakti de geliyordu. Saime, Yakut ve Bango dönüş yolunu tuttuklarında, o da gün boyunca çalışmış, segiyle ilgili yapacaklarını geliştirme imkanı bulmuştu. Bunun verdiği bir rahatlıkla ‘Dolu dolu bir gün daha’ dedi içinden. Gazi Atilla aklından çıkmasa da, kafayı onunla bozmadı. Tam aksine içinde garip bir duygu oluşmuştu. Sadir bey’e babası gibi değer verirdi ve bu olayın da, aynı sevgi zinciri içinde şu an tezahür eden bir bütünlüğün parçası olduğuna kanaat getirmişti.

Saime ile Bango geldiklerinde iki tabloyla karşılaştı. Saime son derece mutlu olsa da, Bango hayata küsmüş gibiydi. Dayanamayarak sordu;

-Hayırdır Bango, bu ne surat !

-Ben evlenmeyeceğim patron !

-O niyeymiş şıhselli… Bu karar da neyin nesi…

-Patron, kadınlar çok zor. Abla bütün dükkanları tek tek indirdi. Her şeyi düşündü ölçtü, biçti… Hepsi böyleyse, ben biterim. Abla, yanlış anlama !

Hep beraber gülüştüler. Saime neşe içinde Bango’ya dönerek;

-Dua et, bu görmeyen halim ! dedi

Bu kızın kendisiyle dalga geçebilmesini çok seviyordu. Dayanamadı ve sıkıca sarıldı. O sırada Bango’ya kahveleri söylemeyi de eksik etmedi. Yakut gün içinde çok yorulmuş, Atelye’nin en serin yerini bulup nefesleniyordu. Oturduklarında içinden bir ses, Gazi ile ilgili Saime’ye henüz bir şey anlatmanın doğru olmayacağını söyledi ve sohbete girmeyi tercih etti;

Merak ediyorum neler aldığını tatlım!

-Söyleyeyim ! Bir kere sana bolca çorap ve iç çamaşır aldım. Hiç seçmedim. Hepsi bildiğin gibi. Kendime evde giymek için birşeyler, ama evde göstereceğim. Defile gibi… Gerisi de yiyecek birşeyler ama en önemlisi…. İşte yeni ‘Taş keski setin’…

-Yok artık, nereden buldun bunları Saime… İmkansız bu !

-Yaa…beyefendi. Görmek yeterli değilmiş değil mi?

-Senden korkulur be; ‘İçimin üzümü’… Var ol canım benim !

Saime’yi öpüp teşekkür etti. Bu seti gerçekten de aramadığı yer kalmamıştı. Öyle bir takımdı ki bu, koca taşı makasla böler gibi bölebilir, desen ve oymalarda bileğin tüm kıvraklığını güç harcamadan taşa desenlemeyi başarabilirdi. Çocuk gibi mutluydu ve gözlerini onlardan ayıramıyordu. O sırada annesinden telefon geldi.

-Oğlum nasılsın?

-İyiyim Sultan, seni sormalı.

-Ne olsun oğlum, iyiyim. Bak ne diyeceğim sana. İki şey söyleyeceğim. Sana bir paket geldi açmadım, dolgunca bir şey…

-Hayır olsun, sana niye geldi anlamadım, kimden ki ? Yazıyor mu birşeyler üstünde…

-Gönderen Atilla Nardemir, yazıyor !

-Bismillah, merak ettim. Neyse, diğer konu…

-Diğeri de şu. Bu bahçeye birşeyler ekme zamanı. Hem de birşeyler düşündüm. Gelsenizde, hem onları konuşsak hem de…

-Tamam Sultan. Ne iyi olur ! O zaman haftasonu sendeyiz, geç mi olur?

-Yok, yok…İşinize gücünüze bakın. Haftasonu iyidir, selametle kalın…

-Baş üstüne Sultan, Saime de el sallıyor. Gelirken ararım seni. Haydi Allaha emanet ol…

Telefonu kapattığında, annesinin sesinde bir burukluk hissettiğini, hiç birşey konuşulmasa da, onun rahat olmadığını düşündüğünü söyledi. Saime de bu durumdan rahatsız olmuştu. Aralarında konuşup, bu akşamdan tezi yok, ona gitme kararı aldılar. Önce eve uğrayıp, bazı eşyalarını toparladılar, sonra annesini de arayıp birazdan yola çıkacaklarını söylediler.

İstanbul’un muamma dolu saatleri yine başlamıştı. Gece bu şehre yakışıyordu gerçekten de. Uzaktan kırpışan milyonlarca ışık içinde, ablasıyla oynadıkları bir oyun geldi aklına. Yanyana boğazı seyrederler, karşı kıyıdan bir ışık seçip, orada yaşayan insanların hayatlarına dair minik hikayeler anlatırlardı. Gülümsedi içinden. Bunu hatırlayarak çok sevdiği ablasına bir dua daha gönderdiğini düşündü. Eve yaklaştıklarında ise aklında iki konu vardı. Annesinin sıkıntı duymuş olabileceği konu ile, o henüz gizemini koruyan paket !

Geldiklerinde bir curcuna koptu. Yakut dahil evin bütün köpekleri havlıyor, otomobilin etrafında zıplayıp duruyorlardı. Anneciği tüm masumiyetiyle kapıda bekliyor, bir yandan da köpekleri sakinleştirmeye çalışıyordu. İndiler. Önce Saime ve arkasından da o, biraz aksayarak ta olsa annesine yöneldiler, sarılıp hasret giderdiler. Bastonla yürümesi annesini çok üzse de, o buna hiç aldırmıyordu. Annesini de rahatlatmak için;

-Annem bakma şuna, gözünü seveyim. Hem, zorunlu da olsa çok havalı oluyorum sanki…Ne dersin?

-Aman oğlum, bayılıyorsun böyle şeylere…

-Tabii Annem. Dedik ya; ‘Kızılcığın köteğini yiyen, bir gün ona yaslanıp yürürmüş’ diye…

-Ayy… Anne bakma şuna. Geçende de tutturdu beni mezara dik biçimde gömün diye, valla normal değil ! Neymiş ‘ölünce de dimdik ayakta duracakmış…’ öff yani.

-Ben sadece ama sadece seninle ‘yere parelel’ olmak isterim Aşkım…

-Yahu ne iyi ettiniz, hiç güleceğim yoktu son zamanlarda…

Eve girdikleri anda, hiçbiryerde bulamadığı şeyler karşıladı onu. O hiç değişmeyen lezzetler ve anne inceliği sinmiş sıcacık kokuları… O huzurla kuruldular koltuklara. Kısa bir sessizlikten sonra, muhabbet te başladı;

-Eee…Sultan. İnan dayanamadık. Saime de çok istedi. Bıraktık dünyayı tersine, atladık geldik.

-Sağol yavrum, öyle sevindim ki. İşte o hızla ne varsa sevdiğiniz, yapıverdim…

-Neymiş bakalım onlar, Annem. Dur ben sayayım. Bir kere pilav var, o belli. Et kokusu yok gibi ama bir zeytinyağlı var… Barbunya olamaz, acele yaptım dedin. O zaman Fasulyendir o senin, değil mi !

-Pilav tamam da, çok ince kıyılmış antrikottan bir et yemeği yaptım. Bildiğim için de kızartmasını yaptım, haşlamayı yiyemiyorsunuz ikinizde…

-Oh ! Güzel ellerine sağlık, boşver herşeyi şimdi. Sen nasılsın Annem. Açıkcası sesinde bir tuhaflık sezdim, o yüzden biraz erkene aldık… Hayırdır, diyelim mi ?

-Diyelim ama önce şu paketin, dur onu getireyim.

Saatlerdir beklediği o gizemin çözülmesine saniyeler kalmıştı. Annesi, iki elini dolduran ama çok ta ağır olmadığı belli bir paketle geldi. Paketi alır almaz üstünü okudu. Atilla Nardemir İstanbul’dan şehiriçi olarak göndermişti. Lise arkadaşı ‘eke’nin ismiyle aynıydı ama onun durup dururken böyle birşey göndermeyeceğini biliyordu. Yavaş hareketlerle paketi açtı. Orada kalın bir dosya olduğunu görünce; ‘Herhalde işle ilgili, özel birşeyler’ diyerek müsade istedi ve arkadaki okuma odasına geçti. Aile alışkanlığı böyleydi. Birşey okunması gerektiğinde hep aynı yere gidilirdi. Odaya girdi, küçük yeşil lambayı yaktı ve biraz da çekinerek dosyayı açtı…

Dosyanın ilk sayfasında Altınoluk’un değirmendere köyündeki büyükçe bir arazinin eski Türkçeyle yazılmış tapu kağıdı vardı. Üzerine ataçlanmış iki şey dikkat çekiciydi. Alkan oğlu Osman Salih ismi ve Çanakkale savaşına ait olduğunu düşündüğü, cephede dinlenmeye çalışan altı askerin resmi vardı… Diğer sayfaların da tümü eski Türkçe yazılarla dolu, üstlerine ise yeni yazıyla alınmış notlar duruyordu. Ama en alttaki sayfa onu feci şekilde sarsmıştı. Rahmetli babasının ilk şiir kitabı ‘Bu dünyada baki kalan’ da oraya konulmuştu. Kitabın iç sayfasında ise babasının el yazısıyla, ‘Pek muhterem ve müstesna dostum Şükrü bey, Hastalığınız vesilesiyle pek tadsız başlayan bu muhabbetin, ilerleyen yıllarda daha da pekişeceğine olan inancım pek kuvvetlidir. Saygılarımla’… Aydoğan Albayrak !

