CAVİDAN 1.Bölüm Argün ALBAYRAK

Mart 1529, Arcachon bölgesi, Françe Toprakları

Gökyüzü, üstünde kaldıramayacağı bir ağırlıkla iyice yere yaklaşmış, ağır ağır ilerliyordu. Ortalığı kesik kesik aydınlatan şimşeklerden, kuvvetli bir yağmurun ona doğru geldiğini hissetti… Daracık toprak yolun hemen aşağısında ve neredeyse tepenin ucuna kadar yükselen dalgalar olduğunu biliyor ve oraya bakmadan yürümeye çalışıyordu. Bir ara durdu. Ellerini dizlerinin arasına alıp, yarım kalan nefesler alıp vermeye başladı.  Gözlerini, şimşeklerin aydınlattığı o sisle örülü duvara, sinirli ve umutsuzca dikmiş,  durduğu yeri  anlamaya çalışıyordu. ‘Birazcık oturabilsem’ diye düşündü. Hemen altında duran toprak bile bembeyaz bulutlarla örtülü gibiydi. Vücudunu kaldırmaya çalışsa da, bir yaprak gibi savruldu ve yere düştü. Birbirine giren dalgaların ve hırslı şimşeklerin gürültüleri kulaklarında yankılanıyordu.

Gözleri kör edecek bir şimşek, tam da o sırada patladı… Gürültünün etkisiyle vücudu irkiliyordu. Tanrının bu inanılmaz gösterisi, onun uykuya dalmaya çalıştığı sırada başlamış, azgın dalgalara, sert yağmurlar eşlik ediyor, su adeta yeryüzünü dövüyordu. Durmadan çakan şimşekler bembeyaz yüzünü aydınlatıyor, gözleri titriyor, ama açılamıyordu.

Bir süre sonra, gürültüler yerini sanki uykuya çekilen tanrının yumuşak nefesi gibi esen sakin bir rüzgara bıraktı. Denizin uçsuz bucaksık maviliği gözyüzüyle birleşmişti. Sanki Tanrı da yorgun düşmüş ve gözlerini adeta yavaş yavaş kapatıyordu. Çok hissedilmese de, güneşin kızıla çalan vedası, yüzüne bir renk getirmişti. Yapraklar, denizin dalgaları gibi tek yöne doğru süzülüyor, dereye dönüşen toprak yoldan akan sular sakinleşiyordu. Derin bir nefes alarak vücudunu kaldırmaya çalışsa da, ağzına dolan suyla birlikte öksürmeye başladı. İrkildi. Etrafına bakındı. Bir türlü nerede olduğunu anlayamıyordu. Her yer o kadar tek düze ve insansızdı ki… ‘Gerçekten yalnızlık bu mu’ diye düşündü. İnsana dair hiç bir işaret yoktu… Tek tük ağaçların arkasında sonsuzluğa uzanan siyah gri dağlar arka arkaya dizilmiş, tüm çıplaklığıyla sanki onu hiç bitmeyecek bir savaşa çağırır gibiydi. Tekrar ve heyecanla arkasına doğru baktı. Geldiği incecik yol az ötede bir çizgiye dönüşüyor ve kayboluyordu. Nereden gelmişti? Bu ne için olduğunu bile bilemediği koşturmaca nerede başlamıştı. O yol nereden geliyor, nereye gidiyordu. Gözleri doldu. Vücudunun korkuyla ürperdiğini hissetti ve elleriyle kendisine sarıldı. Ağlamıyordu ama gözlerinden akan yaşları da tutamıyordu.

Ayağa kalktı ve ağır adımlarla yoluna devam etti. Hava biraz olsun ısınmış ve sırılsıklam elbiseleri az da olsa kurumaya başlamıştı. Ayak parmakları havada, sanki toprak zemine temas etmek istemezcesine kücük adımlar atıyor, her adımda yüzü acıyla şekil alıyordu. Adımları hızlandıkça yüzünde gittikçe hırslanan ama masumane bir bakış oluştu. Nefesi iyice sıklaşmış, neredeyse koşar bir hale gelmişti. Nereye doğru gittiğini bilmeden saatlerce yürüdü. Tek istediği nerede olduğunu ona anlatabilecek küçücük bir işaretti… bir köpek, insandan kaçmayan bir kuş, dikili bir meyve ağacı, hatta bir kumaş parçası bile olabilirdi… yeter ki ona yön verecek, rahat nefes aldıracak bir işaret olabilseydi buralarda. Her adımda tekrar tekrar soruyor, hep aynı cevabı ararcasına ilerliyordu… Hava yine ağırlaşmış, sivri uçlu dağların üzerine yine aynı ürkütücü bulutlar inmişti. Her birinin içinde anlamlar yüklenebilecek şekiller oluşuyor, durmadan değişiyor ve daha yoğun bir hal alıyordu.

Atlantik sahili, Arcachon-Mestras  yerleşiği-Şubat 1529

Hava kararmaya başladığında, altına odunların atılmaya başlandığı siyaha çalan dev tavalardan burunlara hoş gelen doğal tereyağının kokusu yükselmeye başlamıştı. Evlerin arka bahçelerinden ve kimsenin o an için görmediği şişelerin şangırtıları, birbirine seslenen insanların seslerine karışıyor henüz sokaklara taşmamış bir heyecanın ilk sesleri yoğunlaşıyordu. Yaşı artık seksenlere gelen Algernon yıllarca Arcachon’da istridye ve şarapçılıkla geçinmiş, Fransanın onurlu tarihine sadık, asabi ama hassas ruhlu bir ihtiyardı. Tek oğlu Yvonna’nın annesi ile sırf ismi ‘Jeanne’ diye evlenmiş-Yvonna’nın bu isim ile kutsandığına tüm kalbiyle inansa da; onun, aklı beş karış havada bir çobandan başka bir şey olamadığını görmekten bir hayli sıkılıyordu. Jeanne ile aralarındaki tek kavga, Yvonna’nın sorumsuz ve boş heyecanlar peşinde koşan bir hayalperest olup olmadığı konusu idi.

Algernon, bahçede iyiden iyiye kızarmaya başlayan tereyağının kokusunu alıyor ve istridyeleri daha bir hızlı yıkamaya çalışıyordu. Bir gözü şaraplarda, diğer bir gözü de hala eve dönmeyen Yvonna’da idi! Bunlar yetmiyormuş gibi, durmadan yağı iyice kızartması için Jeanne’a bağırıyordu. Jeanne bu gibi anlarda gerçek ‘Jeanne D’arc’ olup, kılıcıyla şu huysuz ihtiyarın boynunu uçurmayı hayal eder, sonra da kendi kendine gülerdi.

Hava iyice kararmıştı Mestras köyünün hemen her evinde büyük mumlar yakılmıştı. Serin rüzgara rağmen herkes bahçelerinde oturmuş; şarap, çeşit çeşit meyveler ve istridyelerle donanmış masalarında kah laf yarışına giriyor, kah gökgürültüsünü andıran kahkahalar atıyorlardı. Sanki evler arasında bir mutluluk yarışı var gibiydi. Algernon ve Jeanne’ın evinde ise kahkaha dışında her şey vardı. Karı koca ellerini alınlarına dayayarak, Tanrının onlara gönderdiği bu güzel yiyecekler ve huzur içinde yemeklerini yiyebildikleri bu ülke için dua ettiler. Algrenon kadehini bahçedeki akasya ağacının yüksek dalında sallanan Krallık bayrağına kaldırdı ve sinirle başını köye gelen yola çevirdi. Mıymıntı Yvonna ‘nın gölgesi bile yoktu. Homurdanak şarabından bir yudum aldı ve Jeanne’ın başlamasıyla birlikte, gülümseyerek istridyelerini tek tek kırmaya başladı.