Parçalar kendi içinde birşeyler ifade etse de, bir araya gelerek tek bir anlama dönüşmesi gerçekten de zaman alacaktı. Tüm bunlar, kolay kolay başa çıkamayacağı bir derinliğe sahipti. Bir güç onu bu sayfalardan uzaklaştırdı ve dosyayı bir çekmeceye koyarak içeri geçti. Yaşananlarla bu paket arasında bir bağ olabilirdi  ama babasının şiir kitabının da orada olması ve el yazısıyla yazdığı o not kafasını allak bullak etmişti. Aslında içinde beliren o garip duygu’nun sebebi, konunun biraz da Çanakkale ve o asker resimlerinin orada olmasıydı. Yıllardır Çanakkale’ye hiç aksatmadan gider, henüz moda olmadığı yıllarda dahi oraya karşı özel hisler beslerdi. Her gidişinde eksik etmediği şehitlik ziyaretlerini ve insanlara dillendirdiği ‘Orası hep beni çağırır’ sözünü hatırladı. Saime ile annesinin yanına geldiğinde, kafası şiddetli bir tayfuna tutulmuş deniz gibiydi. Dalga dalga gelen yüksek düşünceler içinde boğulmamaya çalışan küçün bir kayığın içinde hissetti kendini. Şiddetli düşünceler sadece kafasında değil, vücudunda da reaksiyon göstermiş, adeta büzülüp küçücük kalmıştı. Bu durumu herkesin de algıladığını anladı. Sessizliği bozmak en iyi şeydi ve bilinçsizce konuştu;

-Yahu Annem, güzel ellerine sağlık.

-Daha bir lokma bile almadın oğlum, bir ye de…

-Aman Annem, nasıl olabilir ki. Girdiğimden beridir o kokularla zaten doyurdun beni.

-Hazır cevap işte bu çocuk. Anlamadım iyi midir, kötü mü…

Gülüştüler. Yemekler bir güzel yenildi. Gelen o şeyler canını sıktığından, içinden konuşmak ta gelmiyordu. Karşısında oturan iki kadın ise, onu anlamak konusunda hiç te zorlanmayacak kişilerdi. Biri ‘Ana Yüreği’, diğeri de ‘Kalp gözü’ne sahipti ve onlardan birşey kaçırmanın imkanı da yoktu. En iyisi bu olacak herhalde diye düşündü ve;

-Annem, rahmetlinin bir hastası varmış, hatta sonra da sıkı dost olmuşlar, Adı Şükrü ! Eskilerden hiç duymuş olabilir misin ?

– A.aa… Şükrü Pala ! Biliyor musun, o adam çok eskiden yani gençlik yıllarında nam salmış bir kabadayı imiş… Başka Şükrü bilmem. O olmalı, hayırdır?

-Şükrü Pala… Rahmetlilerin ortak arkadaşıymış demek ki… Duydun mu Saime!

-Duydum hayatım da…

-Paketin içinde bir dosya vardı. Orada da babamın imzaladığı şiir kitabı. Bir de eski yazıyla bir sürü kağıt… Neyse araştıracağız.

-Peki oğlum sen tanımıyor musun kimden, ne, niçin geldi ?

-Annem, biliyorum, sen merak etme. Tek bilmediğim şiir kitabı idi. Güzel sürpriz oldu. Kafaya takılacak bir konu yok, rahat ol !

Yemekten hemen sonra, televizyonun da yardımı ile herkes konuları bir kenara bırakmış, seyre koyulmuştu. Farkında olmadan bu sessizliği değerlendirerek düşünmeye, geçmişi ve geldiği nokta arasındaki bağları gözden geçirmeye başladı. İnsan beyni garipti. Eşleştirme mantığı ile çalıştığını düşündü. ‘Şöyle birşey yaşamıştım, demek ki bu da…’ gibi basit izahatlar yapmaya çaılışıyordu. Korkuların, sevgilerin, cesaretin oluşmasında her zaman ilkler etkiliydi. Bunların insan vücudunda oluşturduğu kimyasal reaksiyonlar sayesinde, o an gerçekleşen olayla ilgili bir kanı oluşturmamız mümkündü. Bu reaksiyonlar temelde iki ayrı kanı oluştururdu. Pozitif veya Negatif. Bu ‘ilk’ler insan 5 yaşına geldiği zamanlarda çoğunlukla tamamlanmış ve ileriye dönük olan davranış biçimlerine etkisi olurmuş. Bu açıdan dünyaya, insan yönetim biçimlerine baktığınız zaman, konu çok dramatiktir. Çünkü bugünlerde temel olan şey, insanlara birşeyi doğru ve güzel göstererek, onları etki altına almak ve devinimlerinin bir parçası haline gelecek ‘yanlış’ a yönlendirmekti… O kadar çok örnek var ki; Mesela uluslararası ajanlar; tedbil i kıyafet ve doğruluğu yok edilmiş kimliklerle bulunduğu yerde ‘pozitif’ bir görüntü ve gizlilik içinde istediği herşeyi icra ederler.

 

-Konu aslında tam da bu. Bu gelen paket, daha doğrusu Sadir bey ekseninde dönen hiçbirşey bana bir tedirginlik duygusu vermedi. Bilmiyorum ama babamın şiir kitabını oraya koymaları benim içimde bir rahatlık oluşturdu. Sadir bey ile olan iişkimin verdiği güven duygusu da öyle. Gerçekten beynin algı biçimi çok karmaşık. Birşeyin içine girmeden ne olduğunu görmen imkansız gibi. Korku ve endişe ile olayın kendisi arasında bir fark var, temel bir fark. Korku, insanın beyninde yaptığı bir ‘an’ın provası gibi. Yani olaya dalmadan önce onu kafamızda oynuyoruz. Bu ona ne kadar ehemmiyet verdiğimizle ilgili. Savaş öncesi komutanların yaptığı stratejinin bir tatbikatı yani. O yüzden olasılıkları kafamda tasarlamayacağım. Kurgulayıp altında ne olduğunu anlamaya çalışmaktansa, durup beklemek ve olacak her ne varsa beni bulması sanki çok  daha doğru geliyor. Ama asıl sıkıntım şu. İnsanlar uzun bir dönem ‘ritus’ adı verilen küçük çiftçi topluluklar olarak yaşarmış. Sadece iş bölümüne dayalı ve siyaset öncesi diyedileceğim bu dönemde özel mülkiyet yani dünyevi zenginlik kavramı da yok. Bu dönemde inanç olgusu tamamen doğaüstü hareketlilikleri mucivezi olarak Tanrı’ya dayandırılarak, topluluğun düzenini sağlamak için korku temelli bir ‘ikna’halini almış. Yani düzenin görünmeyen gücü ve sahibi olan Tanrı, topluluklar üzerinde etkili olmuş. Zaman içinde de bu inanış sembolleştirilmiş ve bazı törelerin oluşmasına neden olmuş. İşte inancın en ilkel hali budur yani ‘ritus’

Konuyu bugünlere, ta bu zamanlardan beri  değişmeyen bir devinim olarak hissetmemin sebepleri de bu. Bu dönemlerden sonra gelişim, özel mülkiyetler gibi konular giriyor devreye ve işte bu da çatışmalar kavramını doğuruyor. Yüzyıllar, büyüyen toplumlarda farklı inanışlar, gizlilikler ve ‘Bilinenler dışında gelişen’ bir dünya kavramına doğru ilerliyor…Veya geriliyor, her neyse. Ancak sembollerin gizliliği içinde oluşan ve her gün yüz yüze olduğumuz bu dünyevi algı ‘gerçek’ değil. Sadir bey gibi insanlar, bu dünya’nın ‘Altını Okuyabilen’ insanlardan… Yani ‘asl olan gerçeklerin’ sahiplerinden…