Şiddetini biraz daha artan rüzgarda cılız mumları sallıyor, hava gittikçe soğuyordu. Algernon ayağa kalkarak masanın hemen yanında duran dolabı açtı. Yaşlı elleriyle keçi yününden itinayla örülmüş bir hayli eski şalı aldı ve ağır adımlarla Jeanne’ın yanına gelerek omuzlarının üstüne bırakıverdi. Jeanne elleriyle önünü sıkı sıkı kapatırken başını kaldırıp Algernon’a baktı… Bir süre öylece durdular. Sonra Jeanne, uzun süren bu sessizliği şen bir kahkahayla bozdu. Algernon şaraptan biraz ısınmış ve rahatlamış bir biçimde ona eşlik etti. Uzun yıllar süren evliliklerinin onlara kazandırdığı en önemli şeylerden biri de buydu. Konuşmadan ne olduğunu ve birbirlerine ne söylemek istediklerini anında anlayabiliyorlardı.

Hava gittikçe soğudu… Yvonna hala gelmemişti. Şarap ve soğuktan uyuşmuş dudaklarını ilk kez araladı Jeanne:

-O  hikayeyi tekrar anlat Koca adam. Yoksa uykumuz gelecek ve Yvonna geldiğinde ona hesap soramayacaksın.

Algernon olduğu yerde dikildi ve gururlu bir biçimde :

-Bu bir hikaye değil, gerçeğin bizzat kendisidir Jeanne.

-Anladım, özür dilerim.

-Hah şimdi oldu.

Jeanne şalına sarınarak Algernonu dinlemeye başladı:

– Bundan çok yıllar önce sararmış suratlı kaba İngiliz şovalyeleri topraklarımıza geldiklerinde, Fransanın köyleri bugünden bile çok fakirmiş… Erkekler bir iş yapamamaktan, durmadan şarap içer uyur, kadınları çocuklarını doyurabilmek için asma yapraklarının içine haşlanmış buğday koyar yedirirmiş. Süt ve peynirleri bitmesin diye hayvanlarını da kesip yiyemezlermiş. Hayvan sahibi olabilmek için de, uzak köylere gitmek ve zaman zaman da çalmak zorunda kalırlarmış. Bu, zamanla o kadar artmış ki, köyler arasında kanlı  kavgalara dahi sebep olmuş. Bunu bilen  İngilizlerin deniz yoluyla, San Sebastian’a hayvan yüklü gemilerle gidip, oradan Fransa’ya geçerek bazı köylülere Krala karşı ayaklanmaları için bolca koyun, keçi ve inek verdikleri bilinen bir gerçektir… Aynı dönemde başgösteren gayr ı ahlaki hal ve davranışlar üzerinden ticaret yapmalar, eğlenceler ve fuhuş da, krallığın üstüne kabus gibi çökmüştü.  Bu artan kargaşa karşısında kraliyetin de hiç birşey yapmadığını biliyoruz. İşte her ne olduysa o zaman olmuş. Bir gün kulaktan kulağa, köyden köye ve şehirden diğer şehirlere kadar uzanan bir söylenti başlamış. Söylentiye göre, Kralın kızı, babasının bu duyarsızlığına dayanamayarak gerçek Fransa’nın içinde yaşamaya karar vermiş ve Château de Versailles’den kaçarak Fransız köylülerinin arasına karışmış… O güne kadar hiç bir şekilde Kral veya Kraliyet soyundan kimse ile karşılaşmayan köylüleri çok büyük bir heyecan almış. Prensesin her an köylerine, hatta evlerine gelebileceği düşüncesi onları hemen harekete geçirmiş. Hemen her köyde evler temizleniyor, sarhoş erkekler traşlarını oluyor, çocuklara kalan kumaşlardan giysiler dikiliyor, kiliseler tekrar onarılıyormuş. Bununla da kalmamış.

Köyün erkekleri bir araya geliyor ve köyün gereken yerlerini onarmak, şarap üretmek ve yolları diğer köylere kadar uzatabilmek için fikir alışverişlerinde bulunuyorlarmış. Bu dedikodu anlayacağın Jeanne, herkesi bir anda değiştirmiş. Kadınlar kendi aralarında Prensesin neye benzediği konusunda birbirleriyle sesli tartışmalara giriyor, herkes kendisine benzediğine dair teoriler ortaya atıyormuş. Tabi en önemlisi de köylerin henüz büyüme çağında olan delikanlıları… Onlar tahtalardan yaptıkları kılıçlarıyla kavgalar ediyor, güreşe tutuşuyor, oralarını buralarını yaralıyorlarmış. Hepsinin de hırsı, prensesin kendisini beğeneceği ve eş olarak kabul edeceği duygusuymuş.

Gel zaman git zaman dedikodular artmaya-Prenses Blois’de-Prenses ‘Le Creusot’ta gibi haberler gelmeye başlamış.

Algernon son şişeden biraz daha şarap alarak kuruyan ağzında gezdirdi. Jean dikkatle onu dinliyor, üşüyen vücudunu saran şalın içinde daha da küçülüyordu.. Algernon rüzgarın artmasıyla başlayan yağmurun içeri girmemesi için mutfak penceresini kapattı. Bir süre dışarıdaki yola endişeli biçimde baktı. Yvonna hala yoktu ortalıkta. Arkasını döndü ve yalpalayarak bir adım attı ve devam etti :

-Bu gelen haberler tüm köyleri ve köylüleri her gün daha da çok çalıştırıyormuş. Önceleri elleriyle yedikleri yemeklerini, ortadan böldükleri ekmekleri şimdi çatal bıçak kullanarak yiyor, masaya birlikte oturuyorlarmış. Babalar ve oğulları sabahın ilk ışıklarıyla çıkıyor ve çalışmaya başlıyorlarmış. Kadınlar ise evlerinde Prensesin beğenebileceği farklı yemekler yapmayı deniyor ve birbirlerine denetiyorlarmış. Gel zaman git zaman İngiliz sülüklerinin saldırıları artmış ve Paris düşmüş. İşte tam o sırada aynı anda ve tüm Fransada akıl almaz bir dedikodu ortalığı kasup kavurmaya başlamış. Prensesin Meuse’de görüldüğü ve bu kücük kızın Tanrı ile konustuğu-Tanrı’nın da ona Fransayı kurtarma görevi vererek kutsal kılıcını yere indirdiği söyleniyormuş. Tüm Fransa gözünü, Fransa’nın kurtarıcısı, Tanrı’nın kızı, adı Jeanne olan bu kıza dikmiş. Sadece Arcachon’lular, Jean’ın ‘o’ prenses olmadığını, tam aksine Jeanne’ın gerçekten Meuse doğumlu bir çiftçinin kızı olduğunu düşünüyor, Gerçek Prensesin hala Fransa’nın köylerini tek tek dolaştığını ve bir gün gelip Arcachon’a yerleşeceğine inanıyorlarmış. Arcachon’lular bu yüzden her gün daha çok çalışarak evlerini, yollarını güzelleştiriyor, prensese mahçup olmamak için tüm genç erkekler orduya yazılıyormuş. Bu hiç ara vermeden böyle devam etmiş. Gel zaman git zaman Arcachon Fransa’nın en iyi istridyesinin, balığının yapıldığı, yolları tertemiz, evleri görkemli, görgülü ve gerçek fransızların soylu kasabalarından birine dönüşmüş. Meçhul prenses kayıp yollarda ilerlerken Fransa dünyanın en bakımlı, en düzenli ve en lezzetli yemek ve şaraplarının diyarı haline gelmiş, jean sayesinde de ingilizlerin popolarına kılıçlarını saplamaya nihayet başlayabilmiş. İşte Fransa’nın gerçek tarihini ve eşsiz kültürünü inşa eden bu meçhul prensesdir. Hala kiliselerin sessiz dualarında onun gelmesi için dualar edilir. Geleceğine inanılır. Çünkü o Jean gibi yakılarak yok edilemedi. Bugünün saray soytarıları bile hala onun korkusuyla yaşar ve yaşlanmayan bir güzellik içinde hala yaşamını sürdürmektedir. Ve Jeanne… ben de buna inanıyorum.

-Ben de koca adam..ben de. Dedi Jeanne.

-Yvonna…Yvonna…hangi hayallerin deligine girdin yine sümsük…

diyerek hayıflandı Algernon. Tedirgin gözlerle karanlığı süzdü.

Yağmur o kadar şiddetlenmişti ki, köyden iyice uzaklaşan Yvonna, keçilerini bir arada tutmaya zorlanıyor, onları kendisinin de saklanabileceği, ağaçlarla örtülü kaya dibine çekmeye çalışıyordu. En sevmediği mevsim buydu. Hem tertemiz elbislerini mahvediyor hem de her sabah özenerek taradığı saçlarını şu aptal keçilere çeviriyordu… Yağmurdan sırılsıklam olmuş ortalıkta koşuşturuyor, bir yandan keçilerine küfrediyor, bir yandan da tanrı’dan özürler diliyordu. Havada savurduğu ince sopasıyla direktifler veriyor ama bir türlü söz geçiremiyordu… Her gökgürültüsüyle ortalık aydınlanıyor ve toplamaya çalıştığı keçiler tekrar kaçışıyordu. Yvonna bir hışımla keçilere doğru atıldı ve ayağı kayarak tam da cebinde duran şarap şisesinin üstüne düştü. Ağır bir acıyla irkilerek o noktaya baktı. Şişe kırılmış ve böbreğinin tam üstünde derin bir kesik açmış gibiydi. Adeta fışkıran kanı görünce büyük bir korkuyla irkildi ve insanüstü bir sesle bağırmaya başladı…Kanı elleriyle tutmaya çalışıyor ama tutamıyordu. Birden kan azaldı. Boşluğa damla damla düşmeye başladı ve kesildi. Yvonna daha dikkatli baktı. Acı falan yoktu. Akan kan değil, şarabın ta kendisiydi. Biraz mutluluktan, biraz da düştüğü komik durumu düşünerek kahkahayı bastı. Öylesine kuvvetli bağırıyorduki, keçiler bile yağmuru unutmuş, şaşkın bakışlarla onu seyrediyorlardı.

Yvonna mutluluktan daireler çiziyor, ellerini gökyüzüne uzatarak tanrıyla onu öldüremediği için dalga geçiyordu… Yvonna’nın gökyüzüyle yarışan kahkahaları çok uzaklarda yankılandı…

Bu gökgürültülerinin arasından gelen insani seslere bir an anlam veremedi. Yağmur tekrar başlamış ve şiddetini artırıyordu. Karanlığı da hesaba katarak ve ilerleyemeyeceğini anlasa da, o sesleri daha yakından ayırt etmesi gerekiyordu. ‘Ya bir insana aitse o sesler’ diye düşündü. Tekrar kuvvetini toparlayıp yürümeye devam etti. İki büklüm olmuş vücudunu kendine siper ederek ilerledi. Şimşeklerin bir anlık ışıklarıyla etrafa bakınıyor, ağaçlar dışında hareket eden küçücükte olsa birşeyler arıyordu. Artık emindi -bu ses- mutlaka bir insana ait olmalıydı. Artık o kadar hızlanmıştı ki, takip ettiği incecik toprak yolu unutmuş ve onun dışına, bambaşka bir yöne doğru koşar olmuştu. Bir an duraladı. Sesi dinleyip yönüne tekrar karar vermeliydi çünkü bu her ne ise hareket eden birşeydi. Etrafına bakındı ama karanlık ona bir adımlık ışık bile vermiyordu. Sadece içinde garip bir hisle ilerliyor ve seslerin daha da belirginleşmesi için dua ediyordu. O an minik bir tepede olduğunu farketti ve bir süre burada durmaya karar verdi. Yağmurdan yorulan bedeni şimdi bir ışık daha ister olmuştu. ‘Bir tane daha, yolumu bulmam için bir tanecik daha’ diye yalvarmaya başladı sessizce. Tanrı çok geçmeden ona cevap verdi. Bir an için denizin sonsuz karanlığında kabaran denizi gördü. Umutsuzca diz çöktü ve ağlamaya başladı. Çünkü görmek istediği bir sahil değil, sadece insandı. İhtiyacı olan tek şey ona yol gösterebilecek bir insan olabilirdi. Olduğu yerde kalakaldığı sırada yine aynı bağırtıyla irkildi. Ama bu sefer ses biraz daha farklıydı… daha yakın ama anlayamadığı bir kaç karmaşık sesten oluşuyordu. ‘Hayal görüyorum’ diye düşünse de, kendini toparladı ve karanlığın içinde koşmaya başladı. Ayakları artık onu taşıyamayacak kadar yaralı ve yorgundu…  Tüm bunlara dayanamayarak bir kaç adım daha attı ve yüzüstü çamurun içine boylu boyunca düştü… ağzı çamurla adeta bir olmuş, hıçkırarak ağlıyor, kendince çığlıklar atıyordu… Çığlığının da etkisiyle, kulakları kesik kesik çınlamaya başlamış, o çınlamalar gittikçe daha da belirgin ve çok yakından gelen çıngırak sesleri gibi kulağını tırmalamaya başlamıştı… Dirseğiyle yüzünü silerek kafasını kaldırdı. O sırada şimşeğin etkisiyle aydınlığın tam ortasında duran bembeyaz keçiyi gördü. Keçi anlamsızca ve kaybolmuş gibi bakınıyordu… Bir süre öylece keçiyi seyretti, yorgunluktan hiç hareket etmeyen dudaklarında hafifte olsa bir tebessüm belirdi. Tam o sırada birinin ıslıklarını duydu. Kafasını kaldırdı, burnunu sildi… bir karaltı ona doğru yaklaşıyordu… Lütfen… diyerek elini kaldırdığı anda vücudu tekrar bir yaprak gibi yere yığıldı.

Yvonna ıslıklar çalarak ilerliyor, kaybolan keçiyi ve yiyeceği zılgıltı düşünerek geceye lanet okuyordu… Yağmur artık yağmıyor, adeta boşalıyordu. Yüzüne düşen her damla ona büyük acı veriyordu. O da bir anlık aydınlık için dua ediyor, sonra da basıyordu küfrü… kafasını kaldırdığı bir anda, iki ayrı beyazlık gördü. Birinin keçisi olduğuna emindi ama diğer keçi niye yerde yatıyordu… ölmüş müydü :

-Aman tanrım, ne yaptın tanrım bana sen….ne yaptın… kes şu yağmurunu…kes ! diyerek oraya doğru koşmaya başladı. Bir eliyle keçisini tuttu ve boynundaki çıngıraktan yakalayıp, sürükleyerek yerde yatan diğer keçiye doğru ilerledi. Anlayamıyordu. Yanına geldi ve diz çöktü… Karanlıkta elini ona doğru uzattı. Dokunur dokunmazda geriye doğru irkildi:

-Aman tanrım keçim elbise giymiş… tanrım ne yapıyorsun sen… bu ne demek oluyor tanrım, çıldırıyorum… diye bağırdı. Tam o sırada ‘lütfen…’ diye bir ses duydu….

-Bu…bu…bu keçi konuşuy…. der demez Yvonna’nın bedeni boş bir çuval gibi yere yığıldı….