Gece boyunca, arka odadaki kütüphaneyi didik didik etti. Babasının yazdığı kitapları, defterleri ve sakladığı mesleki ve özel tutanakları inceledi. Saime, bunun öylesine durup dururken yapılan birşey olmadığını anlasa da, sessiz kaldı. Gerçekten de öyleydi. Gelen o dosyayla babası arasında saklanmış bu evvel ilişkiye dair birşeyler arıyordu. Ancak tüm bunları yaparken, kendisini uzun bir geçmişin içinde buldu. Babasının yaşadığı dönem boyunca içinde taşıdığı duygulara, yaşanmışlıklara şahit oldu. Şairlik ve yazarlığı, tıp ilmine olan aşırı düşkünlüğü ve meslek sevgisinin yanında, sadece küçük bir ihmalle son on yılını bir alzheimer hastası olarak geçirmesi ona her zaman tuhaf gelmişti. İstanbul’da yaşadıkları süre içerisinde çok ta mutlu olduğunu görememiş, gittikçe içine kapanan bir insan gözlemlemişti ve onun dünyevi sebepleri bu satırlar arsına saklanmış olabilirdi. Aşırı konsantre bir dikkatle incelerken, kimsenin göremeyeceği bir şekilde saklanmış bir dosya buldu. İçini açmadığı halde, ilgilendiği bazı noktaların işaretlerini bu dosyanın taşıdığına emindi. ‘Hayırlısı’ diyerek dosyayı açtı ve incelemeye başladı. Sayfalarda bir çok doktorun ve tanımadığı insanların isimleri, hasta kayıtları ve bir çok çizelge vardı. Önce bir anlam veremedi ama alt sayfalara doğru elle aldığı notlar, herşeyi anlatır nitelikteydi. Tüm bunlar İstanbul hastanelerinde yapılan ilaç ve benzeri yolsuzlukların dosyaları idi.

Heyecanla araştırmaya devam etti. İçlerinden bir kağıt ilgisini çekti. Sağlık bakanlığının ‘çok gizli’ ibaresi ile babama gönderdiği mektuptu bu. Mektupta, bakanlığın bu yolsuzlukları araştırma görevini babasına tebliğ ettiği görevden bahsediliyordu.

-O an içimdeki his ‘bas bas bağırdı’… Babamın bu görev yüzünden çalıştığı yerde çok zor günler geçirdiğini, bazı köpeklerce dışlandığını ve zaman içinde yalnızlaştığını anladım. Kolay değildi ki! Beraber mesai yaptığı insanları araştırıyor, suç olan birşeyleri deşifre ediyordu. Herkes te ondan uzaklaştı. Hatta tehditler aldı. Bize hiçbirşey yansıtmadığı için de; Onun bu anlam veremediğimiz çöküşü başladı. Ah babam ! Bilemedik… Demek o güzel kalbinde, hi teç sana uymayan böyle şeyler taşımak zorunda bırakıldın ! O an nasıl delirdiğimi anlatamam. İnsan bir an da olsa kendini kaybedebiliyor. O dönemde herşeyi bırakıp, onun yanında olabilirdim. Olamadım. Gençliğin verdiği o dış dünyaya dönük şımarıklık öylesine üstümdeydi ki; Göremedim. Herşey koca ailenin üstünden silindir gibi geçti gitti sanki… Pişman olmak kadar kötü birşey yok ama öyleyim. Pişmanım ve herşeyim yarım…

Gözyaşları artmış, kendinden hiç beklenmeyen bir biçimde ağlamaya başlamıştı. Sayfaları artık görmeden çeviriyordu. Sesi Saime’yle annesine kadar ulaşsa da, onu yalnız bırakmaya karar verdiler. Kendini tutamıyor, içinde anlayamadığı bir sinirlilik ve çaresizlik dolaşıyor gibiydi. Kendini tamamen bıraktı. Neredeyse bir saate yakın bir süre ağladı. İçinde olup biteni ancak bu yaşında anlayabilmişti. Bu sadece bir olayın verdiği üzüntüden çok, ancak farkına varabildiği gerçeklerin bir birikimi gibiydi ve sırtında bilinçsizce biriken bu yük şimdi boşalıyordu. Yırtıp atmak istediği o kağıtların arasında biri ilgisini çekti. Gözlerini elleriyle sildi ve dikkatlice baktı. Hasta tutanaklarının birinin yanında el yazısıyla ‘Şükrü Pala’ ismi ve telefon numarası yazıyordu. Bilinçsiz ama kararlı bir biçimde kalktı ve telefona giderek numarayı çevirdi;

-İyi akşamlar, özür dilerim bu saatte rahasız ettim. Ben Doktor Aydoğan Albayrak’ın oğluyum. Şükrü beyin evi mi acaba ?

Karşıdaki ses biraz duraklayarak ve şaşkın;

-Evet… Ben torunuyum. Bir dakika Annemi vereyim !

-Buyrun ben Sedef! Şükrü Beyin kızıyım ama…

-Efendim rahatsız ettim. Babam Şükrü bey amca’nın doktoruymuş. Kendisi ile yaşanmış çok güzel anılar var. Ailenizin bir hatrını sormak ve sizleri de görmek için müsait olup olamayacağınızı öğrenmek istemiştim.

-Estafurullah! Aydoğan Bey’i hepimiz tanırız. Annem de çok yaşlandı ama hala anlatır.

-Anneniz hayatta mı? Maşallah…Çok sevindim.

-Sağolun, ben telefonunuzu alayım. Annemle konuşup döneyim, olur mu?

-Olmaz mı efendim. Çok teşekkür ederim. Rahatsızlık vermek istemezdim!

Telefonlar alındı, verildi. Bilinçsizce yaptığı bu anlık şey onun psikolojisini tamamen değiştirmişti. O zamanlara birebir tanıklık eden birinin halen yaşıyor olması bir çok şeye cevap olabilecekti. Heyecan içinde Saime ile annesinin yanına gitti ve neşe içinde yanlarına oturdu. Annesi;

-Oğlum içine şeytan mı girdi senin. İçerde ağlıyordun. Şimdi uçuyorsun.

-Sultan, öyle deme. Hakkaniyetli bir sebebim var elbet, keyfine bak sen.

-İyi, öyle olsun. Üzülme de…

-Sana rahmetlinin bir şiirini okuyayım istermisin annem.

-Kendin ağladın, sıra bana mı geldi?  Oku tabii, ya !

Kitabı açıp, yorgun ve sakin bir sesle okumaya başladı. Ailenin o anları hep böyle bir ‘kutsal an’ gibi sessizliğe bürünürdü ve yine öyle oldu. Uğuldayan rüzgarın eşliğinde, kalplerinde tekrarlanan dualara daldılar.

Sabah uyandığında hiç beklemeden kalktı ve herkes uyurken kendisine bir kahve pişirerek arka odanın yolunu tuttu. Karar vermişti. Şükrü beyin ailesini ziyaret etmeden önce mümkün olan her detayı notlandıracaktı. Odaya girerek kapıyı kapattı ve önce camı açtı. Kahvesini masaya bırakarak koltuğuna geçti ve geceden bıraktığı kağıtları incelemeye başladı. Konsantrasyonun nasıl işlediğini bildiği için ‘eski bir otomobil motorunun ısınmasını bekler’ gibi bir hali vardı. Satırlar arasında bulduğu incelikler onu gittikçe konuya ısıtmış, notlar almaya başlamıştı. Hastanelerin işleyişi hakkında hiç birşey bilmese de, hiç bir detayı atlamıyor,  ismi ve tarihi geçen olayları bir bir yazıyordu. İsimlerin kim ve ne ile ilgili olduğundan çok, tarihlerle ile babasının o dönem sergilediği davranışlar arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu. Annesinin daha iyi bilebileceğini düşünse de, ona hiç birşeyden bahsetmemeye karar vermişti. Kağıtlar içindeki yolculuğuna devam ederken, Şükrü Pala ismine açılmış detaylı bir hasta kaydına rastladı. Kayıtta Şükrü Bey’in bir silahla yaralanma vakası olarak Acil Servise geitirildiği, iç kanamasından dolayı da ‘Babasının görev yaptığı İç Hastalıkları Kliniğine’ yatırıldığı yazıyordu. Kayıt içine babasına ait olmayan bir el yazısıyla, Şükrü bey’e refakat edecek iki kişinin ismi not edilmişti. ‘Neriman Pala ve Burhan Atilla Pakdemir’. O anda gözleri sonuna kadar açıldı. Henüz tam bilmese de; Bu ‘Gazi Atilla’ olabilir diye düşündü. Kendisine gelen paketin içindeki resmi buldu ve dikkatlice inceledi. Çok eski bir resim olmasına rağmen, kişilerin yüzleri az çok belliydi. Saatler öğleni geçmiş, o hala odasında çalışıyordu. Saime’nin geldiğini dahi fark etmedi;

-Bu kadar çalıştığın yetmez mi? Hava çok güzel bahçeye çıkalım mı?