Yağmur bir süre daha devam etti. Koskoca karanlıkta gözleri kapalı öylece baygın uyudular. Bulutlar yavaş yavaş dağıldı, gün mavileşmeye ve sahillerin ardında saklanan güneş ortalığı kan kırmızı yaparcasına kendini göstermeye başladı… İkisi de bir o yana bir bu yana dönüyor, biraz rahatlamış ama yine de yorgun bedenlerini dinlendiriyorlardı. O sırada Yvonna gözlerini açarak ayağa fırladı… arkasına baktı. Keçileri yoktu… Gürültülü bir çığlık kopardı ve o anda tam karşısında ağlamaklı olmuş, karanlıkta bile parlayan simsiyah gözlerle ona bakan, bembeyaz kıyafetleri kan ve çamur içinde, esmer saçlı bir kız duruyordu. Bir kaç adım geri attı… Keçi bir kadına mı dönüşmüştü?… bu ne olabilirdi?… Tanrım ne yaptın… ne yaptın tanrım… diyerek kıza yaklaştı. Gözlerini gözlerine dikti. O da Yvonnaya bakıyordu. İkisi de birbirine, hayatlarında ilk defa insan görmüş gibi, ve ürkekçe bakıyorlardı…

Yvonna elini yavaşça ve korkarak uzattı… o da tedirgin bir biçimde Yvonna’yı izliyordu. Bir anda ayağa fırladı ve Yvonna’yı itti. Sırtüstü yere yuvarlanan çocuğun boynuna sertçe bastırarak kalkmasını engelledi. Kız hiddetle bağırdı:

-Kimsin sen….

-Asıl sen kimsin… Keçilerim nerde… Keçilerim… Keçilerim

-Ne… ?

-Evet…Tanrım ne yaptın… Ne yaptın keçime?

Kız bir anda rahatlamış ve saf bir deliyle karşılaştığını anlayarak gülmeye başlamıştı. Yvonna bunu farkederek kıza döndü ve;

-Böyle kötü bir olay karşısında niye gülüyorsun?

-Özür dilerim… diyerek kıkırdamaya devam etti kız!

-Siz kimsiniz bayan…nereden gelirsiniz, geldiğiniz yer asil fransız köylülerini aşağılamayı seviyor galiba. Dedi ve duraksadı… Gözleri fal taşı gibi açıldı Yvonna’nın… korkuyla irkildi. Bunu ancak saraylılar yapabilirdi. Ancak saraylı asilzade kılıklı soytarılar, fransız köylülerini aşağılar diye düşündü ve o anda gözleri daha da açıldı. Babasının anlattığı ‘kayıp prenses’ hikayesi aklına geldi…

-Bu… O… yani siz …kayıp  prensessiniz, dedi!

-Kayboldum… dedi kız, şaşkın bir şekilde. O anda Yvonna’nın gözlerini bembeyaz bulutlar kapladı ve yine yere yığıldı.

-evet ama… diye tamamlamaya çalışsada, Yvonna onu duyamıyordu. Heyecanla karışık yaşadığı şok, ani bir baygınlığa sebep olmuştu. Yvonna’nın yanına yaklaştı ve diz çöktü. Yvonna keskin hatlı, elmacık kemiklerinin üstünde tek tük sivilceleri olan, sarı dağınık saçlı ve masum bakışlı bir gençti. Gece boyunca süren boğuşma onu da yorgun düşürmüştü ve gözlerinin altı neredeyse simsiyah olmuştu. Bir süre o masum suratı inceledi. İşte önünde yatan, kanlı canlı ama biraz ürkek bir insanoğluydu. Mutluluk içinde onu uyandırmaya çalıştı.

Jeanne, sabahın ilk ışıklarıyla uyanmış, son derece tedirgin bir biçimde evin etrafında dolaşıyordu. Algernon uyanmadan, Yvonna ve keçilerin eve dönmesi için bir yandan tanrıya yakarıyor bir yandan da çalışıyor gibi görünüp, endişe içinde olduğunu hissettirmemek için istridye sepetlerinin deliklerini örmeye çalışıyordu. Mestras’da artık tek tük sokağa düşen insanların sesleri duyulmaya başlamıştı. Hemen ilerdeki evde oturan dul komşusu, ‘günaydın jeanne’ diye seslendi. Jeanne baş parmağıyla sus dercesine işaret etti sonra kısık bir sesle ‘günaydın’ diye karşılık verdi. Meraklı kadın Jeanne’ın yanına sokularak, ‘ne oldu jeanne, neyin var’ diye sordu. Jeanne:

-Yvonna…Yvonna’nı görmüş olabilir misin ?

-Hayır…

-Dün geceden beri bekliyoruz… Keçilerle birlikte yok oldu… Hala dönmedi.

Kadın sanki dünyanın sonu gelmişcesine bir çığlık patlattı ve

– Zavallı Yvonna… kimbilir neler oldu ona diye haykırdı.

Gürültüyle ve bir anda uykusundan kaçar gibi zıpladı Algernon. Üstüne başına aldırmadan bahçeye fırladı ve köpürerek bağırdı:

-Neler oluyor jeanne…ne diye bağırıyor bu erkek eskiten!

-Yok…yok… Yvonna yok koca adam! dedi jeanne ona dönerek.

Algernon bir anda dondu… yüzü bembeyaz kesildi. Yvonna biraz sorumsuzdu ama hiç bir gece eve gelmemezlik etmemişti. Sinirle karışık tuhaf bir duygu kapladı içini. Nefesi daraldı… zorlanarak:

-Jeanne… Tanrı aşkına bu olabilir mi!… O birinde kalmıştır… ama kalmaz ki, kendi yatağından başka bi yerde uyuyamaz ki o…

-Dur Koca adam. Yorma kendini, otur şöyle…

Algernon hırsla dolaşıp, söyleniyordu… Her ne kadar kızsa da, asıl korkusu cok sevdiği Yvonna’nın başına bir şey gelmiş olmasıydı… ellerini ovuşturuyor, anlamsızca gözlerini kırpıştırıyor ve arada korku dolu gözlerle biricik Jeanne’ına bakıyordu. O sert mizaçlı, koskoca şovalyeleri andıran Algernon gitmiş, yerine korku içinde titreyen nereye kaçacağını bilmeyen bir adam gelmişti sanki. Dul kadın sinirle Algernon’a döndü ve:

-Ben eskitmedim onu ! o bıraktı gitti beni… o şıfrıntı olmasaydı… diyerek hıçkırıklara boğuldu ve oradan uzaklaştı.

Jeanne ve Algernon bir süre başbaşa ve sessizlik içinde öylece durdular. İkisi de çaresizce birbirlerine baktı. Konu Yvonna’dı ve ilk defa o konu da kavga etmiyorlardı… Jeanne sessizce ağlamaya başladı.

Bu sırada Yvonna yavaşça kendine geliyordu… gözlerini kısıp yanıbaşında flu olarak beliren prensese baktı ve:

-Sizsiniz… gerçekten de sizsiniz. Tam da babamın anlattığı gibisiniz…

kelimeler ağzında yarım kalıyor. Heyecandan durmadan yutkunuyordu.

-Sizi ben buldum prenses… dedi ve ani bir hareketle havaya zıpladı… Etrafa koşuşturmaya, bağırarak keçilerine seslenmeye başladı:

-Keçilerim…keçilerim ! Kaçmayın lütfen, gelin… prensesi buldunuz. Onu siz buldunuz…Keçilerim benim asil keçilerim….

Kız dikkatle ama biraz da tedirgin Yvonna’nı izledi ve, ‘Gerçekten te keçilerini kaçırmış olmalı’ diye düşündü… Yvonna’nın içtenliği hoşuna gitmişti. Kendi halindeydi ve biraz da deliydi. Onun yüzünü asıl gülümseten gerçekten de yanında bir insanın olmasıydı. Bu insan mutlaka bir yerde yaşıyor olmalıydı. Yvonna ortalıkta biraz daha koşturduktan sonra heyecanla haykırdı:

-Keçilerim…işte oradalar… dedi ve bir zıpkın gibi fırlayarak koşmaya başladı.