-Özür dilerim canım. İnan fark edemedim… Çok iyi olur, haydi çıkalım…

Güneş yakıcı olmasına rağmen hava serin sayılırdı. Hala iyileşmeyen bacaklarına da iyi geldiği için ayaklarını uzattı. Saime çimlere oturmuş Yakut ve Şila ile oynuyor, onlarla gülüşüp konuşuyordu. Onun ise, aklından bi türlü atamadığı son olaylar vardı. Yine de düşünmek istemiyor, kafasında oluşan onlarca senaryodan kurtulmak, biraz bu güzelliğin keyfini çıkartmak istiyordu. Saime’yi ve köpekleri izlemeye koyuldu. Gözleri bir anda hafifçe esen rüzgarda kıpırdaşan yapraklara takıldı. Ablasının diktiği Çınar ağacı artık neredeyse evin boyuna ulaşmış, ön bahçenin gölgeliği gibi olmuştu. Esintinin yapraklarda süzülen ince uğultusu ninni gibiydi. Tarifi olmayan duygular içine girmiş, düşünmeyi ne kadar çok sevse de, ‘böyle anların büyüsü hiçbirşeye değişmiyor’ diyerek gözlerini kapatmıştı. Bazı şeyleri düşünerek hayatını planlamak, o düşüncelerin etrafında dönen bir yaşam sürmek mümkündü ama bir şey daha vardı. ‘Büyük bir hayranlık içinde tüm olup biteni izlemek, o akış içinde sürüklenmek ve esintinin yapraklara verdiği o salınım gibi olabilmek te ayrı bir güzellikti’.

-Zaman zaman olur bu. Tanrı, aynı annemizin çocukken bize yaptığı gibi başucumuza kadar gelir ve masallar okur. İnsan olduğumuzu hatırlatır ve birazdan uykuya dalacağımızı söyler. Anlattığı şeyler bu dünyaya ait olamayacak kadar güzeldir. Aklınızın içindeki tüm dünyevi olguları bir kenara atarsınız. Gözleriniz sonunu duymak istercesine pürdikkat olsa da, ağır ağır kapanır ve sizi sarmalayan o sıcacık güven duygusu içinde sessiz bir dünyaya doğru gidersiniz. İşte o an aynı şu yapraklar kadar hafif olursunuz. Sağlam bir dalda olmanın huzuru vardır içinizde ve serin bir meltem gibi alnınıza konan o minicik buse, sanki aşkı anlatır. Sonbahar gelip te yapraklar döküldüğünde ölüp gitmezsin. Anne yüreğinde yine bir yaprak olacaksın, yine korunmaya muhtaç bir çocuk gibi o dallardan gelen su ile serpileceksin, salınacaksın.

Annesinin getirdiği kahveler içilip, sohbet edildikten sonra içeri girdiler. Zamanı gelmişti. Tekrar Şükrü beylerin evini arayıp, müsaitse gelebileceğini bildirdi. Telefonla konuşup adresi aldıktan sonra hazırlandı. Saime’nin tedirginliğini anladığında, onu da almaya karar verdi. Annesi de yalnız kalmacaktı. Onu Kadıköy Balık Pazarına bırakacaktı. Beraber hazırlanarak yola çıktılar. Heyecan dolu olsa da bunu belli etmemeye özen gösteriyor, annesi ile Saime’ye şiirler okuyordu. Bazı şiirlerin bestelerini yorumlamaya çalışsa da berbat sayılabilecek sesi yüzünden ikisinin de azarını işitiyor, susuyordu. Bu aralarında espri konusu bile olmuştu. Canı birşey isteyip te yapılmadığında, şarkı söylemekle tehdit edip istediğini yapmaları karşılığında susmayı taahhüt ederdi. Annesini bırakıp, Üsküdar’a girdiler. Eski İstanbul sokakları delik deşik edilse de, Kuzguncuk anıları hala dimdik ayaktaydı. Baba Nakkaş sokakta eski bir evi arıyorlardı. Biraz tarif almak ve biraz da Şükrü beyin halen daha bilinip bilinmediğini test etmek için camını açtı ve yanından geçen ilk kişiye seslenerek;

-Kusura bakma kardeşim. Pala Şükrü’nün evini bulamadık ta?

-Pala’lar az ilerdeki büyük beyaz evde. Önünde iki ağaç var hani. Evi kapatıyor biraz, görebildiniz mi?

-Gördüm, çok sağolun !

Evin önüne geldikleri anda kapı açıldı. Eski İstanbul mahallelerinin görgüsü böyleydi işte. Misafir beklenir ve geldiği anlaşıldığı anda kapı açılırdı. Bekletilmezdi. Kapıdaki üç dört kişi hemen geldiler ve kapıları açtılar. Gençten bir çocuk Saime’nin elinden tutarak inmesine yardımcı oldu. Tanışma faslı kapı önünde bitivermişti. Yukarı çıktıklarında, Seksenini geçmiş gibi görünen, ‘Neriman Pala Hanım’ karşılarında oturuyordu. Adımlarını hızlandırarak ona doğru gelip, elini öptüler. Hanım Teyze bu durumdan çok hoşlanarak onun elini tuttu ve;

-Kim derdi ki, şahidin gelecek te el öpecek. Şükürler olsun. Oğlum canım, hareketlerin tavrın aynı rahmetli baban. Ziyadesiyle sevindirdin bizi…

-Hanım teyzem, o mutluluk bizim. Çok şükür sizi de pek sağlıklı gördüm. Mutlu oldum.

-Aman oğlum. Şükrü baban etimizden kopalı, bizde mutluluk tartışılır ama aile hep yan yana ! Çok şükür! Senin gelişini de çok iyi anladım evladım. Ne yalan söyleyeyim, benim de çok şeyi anlatasım var. Hem seni bulmuşuz, bırakır mıyız!

-Yanlış anlamamanıza sevindim. İnsan bu işte. Cevapsızlıklar yoruyor, sizden iyi bilemeyiz tabii.

-Ah canım evladım. Hakkındır, anacığının da hakkıdır.

-Efendim benim anlamadığım…

-Dur evlat, dur ! Ben anlatayım da, sen dinle. Biz herşeyden haberdarız, öncelikle bunu belle ! Senin bilmediğin husus şu. Şükrü Bey ile baban hastanede tanıştılar. Şükrü beye çocuğu gibi baktı. Odası hemen babanızın odasının yanındaydı. Hastane eski bina, yankı çok. Şükrü bey de babanızı pek severdi. Odadan gelen bazı kavga seslerine şahit oluyor. Babanız altta kalmasa da, bazı tehditvari konuşmalar oluyor. Kavgalardan sonra odanın önünden geçenler de Şükrü beyin gözüne takılıyor. Hepsi doktor. Kafasına takıyor, üzülüyor.

Rahmetli babanız belli etmese de, Şükrü bey bir gün muayene esnasında kolundan tutuyor ve yalnız kalıyorlar. Ben hariç herkesi çıkarttı dışarıya, hatırlarım. Şükrü bey babanızın elinden tuttu ve ona;

-Bak doktor. Oğlumdan ayrı can değilsin. Neler yaşadığını az çok anladım. Bu azap ne sana, ne de ailene gerek. Kalkabilsem bu deyyuslara tek tek toprağı koklatırdım ama en iyisi mi sen beni dinle. Bana ‘Pala Şükrü’ derler. Biz Hicaz makamının ilk hangi bülbülün sesinde bestelendiği bilenlerdeniz ! Şimdi bu bela bozuntusunu bana anlatacaksın. Senin gibi bir adamla kimin ne derdi var bir bir anlatacaksın. Ben de sana ne olduğumuzu anlatacağım… Bu şehrin iki kuruşluk hesap defterini tutanları biz dürdük te, inlerine geri gönderdik… Hadi diyelim anlatmadın. Kendimce yapacaklarımın mesulu sen olmazsın, bilesin… dedi.

Şükrü Babanı bilmezsin. Öyle böyle değildi. Namı karanlık mı karanlık bir derin mevzusunun sahibidir o. Babanızın da anlatmayacağını bildiği için, kendisinin birşeyler yapacağı tehdidini savurdu ve ne yalan söyleyeyim, biraz da korku vererek istediği herşeyi öğrendi. Detaya giremeyeceğim ama önemli bir kaç kişinin yolsuzlukları ortaya çıkmış, babanız çıkartmış… Bu da büyük huzursuzluklara yol açmış. Bundan sonra Şükrü babanız olaya el attı. Bu adamları tek tek kıstırdı. Beykozdaki eski kundura fabrikasının dili olsa da konuşsa ! Babanıza da iki uzak koruma görevlendirdi. Sonraları bu olay sulara karıştı gitti. Şimdilerde bu doktorların bazıları ortalıkta yoktur. Bazıları da özel hastaneler falan kurdular amma ne zaman ‘pala’ desen kaçacak delik arar hale geldiler… Ama babanızı da hasta etmeye yettiler.