Yvonna’nın koştuğunu görünce, o da arkasından koşmaya başladı. Nefes nefese kalmışlardı ama Yvonna keçilerini yakalamanın gururuyla ona doğru  döndü ve gururla:

-Bunu başardım… bunu gerçekten başardım. Keçilerimin hepsi sağ ve yanımda. Bu savaşı biz kazandık prenses..biz… ha! Tabiki sen prenses… Babam buna inanamayacak… Annem hiç inanamayacak… Ah Prenses… seni ben buldum…ben… Yvonnaa… Koca Yvonna… diyerek dansetti.

Kız şaşkın:

-Ama … Yvonna…Yvonna değil mi adın?

-Evet Prenses… Ben Algernon’un oğlu Koca Yvonna! Diye karşılık verdi göğsünü kabartarak.

-Yvonna ama ben bir prenses değilim. dedi.

-Ne…Peki kimsin o zaman söylesene! Dedi Yvonna biraz sinirli bir biçimde.

-Ben… bilmiyorum Yvonna…gerçekten bilmiyorum! Son Bloisteydim…sanırım ordaydım…

-Blois… hikayede Blois var… evet var… Prenses. Yorgun olmalısın. Gidelim. Annem sana hizmet etmekten onur duyacaktır. Dinlenince anlatırsın bütün hikayeni… Hatırlayamazsan da babam Algernon sana anlatır…

Yvonna, bir soylu asil edasıyla kolunu kıza uzattı ve kol kola birlikte yürümeye başladılar. Ona kasabasının neredeyse yüz yıldır kendisini beklediğini anlatıyor ve Mestras erkeklerinin hayallerini nasıl da süslediğini sıkça tekrarlayıp gülümsüyordu. Ama önemli olan onlar diildi. Önemli olan Yvonna’nın onu bulmasıydı. Artık Algernon da onun ne mükemmel bir evlat ve ne kadar asil bir fransız şovalyesi olduğunu kabul edecekti. Yvonna’la ikisi kol kola tepenin yamacı boyunca uzanan yeşillikten Mestras’a doğru yürüdüler.

Jeanne, mutfak ocağının başında dalgın gözlerle akşamdan kalan tavaları temizlemeye çalışıyor, meşgul görünürek Algernon’dan uzak durmaya çalışıyordu. Gözleri arada bir kücük penceresine takılıyor, sevgili Yvonna için endişeli ama umutlu gözlerle seyrediyordu köy yolunu. ‘ilk defa böyle birşey oluyor’ diye düşündü. Ne kadar meşgul kalmaya çalışsa da kafasından geçen felaket senaryolarını durduramıyor, elleri birbirine karışıyordu. Algernon bunu farketti ve  yanına gelerek:

-Jeanne. Merak içindesin Jeanne ama şunu bil ki; Tanrı bu saf yürekli sümsüklere, kimseye bahşetmediği şansı vermiştir. Bu da Yvonna’nın ta kendisidir.

Bir anda içlerinde kalan korkuyu ve biraz da o hiç eksik olmayan mutlulukla, bastılar kahkahayı. Birbirlerine sarılarak öylece kalakaldılar. Jeanne, Algernon’nun böyle davranabilmesine şaşırsa da, onun da en az kendisi kadar tedirgin olduğunu biliyordu. ‘Ah Koca adam’ diye geçirdi içinden. Her zaman kendisini koruyan bu adama daha sıkıca sarıldı.

Sessiz yürüyüş devam ediyordu. Yvonna’nın yüzü gerilip kalmış, devamlı gülümseyen o ifadesi sanki hiç gitmeyecekmiş gibiydi. Arada bir ıslıkla şarkılar mırıldanıyor, prenses’le yan yan ve insana sıcak gelen gülücükler atıyordu. Keçiler önde birbiriyle çarpışarak yürüyor, arada bir durup otlamaya devam ediyolardı.

-Biliyor musun Prenses… Benim keçilerim hep dolaşarak otlar. Hiç bir zaman aynı yerde durup aptal aptal önlerinde olanı yemezler. Hep en güzel çimenleri bulmak için uğraşan, asil keçilerdir onlar. Bu meziyetleri sayesinde de seni bulabildiler. Tanrı onları kutsasın. Babam Algernon benim bu görüşümle hep alay etse de bunun doğru olduğunu ben biliyorum… ben!

-Yvonna..

.-Buyursunlar.

-Sen hep böyle neşeli misin, yani  hep gülümseyip şarkılar mı söylersin?

-Evet prenses. Bu neşeli olmak demekmi bilmiyorum ama keçilerimle birlikte olduğumda hep böyleyim.

-Peki diğer zamanlarda?

-Diğer zamanlar mı? Diğer zamanlar… Bunu pek anlayamadım prenses…

Yani diğer zamanlarda…keçilerle olmadığın zamanlarda ne yaparsın?

Keçilerim olmadan olmaz prenses, ben onlardan bir saniye bile ayrılamam. Hayır, keçilerim olmadan diye birşey yok.

Prenses gülümseyerek başını önüne eğdi, ayaklarının altındaki çimenleri ezerek ilerlemeye devam etti. Yvonna arada bir kafasını yukarı doğru kaldırıyor, köyün çatılarını görmeye çalışıyordu. Aklından neler geçiyordu kimbilir ama tek bir doğru vardı ki o da; prensesi bulmuş olması idi.

Artık hava iyice aydınlanmıştı. Güneşin sıcaklığı vücudunu sarıyor, gittikçe içinde büyüyen bir heyecan, kalbinin daha hızlı atmasına sebep oluyordu. Tarifsiz bir huzur vardı içinde. Kim olduğunu gerçekten bilmiyordu. Hayatında tanıdığı ilk insan Yvonna’dı sanki. Aklına hiç te kötü şeyler gelmiyordu. Yovanna’nın içtenliğine karşı kuvvetli bir sezgisi vardı. Ayakları hala çok ağrısa da bunu önemsemiyor, sadece yürüdüğü yolu ve biraz da varacağı köyü düşünüyordu.. Birden Yvonna’nın gözleri büyüdü ve kuvvetlice havaya zıpladı.

-Bak prenses bak… işte geldik. İşte Koca Algernon ve müstakbel eşi Jean’ın şatosu…

Prenses heyecanla evi görmeye çalıştı. Uzakta yemyeşil çatılı, ince uzun ağaçların arasında duran evi gördü. Her ikisinin de adımları hızlanmıştı ki, Yvonna bir an durdu. Prensese baktı ve ani bir hareketle onu kolundan tutuverdi.

-Gel prenses. Aklıma birşey geldi.

Prensesi nazikçe çekerek bambaşka bir yöne doğru koşmaya başladı. İleride hayli büyük bir kayaya doğru koştular. Prenses şaşkın, kendini Yvonna’a bırakmıştı. Kayanın dibine geldiler.

-Bu kayanın üstüne otur prenses. Ben eve gidip aileme seni bulduğumu anlatacağım ve evin dışına çıkartıp seni onlara göstereceğim. Buradan çok güzel görüneceksin onlara. Tepenin üstündeki Prenses gibi… evet…eveeeett… bu harika prenses. Buna bayılacaklar.

Prenses kayanın üstüne tırmandı, saçlarını ve elbisesini düzeltip oturdu.

-Nasıl… Oldu mu? Yvonna.

Yvonna, gözleri ona dalmış bir şekilde, prensesi hayranlıkla seyrediyordu. Bir süre cevap veremedi. Sonra yerinden ok gibi fırlayıp çığlıklar atarak eve doğru koşmaya başladı. Keçiler kaçışıyor ve Yvonna’nın arkasından eve doğru ‘me’leyerek koşuyorlardı.