Asıl konu onların dostluğu… Bu dostluk hastaneden sonra daha da ilerledi. Babanız tarihe ve olaylara meraklı ama siyasi olmayan biriydi. Şükrü Bey de ona çok güvenir, herşeyi anlatırdı. Bana nasipmiş, ben de sana anlatacağım.

O sırada gelen çaylar, herkesin bir nefes almasını sağladı. Fırtına öncesi sessizlik gibi tüm nefesler tutulmuş, Neriman hanım’ın ağzından dökülecek sözler bekleniyordu. Neriman Hanım çayından bir yudum aldı ve;

-Mevzu derin. Çanakkale cephesinde başlıyor. Şükrü beyin babası ‘Ali Rıza Efendi’ o zaman cephede, Mustafa Kemal’in postaları arasında en keskin bıçak… Zehir gibi bir şey ! Orada başlıyor herşey. Daha sonraları çıkan şu ‘meçhul asker’ sözlerinin en dibidir. Meçhul yani… Çok dillendirilse de, altında ‘alevilik’ olayı falan yok. Hatta şöyle söyleyeyim de gerisini anla! Şu Bandırma Vapuru olayı. Mustafa Kemal o vapura aslında Giresun’da binmiştir. Suikast şüphesi derin olunca, zamanında bizim Fener’de top oynayan çocuklar M.Kemal ile Ali Rıza Bey’i kayıklarla gemiden alıp Hereke’ye götürmüşler. Oradan da gece yolculukları ile Giresun’a, Topal Osman’ın yanına kadar eşlik etmişler. O zamanlar Giresun mücadelenin merkezi. Tüm Pontuslara karşı toplaşmalar, laz çeteleri falan orada birikirmiş. Bu açıdan en güvenli yer. M.Kemal ve Ali Rıza Efendi Giresun’a vardıklarında bir gece ikamet ederek, planlar yapmış ve oradan da gecenin kör karanlığında cılız fener ışığında bir kayıkla Bandırma Vapuruna çıkmışlar. Onlar Samsun’a geldiklerinde ise, limanın tüm çevresi Giresun’da toplaşmış kişilerce kuşatılmış, güvenlik sağlanmış. Her neyse, bu dönemdeki mücadele hesapları çok detaylı ve ben de çok vakıf değilim. O zamanlar Şükrü bey falan ortada yok. Ağaçta portakal anlayacağın… Ama doğduğundan itibaren bu hamurla yoğrulmuş.

Şükrü Babanız doğup ta da yirmili yaşlarına geldiğinde, bu kültürle büyümüş ve Üsküdar’da nam salmış bir yağız delikanlı. Yıl, 1943 falan işte. Adaleti ve sertliği ile bilinse de en büyük özelliği vatanseverliği. Sadir bey ile tanışması bu döneme rastlar ve Haydarpaşa limanında dönen türlü olayların içinde sır olup yiten olaylara karışırlar. Sadir bey de o zamanlar daha 16’larında falan ancak ama tam zehir. Feci bir zekaya sahip. Olayları kurgulaması ve yön şaşırtması çok ihtişamlı. Bu bahsi geçen Yahudi ziynetleri olayı da doğrudur ama altındaki milliyetçi hesaplar halen bilinmez. Ben de bilmem. Ancak şunu bil evlat. ‘Memleketin bu sokaklarında olanlar, bugün dünyanın  sınırlarını çizdi… yani kavganın nedenleri çok başka. İnan bak !

Daha sonra Şükrü Babanızın en keskin olduğu dönemler başlar. Şu Rumların 6 Eylül mevzuularındaki kapışmalar önemlidir. Şükrü Babanız çok sinirlense de müdahale edemedi çünkü olay büyüktü. Yine de bir saat içinde Yirmi Yirmibeş tekne dolusu adam toplayıp Cihangir’e gitti. Rum Mahallelerini tuttu. Adamları silahlı. Hiçbir yağmacıyı rumlara yaklaştırmamış. Ne kadar Rum kadın, kız, oğlan varsa hepsini sakladı, kaçırdı getirdi Üsküdar’a! Tam bu dönem, Şükrü babanız ile Kore savaşından yeni dönen ‘Gazi Atilla’nın tanışmasına rastlar. O zamanlar Atilla bey keskin milliyetçi ve bu Rum olaylarının patlak vermesinde zemini hazırlayan yunanlı Eoka’cıların baş belası. Harp dairesinin kurduğu ‘Volkan’ adlı örgütünün azılılarından…

-Bunlar nereye gelecek merak ediyorum Neriman Hanım Teyzem !

-Dinle evlat, dinle sen ! Bu Atilla ile Şükrü Babanız kavgayla tanıştı. Volkancı Atilla, Babanızın Rumlara destek verdiğini düşündüğü için kafayı saplamıştı ama orada Sadir beyin o dönemler deveyi bile delirtecek oyunları var. Ne yaptı etti, bu ikisini eski Cemil Molla Köşkünde buluşturdu. Uzun sohbetler sonrasında da bir dostluk başladı. Bu dostluk elbette boşuna değildi. O dönemlere Şükrü Babanızın sağ kolu Sadir bey de büyümüştü.Yaşı neredeyse 30’lara geliyordu. Sadir bey ile Atilla beyin ‘Kıbrıs’ sürecinde neler yaptıklarını ayrıca anlatırım ama şu husus hiç değişmedi. İkisi de Şükrü Bey’i bir baba gibi bağırlarına bastı. Şükrü Bey zaman içinde elden ayaktan düşse de, olayların hep içindeydi. Evveliyatına hakim olduğu için çok yol göstericilik yaptı ama bilirsiniz ki bu işler karanlıktır. Vurulma olayı da bir Yahudi intikamıdır. Babanız sağolsun, ona sağlık verdi ama bir daha da tam istediği gibi toparlanamadı. Ama şunu bil ki; Sadir bey ile başlayan dostluğunuz o kadar da tesadüf değil evlat. Bunlar renk vermeyen insanlardır. Rahmetli Babanız da öyle… Hatta bildiğim kadarıyla Erbay’ın Vakıf Gureba’ya doktor tayin edilmesini de sağlamış. Merak ettiğiniz bazı şeyler var biliyorum!

-Evet efendim, hem de çok !

-Bak evlat! Sırlardan sır beğen diyeceğim ama şunu bil ki, rahmetli Babanız sevgili Aydoğan bu işlerin hiç bir yerinde değildi. Biz onun ne kadar münevver ve dürüst bir insan olduğunu hep bildik. Yolsuzluklarda zarar görmesini istemedik. Cemaatler dadanmıştı ama bundan çok rahatsız olduğu için Şükrü Babanız hepsini tefe koydu. Bu dönemde bir çok şey kendisine anlatılmıştı ama hiç bir zaman dahil edilmedi, işin parçası yapılmadı… Sadece konuya vakıf oldu. Bayan Nili beni arayıp herşeyi anlattığında, ben de seni tanımak istemiştim. Bugüne nasip oldu. Şimdi sen şu Atilla beyin ziyaretini ve gelen tapuları soracaksın, sanırım?

-Evet, Neriman Hanım Teyxe…

-Şimdi onlar eski Türkçedir. Cumhuriyet sonrası yazılı hükmü kalmadıysa da, senin için önemlidir. O tapular Çanakkale savaşı sonrası seçkin bazı askerlere verilen arazilerdir. Oralar da hem kümelenip cephe oluşturmak,  hem de yakın aileler yerleştirilerek mücadele içinde mühimmatın saklanması ve güvenilir ailelerce korunması için M.Kemal tarafından bizzat verilmiştir. Kimseler bilmez ama halen daha arka boylarının mühimmat yerleridir. Şükrü baban, rahmetli Aydoğan ile dostluğu sırasında bu arazilerden bir kısmını ona devretti. Yani oralar resmi olarak yazılmasa da senindir. Senin bundan haberdar olman için Sadir bey devrede idi… Şimdi ‘neden’ diyeceksin. Bak evladım, onların dostluğuna bizim kelimelerimiz yetmez, sorgulamayız da. Ama babanın bildiklerini senin de bilmen şart. Ruhunu hafifletir.

-Peki ya Sadir bey, nasıl öldü?

-O olay hepimizi kararttı. Mekanı cennet olsun ! Vuranlar belli evlat… Sahte paraların kime nasıl gittiğini bilen o, Filistinli araplardan o paralarla arazi alanları bilen yine  o… Şimdi bunun su yüzüne çıkmamasını kim ister sence?… Gerisine kafa yorma sen !

-Peki ya Atilla Bey, o niye….

-Sadir bey’e bir tesbih vermişsin ve anlatmışsın. Şu sizin tesbih dostluğunuz…

-Evet…

-Bu çok hoşuna gitmiş. ‘Bu çocuk aynı benim gibi’ der dururdu. Ha bir de şu ‘kargalar’ meselesi… Bayılmış ona bayılmış ! İşte evlat; Rahmetli Baban, Pala Şükrü, Sadir bey, Gazi Atilla… Onlar senin bekçin. O tesbih her zaman çok şey ifade etti herkes için. Şimdi senden ricam var !

-Estafurullah, emriniz olur!

-Önce; Onların aynısından yaptırman gereken bir kaç kişi var. Bunu bir vasiyet olarak al rica edeceğim. Arkadaşlar seni ziyaret edecek, dostlukları senin mizacına uygun ve sağlamdır. Gelelim asıl konuya. Bunu herkes gereği kadar bilir ve yetinir. Sadir Bey’in ‘bilgiyi’ yok etme konusunda nasıl biri olduğunu anlatacağım sana.

-Dinliyorum efendim. Zaten bayan Nili de bu konuda tembihlemişti.

-Biliyorum evladım. İstihbarat savaşları dediğimiz dönem bu topraklar için acıklıdır. Bak! İkinci Dünya Savaşı sonrası CHP dışından çıkan ilk iktidar Menderes Hükümetidir. Bunun altında herkes birşeyler arar ama gerçek çok basittir. CHP toprak ağalarının saltanatını yıkıp, çiftçiye dağıtmak istemişti. Bu dönemde batılılar bu Adnan efendiye büyük paralar verip, İsmet Paşa’nın karşısına çıkarttı ve iktidar yaptı. İşte sonra dünyanın ne kadar ajanı varsa burada toplandı. Neden mi? Çünkü o güne kadar hiç birşey bilmeyen halk traktör tanıdı,o güne kadar sadece rızkını çıkartmak için dididen çiftçi ilk kez parayla, devletle tanıştı. İşler kurdu, büyüttü. O dönem tam bir korkudur. Uzatmayacağım, tarih yazıyor hepsini ! Ama bak toplum nasıl ortadan ikiye ayrıldı. Menderes, CHP’yi dinsizlikle suçlayarak milleti kışkırttı. Kore mevzuunu ve Şükrü beyle Atiila beyin kavgasını sana o anlatır. 1960’a gelindiğinde artık memlekette eğri doğru kalmamıştı. İnan sana, artık herkes birbirinden şüphelenir hale gelmişti. Her yerde olaylar çıkıyor, karanlık ölümler oluyordu. Hatta Menderes hükümeti İnönü’ye bir trafik çevirmesi bile yapmış ama suikastı gerçekleştirememişlerdi. Kim engelledi?Onu da öğreneceksin. Sonra işte bildiğin ihtilal oldu. Adamları astılar, falan ! Yani yaşananların bugünden farkı yoktur evlat ama sana söyleyeceğim bu değil. Bu istihbarat savaşları dönemindeki asıl karanlık mevzu, Menderes’e yahudilerin imralıda yaptığı işkencelerdir. Maksat birşeyler öğrenmek ama…?

-Ama… Neriman Hanım?

-Dur bir Nefesleneyim… Maksat bilinmiyor ama tahmin ediliyor. İsrailin bu gidişattan zarar görmemesi için ne gerekliyse o… Ancak Sadir Bey bilgiyi bir muskaya saklıyor. O muska Bayan Nili’de ama aslı da o değil… Yedi kişi var. Bunlar İstanbul’un altını üstüne getirmek için olmadık planlar içindelermiş. Bunların yedisini de öldürmek için özel mermiler yapılıyor. Kurşunların içine de parça parça işlenip, bu sırlar konuluyor. O zaman otopsi falan da yok. O mermilerle bu yabancı ajanların böğrüne birer tane sıkıp, İstanbul’un yeditepesine gömüyorlar… Hani bahsedilen şu mezarlar var ya…İşte onlar, onlar !

– Peki ya o Büyükana. Muska… O nedir?

-O bir Harita! Mezarların yerlerini yazar ama yalan. Sadir bey ve Şükrü babanız Türk oğlu Türk, oğlum benim. Onlarla başa çıkılır mı! Tilkinin aklına gelmeyecek hinlik vardır o muskada. Ecbed hesabına göre yazıldığı için kimse de çözemez…

-Efendim ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Çok şaşkınım!

-Evlat, bir önemli konu daha var. Bu Menderes döneminde gavurun gizli desteği ile yaratılan zenginler vardır. Şimdi bunlar Türkiye’de borusunu öttüren bazı şirketlerin ilk zamanlarını oluşturur. Dikkat et bu tipler hep ne der; ‘Allah devletime zeval vermesin’… ‘Hadi be oradan’ diyeceksin çünkü bunlar gavurlarla gizliden gizliye anlaşmıştır. Şirketler büyüyünce hepsini onlara devretmek için. Bir nev i sahibi gibi ama değil aslında… İşte Şükrü Babanız, Sadir, Atilla gibileri ile çok uğraştı bunlar. Kendilerini devlet sanıp, üstlerine gelmeye bile çalıştılar ama bizimkiler onların çulsuz donlarını bilirlerdi. Milleti bunlar hem aklından hem özünden etti. Ama inan ki gerçek değillerdir. Bakma saltanatlarına; Hala üvey babalarının elinden tutan şımarıklardan başka birşey değil onlar… Bir kaşık suda boğarız ya… Amaaan neyse be !

Sorulması gereken daha onlarca soru vardı ama sessizliğini bir türlü bozamıyor, durmadan değişen hisler içinde sadece etrafına bakabiliyordu. Kendini otobanın ortasında yapayalnız ve hızla geçen binlerce araçtan kurtulmak isteyen çaresiz biri gibi hissetmişti. Bir an önce toparlanıp söze girmek istese de, beceremedi. Gözlerini sokağa bakan cama çevirdi. Herkes sessiz, onu izler gibiydi. Neriman Hanım bunu anlayarak ve biraz da yardımla ayağa kalktı ve;

-Haydi bakalım, bizim fırının simitleri harika olur. Masaya geçelim orada devam ederiz!

Herkes masada toplandı ve Neriman Hanımın ardından herkes oturdu. Masayı dolduran simit, peynir, domates ve zeytinler iştah kabartıyordu. Herkes beraber yemeye koyuldular ama onun eli bir türlü sofraya gitmiyordu. Çayına koyduğu şekeri öylesine uzun bir süredir karıştırıyordu ki, herkesin ister istemez dikkatini çekti. Neriman Hanım, bozmayın dercesine gözlerini kapatıp açtı. Dalıp gitmişti. Bir an durumun farkına vardı ve kafasını kaldırmadan;

-Neriman Hanım Teyze. Babamı anlatırken ondan sevgiyle söz ettiniz. Şükrü Bey de ona duyduğu sevgi sebebiyle bu mağduriyetini engellemiş var olsun… Vakt i zamanında olanları o zamanlar göremedik, anlayamadık. Daha sonra olanlar, onu ve ablamı kaybedişim de cabası. Bir tek annem kaldı, biliyorsunuz. Tüm bu dönemde hep kendimize sade bir yaşam kurmaya çalıştım. Onu da, sevdiklerimi de karmaşadan biraz olsun uzak tutmak istedim. Hayatımı, insaanlarımı değiştirdim. Biz dünyanın türlü oyunlarına, gizliliklerine ayak uydurmaya çalışmadık. ‘Doğrular, her zaman gerçektir anlamına gelmiyormuş’, bilemedik. Çok yaralandım ben Neriman Hanım Teyze. Şimdi anlattıklarınız var ya; Benim annemle ve Saimeyle yaşamaya çalıştığım basit insan hayatı için çok çok fazla ve karmaşık ! Kızmayın lütfen ama bazen gerçekleri bilmek; Tüm bu olan bitenin bir parçası olmayı gerektirmiyor. Sizin dostluğunuzu her zaman taşır, sorumluluğumu da bilirim. Ama konu her ne olursa olsun, kalbimde sevdiklerimi de bağlayacak bir gizlilik içine giremem. Hayatın güzelliği içine karanlık ekleyemem…

Masada sessizlikten öte bir uğultu var gibiydi. Kimse bu sözleri beklemiyordu. Saime sıkıca onun elini tuttuğu sırada Neriman Hanım söze girdi;

-Evladım. Aynı baban gibisin. Müsterih ol. Beni yıllar öncesine götürdün. Biz aynı şeyleri ondan da duyduk. Zaten bunları da sadece bil diye anlattım. Merakın da, bugüne gösterdiğin dostluk ta büyüklerinin bazı gerçeklerini bilmeni gerektiriyordu. Bak! Ben senin anne yarın sayılırım. Bu konular bir daha önüne gelmez ama şunu bil; Tesbih dostluğu senin bir helalin. Ona sırtını dönemezsin, kendi gerçeğinle çelişir bu ! Dediğim şeyi yap. Kimse ne seni, ne de sevdiklerini bu konunun içine dahil etmeyecek…

-Şüpheniz olmasın. Onun çok farklı bir şey olduğunu bilirim.