Prenses olanlara tam  da bir anlam veremiyor ama Yvonna’nın bu saf ve içten hallerini düşünerek keyifleniyordu. Tam da Yvonna uzaklaşıp küçücük kalmışken, tedirginlikle arkasına döndü. Geldiği yola baktı ve derin bir iç geçirdi. Daha bir gece öncesine kadar boğuştuğu o kara bulutlar, o kadar uzak görünüyordu ki, artık bana dokunamazlar diye düşündü. Şimdi geçmişte bıraktığı ve hatırlayamadığı, o türlü türlü zorlukların ruhuna verdiği korku ve tedirginliği aklından çıkartamıyordu. Tekrar evin olduğu yere doğru baktı. Yvonna kaybolmuştu.

Algernon dışarıdan kıyamet gibi yükselen kahkahaları ve keçilerin çıngıraklarını duydu. Yvonna’nın bir gece boyunca yok olmasına mı, yoksa attığı kahkahalara mı bilenmez, büyük bir sinirle  dışarı doğru fırladı. Jeanne da arkasından çabuk adımlarla ona yetişmeye çalıştı. Yanyana durup yola doğru baktılar. Önce dağınık ama eksiksiz bir biçimde, kafalarını sallaya sallaya gelen keçiler göründü ve hemen arkasından da Yvonna. Hızla onlara doğru koşuyor, bir yandan da kahkahalar patlatıyordu. Algernon kaşlarını çattı ve gözlerini kısarak Yvonna’ya baktı. Jeanne, bir Algernon’a bir Yvonna’ın koşuşuna bakıyor, içten içe gülümsüyordu. Keçiler, Jeanne ve Algernonun sağından solundan geçişip bahçede salınmaya başladılar. Yvonna terli ve nefes nefese gelerek  annesine sarıldı ve:

-Anne… Anne Adamın, Koca adamın haklı çıktı… Babam haklı anne. dedi. Jeanne gülümseyerek, nerelerde kaldın dercesine:

-Yvonna…Yvonna…dur simdi. Nefes al… dedi

-Baba… Baba… Tanrı var. Dedi… Algernon sinirli ama mutluydu. ona doğru dönüp:

-Anlat be sümsük,  anlatsana… diye çıkıştı.

-Kayıp Prenses hikayesi var ya baba…

-Evet

-O bir hikaye değil…masal değil… O, gerçek…

Algernon’un gözleri büyüdü.. Şaşkınlıkla Jeanne’a döndü ve ‘çocuk iyice delirdi’ dercesine kafasını sağa sola salladı.

-Onu buldum baba… Prenses burada. Dün gece yağmur başlayınca… dediği anda Algernon kuvvetli eliyle çenesini kavradı ve büyük bir gürültüyle patladı:

-Sakin ol yarım akıllı oğlan…sakince anlat…neredeydin?

-Fırtına patladı baba. Tam dönüş yoluna çıkmadan. Keçileri toparlayamadan üstümüze şimşekler patlamaya başladı. Onlar da ortalığa saçıldı. Toparlamaya çalıştım. Yağmur müsade etmedi. Tanrı da müsade etmedi. Saatlerce boğuştum. Tam hepsini topladım dedim ki, bir baktım biri eksik… onu aramaya koyuldum. Biraz sonra ileride iki keçi gördüm. Biri yerde yatıyordu. Koşarak yanlarına gittim. Ama gittiğimde bir baktım ki yerde yatan keçiye bir elbise giydirmişler o anda bir şimsek patladı…

-Jeanne… Jeanne…Bu zavallıyı doğururken çektirdiğim acılar için senden özür dilerim…özür dilerim… diyerek Yvonna’yı itti ve içeri girdi.

Jeanne oğlunun eve dönmüş olmasından öylesine mutluydu ki,onun yanına geldi ve:

-Anlat be çocuk…devam et sen. Ben seni dinliyorum.

-Anne… o anda bayılmışım. Bütün gece yağmurun altında baygın kaldım. Sabah uyandığımda yanımda yatan bembeyaz elbiseli, dünya güzeli ama çok yorgun ve yaralı bir kız vardı. Ona kim olduğunu sordum ama o bilmediğini, hiç bir şey hatırlamadığını, sadece en son Blois’te olduğunu söyledi.

Jeanne’ın gözleri yuvalarından çıkacak gibi oldu ve:

-Eee..Jvonna…sonra!

-O anda hikaye aklıma geldi… ona sen kayıp prenses misin diye sordum. O da ‘Evet’ dedi …’Evet’ dedi… O kayıp prenses…kayıp prensesi buldum anne…

Jeanne etrafına bakındı ve alaysı bir tebessümle:

-İyi de ben buralarda bir prenses göremiyorum Yvonna.

Yvonna gururla parmağını köy yoluna doğru uzattı ve:

-Bak… İşte orada.

Jeanne kafasını kaldırdığı anda, uzakta bir kayanın üzerinde bembeyaz elbisesiyle salınan Prensesi gördü… Gözlerine inanamaştı. Dudakları titreyerek ‘Algernon… Algernon, koca adam…çabuk buraya gel’ diye seslendi. Algernon elinde ağ iğnesi ve eğesiyle yanlarına geldi. İğnesini inceltiyor ve kafasını kaldırmıyordu.

– Ne var Jeanne, ne oldu yoksa sen de… dediği anda kafasını kaldırdı ve kayaların üzerindeki kızı gördü… iğne ve eğesi, elinden ayaklarına doğru boşaldı. Suratı bembeyaz kesildi. Bir iki adım ileri doğru attı… Hiç birşey düşünemiyordu. Bir iki adım daha attı… o kaç adım atarsa, Jeanne ve Yvonna da o kadar adım atıyor, Algernon’u takip ediyorlardı. Algerno’nun kesik adımları, düzenli adımlara adımlara dönüştü. Hepsi birlikte hayranlık ve şaşkınlık içinde Prenses’e doğru yürüyordu.

Algernon’un kafası iyice karışmıştı. Düşünceler aklından o kadar hızlı geçiyordu ki, hiçbirini yakalayamıyor,  hepsi uçuşup yok oluveriyordu. Eliyle balık tutmaya çalışmaktan farksızdı bu. Bir yanda gerçekliğini tüm dostlarına ve ailesine kanıtlamak için uğraştığı ‘kayıp prenses’ masalı, diğer yanda da her ne kadar inanmak istese de, yaşanan gerçekler vardı.

Jeanne her zaman ki basit hayatının ona bahşettiği kısıtlı doğrularla yaşadığı için bunun sadece büyük bir tesadüf olduğunu  biliyor ve kıza doğru ilerliyordu.

Prenses onların yaklaştıklarını gördü ve ellerinden güç alarak ayağa kalktı. Onları şimdi daha net olarak seçebiliyordu. Yaşlı adamın yürüyüşünden, kendinden emin ve görmüş geçirmiş biri olduğunu anladı. Biraz tedirgin olsa da, bu duygudan sıyrıldı ve başını öne eğerek tırmandığı kayadan indi. Yvonna birdenbire ileri doğru fırladı ve prensesin önünde durarak onu Algernon’a ve Jeanne’a takdim etti.

-İstridye kralı Algernon ve eşi Jeanne … sizleri kayıp prensesle tanıştırayım. Dedi. Jeanne dudağını bükerek:

-Artık burada olduğuna göre, kayıp bir prenses olamaz değil mi Yvonna!

-Doğru… Çok doğru… Çünkü ben onu buldum…

Algernon ne düşünebileceğini hala bilemiyor, gözlerini prensese dikmiş ve adeta yaprağı bile kıpırdamayan koca bir ağaç gibi kalakalmıştıi. Kendi sessizliğinin bir anda farkına vardı. Nereye bakacağına karar vermeden:

-Hoşgeldiniz. Sizi çok yorgun görüyorum. Çok uzun bir yoldan geldiniz. Siz..? dedi.