-Aferin oğlum! Çanakkale ne olacak?

-Efendim, zaten sık sık gittiğim yerler. Bu anlattıklarınızdan sonra bir görüp gezmemek olmaz ama şu önemli. Orada bir hak sahibi olamam, mazur görün.

-Aslan gibi çocuksun. Maşallah oğlum!

-Aslan demeseniz bana teyzeciğim, malum ‘Fenerin çoçuğuyuz biz’!

Masada kahkaha dolu bir gürültü koptu. Gergin havanın bir an da olsa dağılmasına sevinmiş, aynı konulara geri dönmemek için konuşmaya devam etmişti. Olumlu hava hiç bozulmadan devam etti. Neriman Hanım yaşının verdiği ağırlıktan olsa gerek, yorulmuş ve konulara çok ta dahil olamamıştı. Yardım isteyerek kalktı ve koltuğuna geçti. O da Saime’yi alarak yanına geldi ve;

-Neriman Hanım Teyzem, muhabbetiniz beni öyle çok sevindirdi ki, beni şaşırttınız! Böyle dinç olmanıza çok sevindim. Biz müsade istesek te, siz biraz dinlenseniz. Ayıp etmiş olmayız değil mi?

-Dur oğlum, sen bir dur ! Sana söyleyecek iki çift lafım kaldı. Sonra gidersiniz. Haydi herkes bizi yalnız bıraksın, bir beş dakika!

Bu beklenmedik bir durumdu. Şükrü Beyin büyük torunu, Saime’nin yanına giderek onun misafir odasına geçmesine yardımcı oldu. Odadan herkes çıkmış, başbaşa kalmışlardı. Neriman Hanımın ağzından çıkacak sözleri merak ve endişe ile beklese de, onun görmüş geçirmiş bir kadın olduğunu ve aynı konularla ilgili bir istekte bulunmayacağını düşündü. Neriman Hanım elini uzatarak ona dokundu;

-Bak evladım. Bizlere düşmez biliyorum ama dedim ya ben anne yarısıyım. Bu yanındaki kız a’ma ! Biz önceden tanır biliriz. Ben sana söylemeliyim.

-Hayır olsun efendim ama duyacaklarım tedirgin etti açıkcası. Hiç söylemeseniz.

-Olmaz oğlum. Hiç tedirgin olma. Zaman zaman konusu oldu da söylüyorum. Sen bu kızın herşeyi olmuşsun. Anacığınla da tanıştırmışsın. Hayat bizim için dün oldu. Sizin için ise hala yarın sayılır. Bırakma bunu, nüfusuna al. Aklından geçer bilirim de, bir kelam da büyüğünden duy istedim. Tamam mı canım evladım? Bak bu lokumu da getirdiler ama yiyemedik. Anacığına götür, selamlarımı söylemeyi unutma. Dünya gözüyle bir de onu görmek istediğimi ilet, olur mu?

-Baş üstüne efendim!

Neriman Hanımın elini öperek dışarı çıktı ve herkesle selamlaşarak oradan ayrıldılar. Saime tekrar elini tuttu.  O da sıkıca kavradı. Dünya onun için her zaman ki gibi çok zor bir yerdi. İnsan olgusu ve toplumsal yaşamın içinde olup bitenler en çetin vahşi ormanlardan beterdi ve malesef bu kaosun içinde hayatta kendin gibi kalabilmek te büyük başarıydı. Babasını düşünmemeye çalışsa da, aklında hep o ve yaşadıkları vardı. İster istemez, kendini kör ve çaresiz bir derin kuyuda gibi hissediyordu. Hiçbirşeyi bilmiyordu. Anlatılanların doğru olduğundan şüphesi olmasa da, gözleriyle görüp babasıyla paylaşamamıştı. Şimdi o derin bir uykudaydı. Bir baba nasıl çocuğunu uyurken seyrediyor ve yüzünde hafif bir tebessüm beliriyorsa; Ona da aynısı oldu. Sorular belki cevapsız kalmıştı, belki o sıkıntılara elleri ile dokunamamıştı ama şimdi hepsi geride kalmıştı. Onunla böyle olsa da konuşmak, ruhunu hatırlamak ve bir selam göndermek bile mutlu edebiliyordu. İçten içe babasına benzetilmekten de büyük gurur duymuştu. Yine de yaşamın benzersiz zenginlik içinde herkesi mutlu edebilecek o kadar çok olgunun varlığını hissedebiliyordu ki, ‘neden tüm bunlar’ diye sormadan edemedi. Yaaşama tekrar ‘koskoca ve tek bir an’ olarak baktı. Öyle baktığında; Van Gogh canlanıyor, Orhan Veli buğulu gözlerle insanı ve aşkı bu şehrin kalbinden anlatıyor, Mustafa Kemal gaz lambası altında memleket için gelecekler hayal ediyor ve çok uzaklardan kopup gelen dede oğlu dedesi de, ilk evini kerpiçle sıvıyordu. Garip dünyanın heryerinden müzikler yükselir gibiydi ve birileri gözlerini kapatmış dans ediyordu. Bir ilim adamı kağıtların içinde kaybolmuş, insanları hastalıktan öldürecek bir mikrobun peşine takılmıştı. Bulacaktı ilacı ve bundan emindi… Leyla’sını bulmuştu Mecnun. Umutsuzca hatırlanan her aşkın sonu da böylece değişmiş oldu… Bebek gözlerin o meraklı heyecanı içinde dünyaya bakmak, anlamak benzersiz bir keşifti. Herkesin aklında yeşeren tüm güzellikler, birbirinden uzak ve habersiz bir biçimde aynı şeyleri söylüyordu ve içinde kötülüğü hisseden herşey bir bir karanlığa gömülüyordu. Öyleydi gerçekten de. Kavga, karanlık ve hırslarla dolu şeylerin önünde muhteşem bir sistem vardı ama gözler kördü. Şu a’ma Saime bile hayatı çok daha iyi içine çekebiliyordu. Önünde kokulardan ve seslerden oluşan tablolar var gibiydi. Elini daha da sıkı tuttu. Sevginin içindeki o ‘kutsal an’ yine yaşanır gibiydi. Ona büyük bir hayranlıkla baktı. Sevgi için bir kanıta gerek yoktu aslında. Yanında bir ‘insan’ vardı ve, kendine verilen veya eksik olan herşeyiyle hayatın içinde minicik bir yer tutuyor, onun da hakkını verebilmek adına yaşanan herşeyden bir anlam çıkartarak, kendi albümüne koyuyordu. Eliyle yanağını tuttu ve;

-Canım pamuğum! Seni çok seviyorum…

-Ben çok üzgünüm. Onları sana söylememeliydim…

-Anlamadım aşkım, neleri…

-Şu Sadir beyin sana verdiği silahtan sonra olanları…

-Öyle deme lütfen. İyi ki söyledin. Sen olmasaydın, bugün orada bunları söylemeyebilirdim. Yanlış olmasa da, o yaşamların sırrını taşıyan biri olabilirdim. Çünkü sen olmasaydın, bu olacaktı. İyi ki yanımdasın, iyi ki beni korudun aşkım !

Öylesine yoğun bir dönem geride kalmıştı ki ! Bunu, bir insanın kendi devinimi haricinde yaşadığı bir süreç gibi değerlendirdi. Çevresinde yaşanan bu allak bullak kaosu gözlemledi ve kendi hayatının da dönüm noktası olan 99 Depremini hatırladı. Elinde değildi. Bu olayların tümüne ‘Tanrının kendini insanoğluna hatırlatması’ gibi görse de, orada yaşanan dramları, şahit olduğu çıplaklığı ve sonrasında yaşanan değişimi gözlemlemeden edemiyordu. Bu dönem onun da kabuk değiştirmesine, dünyevi algısı içinde değerlendirdiği herşeyin bir anda tepe taklak olmasına neden olmuştu. Babasını da geri dönülmez yola sokan hastalığı bu tarihte gerçekleşmiş, yaşam artık verdiklerini geri alır bir hale dönüşmüştü. Cenazeler daha çoktu ve etrafındaki insanlar bir bir azalıyordu. Eski arkadaşlıkların düşüncesiz kahkahaları gitmiş, yerine hayatın yıprattığı ve kendi içine kapanmış yaşlı yüzler eklenmeye başlamıştı. Tüm bu olan bitenin içinde kendi adına güzel olabilecek herşeyin arkasından gitmiş, kendi gözleriyle ve aklıyla yorumlamaya, anlamaya çalışmıştı. Ve işte şimdi buradaydı. Tam bu noktada aslında hiç birşeyin de değişmediğini görebiliyordu. Düşünce, bir müzede gezmek gibiydi. Dokunamadığın ama hayranlıkla izlediğin bir algı gibi. Zamanın olmadığı, hiç birşeyin ölüp yitmediği bir algı. Öyle düşündüğünde; İnsanların tüm kaygılarıyla oluşturdukları hayatların, salt bir anlamdan ziyade ‘korku ve endişe dolu’ bir zamanlar bütünü olduğunu görürdü. Yetenekler işçiliklerle birleşmiş, medeniyetler kurmuş ve içine bin bir duygu saklanmıştı. Değişim hiç bitmemişti ama bunu ‘gelişim’ olarak görmek imkansızdı. Çünkü artık biliyordu; Gelişim, sadeşleştikçe yükselen kutsal bir erdemden başka birşey değildi