Algernon’nun konuşamadığını anlayan Jeanne, gülümseyerek söz aldı:

-Peki… o zaman öncelikle hep beraber karnımızı doyuralım. Daha sonra bu ilginç hikayeyi bir de sizin ağzınızdan dinleriz. diye tamamladı ve gülümseyerek arkasını döndü. Herkes sessizce ve yavaş adımlarla Jeanne’a eşlik etti. Eve kadar öylece yürüdüler. Eve girer girmez Jeanne ve Algernon her zamanki yerlerini aldılar. Jeanne ocağın başına geçti. Algernon da masanın altından uzun tepsinini çıkardı. Yvonna hala hayran bir şekilde prensesi süzüyordu. Bir yandan ocağın ateşi, bir yandan da, bir evde olmanın o sıcacık duygusu, prensesin kendisini bırakmasını sağladı.. gözleri ağırlaştı ve uykuya daldı. Jeanne, Algernon ve Yvonna da gülümseyerek ona bakıyordu.

SARAYBOSNA- Mart 1529

İstanbul’dan yola çıkan Ulak, haftalardır dört nala ilerlemiş, gece gündüz demeden, göğsünde sakladığı devletli fermanını Saraybosna’ya yetiştirmeyi başarmıştı. Merak içinde onu bekleyen Zülfikar ile arkadaşları da, bir ateşin başında toplanmış, gelecek olan ferma’nın muhteviyatı üzerine tahminlerde bulunuyorlardı. Gece iyice çökmüştü. Uzaktan gelen sesle irkilerek, bellerinde duran kamalarına davrandılar. Gelen Ulak’tı.

Hep birlikte ona doğru yöneldiler ve selamlaşarak ateşin başına buyur ettiler. Genç Ulak;

-Vakit dar… Size beyimiz Ömer Bedri Efendi’den mesaj getirdim. Salimen ve eksiksiz teslim aldığınıza dair sağ elimin şahadet parmağına derince bir kesik atmanız gerekmekteymiş. Sizin bir nev i imzanızmış… Özellikle mühür kullanmamanız buyuruldu.

Zülfikar gülümseyerek ve tereddüt dahi etmeden belindeki kamayı çıkarttı ve:

-Koy bakalım sol elini Yiğidim ! Yüce hünkarımız, Sultan Süleyman Han’ımıza bir bağlılık selamı gönderelim.

Aynı anda herkesin irkildiği bir darbeyle Ulağın sol şahadet parmağını elinden ayırdı. Ulak sımsıkı kilitlenen dişlerine rağmen, acısını belli etmemeye özen gösterdi. Zülfikar’ın yanındaki yiğitler, bir anda Ulağın yanına gelerek kopan parmağını bir tülbente sardılar ve adamın elini yıkadıktan sonra, ‘özürler dileyerek’ yaralı bölgeyi ateşte dağladılar. Zülfikar, Ulağın sırtına dostça dokunarak;

-Bu biraz ateş yapar Ulak ! Gel az, şurada uyu. Biz seni kaldırınca çıkarsın yola…

-Olmaz Ağam. Gitmem lazım. Bekletmek olmaz. Belli ki bu haberin Padişahımız için önemi büyük. Kalın sağlıcakla…

Zülfikar’ın adamları şaşkınlık içinde ona baktılar ve aralarından biri dayanamayarak:

-Ağam, sol elini kestin adamın ?

-Yüce Peygamberimiz, Sağ elinin şahadet parmağını göklere kaldırarak,  Allah u Teala’yı işaret etmiştir. Padişaha bağlılığını kanıtlayan bir neferin sağ elini eksiltmek, kula düşmez ! Ağam babam Ömer Bedri’nin de, bizzat dikkat edeceği husus budur !

Zülfikar usulca olduğu yerden doğrularak, fermanı okumak için bahçenin arkasına doğru yöneldi. Camın kenarında duran tombağı alarak, sırtına duvara verdi ve heyecanla ferman kutusunu açtı. ‘Bismillah’ diyerek okumaya başladı:

Sadakatinden sual olunmaz, Yiğit Osmanlı, Zülfikar oğluma;

Batı illerimiz cephelerinin ardında bulunan Françe topraklarında, uzun süredir takdire şayan bir bağlılık ile gizli vazifesini yerine getiren, bakire Osmanlı çocuğu, Aslen Musul kökenli, Rumeli’de çocukluğunu geçiren ve daha sonraları ise bizzat şehr i İstanbul saraylarında özel eğitimini tamamlayan ‘Cahide’ isimli evladımızdan üç dönemdir hayırlı bir haber tarafımıza ulaşmamıştır. Kendisi Yüce Allahın takdiri ile muzaffer geldiğimiz Mohaç muharebesi sonrasında, Macar Beyi Zapolyai gözetiminde bir süre orada kalmış ve oradan hareketle Françe topraklarına geçiş yapmıştır.

Halen Françe topraklarında olduğunu ümid ettiğimiz şahış, bilhassa o bölgede cereyan eden, gayr ı ahlaki ticaret biçimlerini ve Bali bey muhafazasında ‘korono’ mevzuunu takip etmekte, bu hususları gerçekleştirenler ile ilgili malumat toplamaktaydı. Tam bu dönemde Françe kraliçesinden aldığımız bir mesaj, durumun fevkalade anormalleştiğinin de işareti olmuştur.

Hal böyleyken; şahsın içine düşebileceği vahameti veyahutta saf değiştirme olasığını göz önünde tutarak, kendisini diri bir biçimde, tez dersaadet’e ulaştırmanızı emr ederim..

Cavidan’ın asıl ismi ‘saime’ olup, kendisini en hakikatli biçimde tasvir eden resmi de size göndermeyi makul buldum.

ÖB

Zülfikar, mesajın zarfında duran, çok eski mürekkeple icra edilmiş kadın resmine ve yanındaki ‘taşlarla süslü’ yüzüğe baktı. Artık reflekse dönmüş bir alışkanlıkla, uzun uzun yüzüğü kokladı ve cebine koyarak adamlarının yanına döndü.

Mohaç sonrası en çetin istihbarat yöntemlerinin denendiği bu bölge, bilhassa Avusturya arşidükü Ferdinand’ın kendini Macaristan Kralı ilan etmesiyle, gerginlikler artmış ve son haddine gelmişti. Zülfikar ve adamları tam da bu bölgenin yanında insan üstü cengaverlikler göstermiş, başarılar elde etmişler ve bunun üzerine ona bu isim layık görülmüştü; ‘Zülfikar’… Hz. Muhammedin, Hz. Ali’ye armağan ettiği çatal uçlu kılıcın adı olan ‘Zülfikar’, Osmanlı’nın sancaklarında alamet i farika olarak kullanılıyordu.

Sıcak ateşi ayaklarıyla ezip söndürerek adamlarına döndü ve:

-Varın eksiksiz toparlanın. Artık ateşin sıcağına, gündüzün aydınlığına ihtiyacımız yok. Keza karanlık günler yükselmeye başlamış bile…

Mestras’ta aynı gece;

Tahta masanın tam ortasında kocaman bir tahta kap içerisinde Jeanne’ın eşsiz balık çorbası tütüyor, yanında bol yeşillik olan salata ve meyveler duruyordu. Algernon ve Yvonna masanın ana yemeğini bekliyor, bir yandan prensese,  diğer yandan da Jeanne’a bakıyorlardı. Jeanne iki eliyle tuttuğu, cızırdıyan koskoca tepsiyle sofraya geldi ve oturdu. Herkes birbirine prensesi uyandırması için sessizce işaret ediyordu. Sonunda Jeanne yavaşça eliyle hafifçe omzuna dokundu. Prenses yavaşça gözlerini açtı ve herkesin ona baktığını gördü. Utanmıştı:

-Özür dilerim… ben… bu nasıl oldu anlayamadım.. Uyumuşum!

-Bu kadar uzun yoldan sonra bu çok normal… dedi Jeanne ve yemeğe davet etti.

Herkes prensesin yemeğe nasıl başlayacağını merak ederken, prenses ani bir hareketle elini sıcak istridyelere daldırdı ve ağzına attı. O an, boğazında yarım kalan bir inleme duyuldu. Bir anda masada kahkahalar koptu herkes birbirine bakarak gülüşüyor, birbirlerine her bakışlarında tekrar kahkahalar atıyorlardı. Prenses bir an utansa da – o da kendini bıraktı ve kahkahalara eşlik etti. Algernon eliyle ağzını kapatarak:

-Onlar çok sıcaktır prenses…biraz soğusun dedi. Ama bir gariplik hissetti.

Masadaki herkes gülmeyi kesmiş, Algernon’un kıza ‘prenses’ diye hitap etmesinin verdiği şaşkınlık içinde ona bakıyorlardı. Algernon da bunu farkederek hızla ayağa kalktı ve:

-Ben şarap getireyim… İyi bir şarap!

Algerno’nun bu sevimli ve utanmış hali karşısında Jeanne dayanamadı ve bir kahkaha daha patlattı. Yvonna ve prenses, masada ne var ne yok, süpürürcesine yediler. Şaraplar içildi, ceviz kavruldu ve ocağın hemen yanında sohbete daldılar. İLk sözü Algernon aldı…

-Yvonna biraz anlatmaya çalıştı ama ben yine de sizden dinlerim… ha bu arada lütfen bizden birşey istemeye çekinmeyin, sadece bu ev değil, bu küçük köydeki her ev nerdeyse yüz yıldır sizin gelişiniz için hazırlanıyor. Dedi ve etrafına baktı. Jeanne’ın ona şaşkınlıkla bakışını görür görmezde bastı kahkahayı. Prenses biraz yutkunarak;

-İnanın bilmiyorum… Bloisteydim. Başımın döndüğünü ve yaralı olduğumu hatırlar gibiyim. Hava çok kötüydü. Ağladığımı ve koşmaya başladığımı hatırlıyorum. İnanması zor ama her adımım sanki on adım daha dercesine bitmek bilmedi.. hiç bitmedi. Bir şeye binmek veya bir yere gitmekte aklıma gelmedi… sadece onu hatırlıyorum… kaç gün geçtiğini bile bilmiyorum… inanın belki yüz yıl gibiydi… sonra o küçük toprak yol. Bir tarafı uçurumdu ve altında kocaman dalgalar vardı. O anda hatırladığım tek şey denizden korktuğum oldu… Denizden korkan biri olduğumu biliyordum ama ne ismim, ne için koştuğum, ne hayatım… hiç…hiç birşey… dediği anda hıçkırarak ağlamaya ve korkuyla etrafına bakmaya başladı. Gözleri kocaman açılmış sık sık nefes alıyor ve ağlıyordu. Jeanne bu duruma anında müdahale etti ve prensesin yanına gelerek ona sarıldı. O da Jeanne’ a sıkı sıkı tutunmuş şekilde ağlamaya devam ediyordu. Algernon, Yvonna’a bir göz işareti yaptı ve birlikte masadan kalkarak bahçeye çıktılar. Prenses yıllarca içine hapsettiği yükleri damla damla Jeanne’ın omuzlarına döker gibiydi. Ne için ağladığını bile bilmiyor, vücudu karşı konulmaz bir biçimde üstünde biriken ağırlığı atıyordu. Jeanne’ın kıyımsız yüreği, o ağladıkça daha da ağırlaşıyor ve sessizce ona eşlik ediyordu.

Algernon bağdaş kurmuş yerde otururken sessizliği Yvonna’nın kesik horultuları bozdu. Algernon hiç arkasını dönmeden iç geçirerek hayalperest Yvonna’yı aslında ne kadar çok sevdiğini düşündü. Evet biraz garip davranıyor, sorumsuzca hareket ediyordu ve en önemlisi bir türlü büyüyememişti ama yine de farklıydı, tertemiz bir yüreği vardı Yvonna’nın… Peki şimdi ne yapacaktı. Onun küçücük kalbiyle inandığı koskoca bir prenses masalı nasıl gerçek olacaktı.. O hikayenin bu kadar yıl sonra gerçeğe dönüşmesi mümkün değildi… Bu nasıl olacaktı derken ağzından sözler dökülüverdi:

-Logestilla… evet Logestilla… dedi biraz da yüksek bir sesle

-Baba… ne söyleniyorsun? Diye karşılık verdi Yvonna uyanarak.

-O prenses Logestilla, Yvonna… dedi kararlı bir biçimde ve ayağa kalktı;

-Hikayede böyle der. Prenses yolculuğuna başladığında kimse onun gerçek ismini dahi bilmezmiş… hatta kendisi kötü kalpli babasının taktığı ismi istemediğinden, o isimle çağıranları duymazdan gelirmiş… gel zaman git zaman köyler arasında onun adının Prenses Logestilla olduğu söylentisi çıkmış. Logestilla dilimizde ‘Efsane’ anlamına gelir. Bunu biliyormuydun değil mi Yvonna efendi… dedi gururla. Yvonna hayran hayran Algernon’u dinlemiş ve:

-Oooooo… Prenses Logestilla… kulağa çok güzel geliyor baba… Gerçek bir efsane ismi gibi.

Baba oğul karanlığın içinde,  Prenses Logestilla’yı düşünerek uyuyakalmışlar. Jeanne da onların bu sevimli hallerini bozmamış, içeriden getirdiği yün battaniyeleri üzerlerine bırakarak kendi yatağına gitmiş.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Mestras köyünde sessizlik yine bozulmuştu.. Algernon ve Yvonna bahçe kenarında uyumaya devam ederken, dul komşu kadın onları gördü ve intikam alırcasına Algernon’a eğilip bağırarak:

-Ne o yaşlı Algernon, sevgili Jeanne seni eskitip sokağa mı fırlattı… diyerek koca bir kahkaha patladı. Algernon ve  Yvonna korkudan neye uğradıklarını anlayamadan kafaları şiddetle birbirine çarparak uyandılar. Algernon hiddetle:

-Bana bak muşmula suratlı… Bana bak… Jeanne araya girdi ve:

-Hayır, baba oğul nöbet tutuyorlar. Prenses… için… Pren…

-Logestilla… Prenses Logestilla… diye tamamladı Algernon.

Kadın buna bir anlam verememiş ama aklına da takılmıştı. Prenses Logestilla da kim diye geçirdi içinden ve uzaklaştı. Jeanne Algernon’a dönerek:

– Logestilla… Prenses Logestilla?! Koca Adam, ne rüyalar gördün bilmiyorum ama sana baktıkça Yvonna’nın hayal dünyasından geri kalır yanın da yok hani… diyerek gülümsedi ve mutfağa döndü.

Kahvaltı sofrası dün geceye nazaran biraz daha sessizdi. Herkes iştahla kahvaltısını ediyor, arada bir göz göze gelenler birbirine gülümsüyor ama kimseden çık çıkmıyordu. Her zaman olduğu sessizliği Yvonna bozdu:

-Prenses Logestilla, bir yumurta daha alır mısınız. Dedi, yumurtayı ona uzatarak.

-Logestilla…? Logestilla… Ama bu benim ismim değil… değil mi dedi Prenses.

Hayır sizin isminiz… Siz Efsane prenses Logestilla sınız! Dedi Yvonna.

Masada bir anda tekrar sessizlik olmuş, herkes kafasını Algernon’a çevirmişti.

-Bayım