Oysa dünya öyle değildi. Bir süper kahraman olup, yükselmeyi ve aşağı doğru bakmayı hayal etti. Oradan bakınca çok dramatik bir tablo ile karşılaşmıştı. İnsanlığın adeta bir karınca gibi panik içinde ve birbirine çarpmamaya çalışarak koşuşturduğunu, toprağı eşeleyerek karınlarını doyurduklarını, alet edavat ve binalar yaptıklarını gördü. Filmin karelerini hızlandırdığında durum daha da içler acısı bir hale geliyordu. Artık koşuşturan bireyler kimliksizleşiyor, bir sürünün içinde ister istemez sürüklenen bir noktadan ibaret oluyorlardı. İşte bu noktada kimseyi yaşadığı hayattan veya kendi kendine oluşturduğu yargılardan dolayı suçlamanın doğru olamayacağını gördü. Düşünce bombardımanlarının altında insanların maruz kaldığı siyasetler, filmler, kitaplar, tablolar, tadlar ve kavgalar, savaşlar malesef insanlara kendi iç dünyalarını yaşabilme fırsatı vermiyordu. Saime’ye dönerek;

-Saime!

-Efendim?

-Biliyor musun pamuk, galiba başardık!

-Anlamıyorum aşkım!

-Bugüne kadar o kadar çok değerli şey gördüm ki… Hepsi de gerçekten bir güneşlik mesafe’de imiş…

-Yani?

-Hani anlatırdım ya! Güneş seni ısıtır ama dokunursan yakar diye… Bir şeyi atlamışız.

-Ne imiş o canım?

-Meğer güneşin kendisi biz mişiz! Biz hayatı değil ama yaşamın o gizemli kaosunu hep bir mesafe’de tuttuk Saime. Yaklaşıp bizi de yakmasına müsade etmedik… Meğer onun büyüleyici ve gözlerimizi parıl parıl parlatan cazibesi gerçek değilmiş. Meğer bizim ruhumuz gerçekten o güneşin ta kendisiymiş… Dünyadaki şu varlığımızı ısıtan da, umut veren de aslında biz mişiz… O yüzden her yere yazdım, çizdim anlattım; ‘Soru her zaman bendim. Cevap hiç yaşamadı’ diye…Doğruydu biliyor musun?

-Anlatsana!

-Hayatım boyunca yaşadıklarıma bakıyorum da; Her an’ım bir soruyu, bir sorunu aşmakla geçmiş. Ne için? Hepsi sadece bir cevap için… Ama o cevap burada değil Saime’m ! O hiç yaşamadı… İşte bu yüzden dünyevi algıya buna ‘imtihan’ diyorlar… O yüzden artık rahatım. Niye biliyor musun?

-Niye sevgilim?

-Çünkü ben karşılaştığım her insan ve her sorun için hep bir ‘cevap’ olmaya çalıştım… Düşünsene; Biri toprağı kazar, domates alır, onu yer ve yaşar. Biri toprağı kazar, onu mermi yapar ve yaşar, ve biri de toprağı kazar, bilgi eker ve o bilgi ağacının meyvesini yer ve yaşar… Her halde biz son sınıfa giriyoruz. İşte o yüzden rahatım pamuk; Çünkü o kapıyı bulduk… Girmeye hazır mısın?

-Hazırım, sevgilim ! Çok hazırım…

Yüzlerinde bir tebessüm vardı. Güneş, tarihin en heybetli mimarilerinin gökyüzüne uzanan minareleri arkasına inmiş, kzıla bürünmüş ağlamaklı bir vedaya hazırlanıyordu. Boğazın sularına düşen ışık hüzmeleri, düdüklerini durmadan çalan vapurların yarattığı dalgalara karışıyordu. Şiirlerin beyaz kanatlı mısraları gibi süzülen martıların çığlıkları, o kalabalığı seyre koyulup  giden insan düşüncelerinin yankılarına dönüşmüştü. Güzel gözlerle bakınca herşey bir tabloya dönüşüyor ve sevginin her yerde kendileri için var olduğunu anlatan bir ahenk içine giriyordu… Saime’ye sarılarak saçlarını kokladı. İçine koskoca bir huzur doldururcasına devam etti…  Saime de ona dönerek dudaklarıyla dudaklarına dokundu. Ona karşılık verdikten sonra konuşmaya devam etti:

-Yaşadıklarımıza bak. Garip gelecek çünkü yaşadıklarımın tümü  birer sıkıntı gibi görünse de, kendime şaşırmadan edemiyorum. Çünkü hepsi bana garip bir haz verdi. Hayatı sadece izlemekle, içinde olup yaşamak arasındaki fark bu olmalı. Bazen öyle garip hisler içine giriyorum ki, bilemezsin. Hani şu ‘intihar’ edenler…

-Evet ?

-İçlerinde bambaşka bir umut taşıyarak bunu yaptıklarını düşünüyorum. Çünkü düşünce, bir çıkış bulamadığı anda kendine bir cevap aramaya başlıyor. O cevabın da bambaşka bir boyutta olduğunu hayal ederek bunu yapıyor. Yani ben kimsenin, ‘artık’ bu hayatın bir anlamı yok diye gittiğini düşünmek istemiyorum. Düşünceler o kadar yoğun bir noktaya geliyor ki; O yoğunluk ister istemez insanı başka bir boyuta çağırıyor sanki…

-Bunun şu anla ne ilgisi var, tam anlamadım.

-Sanırım biz de seninle intihar ettik. Biraz önce Saime’m… Biraz önce o masada söylediğimiz şeyler biraz böyleydi. Gizlilikler ve karmaşa yerine bambaşka bir boyuta elele atladık… İçimde öyle rahat bir esinti var ki; Sanki yıllardır başıboş ve bilinçsizce aradığım herşey, hiç beklemediğim bir anda beni bulmuş gibi…’Saba’ gibi…

-Açık konuşabilir miyim?

-Ne demek, tabii ki!

-Neriman hanımın sofrasında bir an elimden kayıp gidiyorsun sandım. Sensizleştim. Korktum… Tüm olup bitenin bir parçası olacağını düşündüm. Ne bileyim, öylesine bir korkuydu bu sanki… Ama konuşmaya başladın ya; İşte o an aynı şey bana da oldu. Ama biraz değişik… Kızacaksın belki ama…

-Söyler misin lutfen pamuk!

-Senin de artık eğrisi doğrusu kalmamış bu dünya haline benim gözlerimle baktığını anladım. Yani onları hiç görmediğini…

Güneş iyice inmişti. Hallerini hiç bozmadan seyre koyuldular. Aydınlık yerini kıpırdaşan ampüllerin verdiği cılız aydınlığa devrederken hemen önlerinde duran iskele babasının üzerine bir karga kondu. O anda dikkatini birşey çekti. Karganın ağzında birşey vardı. Cama doğru eğilerek dikkatlice baktı ama anlayamadı. Karga ağzındaki şeyi yere bıraktı ve geldiğinin tam ters yönüne doğru havalanarak gözden kayboldu. Aceleci hareketlerle koltuk değneklerini aldı ve yaralı bacaklarını zorla da olsa dışarı çıkartarak arabadan indi. Karga’nın durduğu yere doğru gitti ve ağzından bıraktığı şeyi aradı. O anda gözleri faltaşı gibi açıldı. Sadir beyin ilk verdiği tepki gibi ‘Bismillah’ diyerek, zor da olsa eğildi ve onu yerden aldı. Bu son derece sade ve eskimiş bir sıkma kehribar tesbihden başka birşey değildi. Islanmış tesbihi önce kazağında sildi ve bir kaç kez çekip gülümsedi. ‘İşte bu bir cevap… diyerek cebine koydu…

Ağır aksak adımlarla Saime’nin yanına giderken yüksek bir sesle tekrar güldü ve şaşkın bir şekilde neler olduğunu anlamaya çalışan Saime’ye;

-Aşkların en güzeli. İşte yeni bir hayatın, yeni adımları. Kim derdi, yürümeyi bile yeniden öğreneceksin diye…! Bak karga bize ne getirmiş !

SON !

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: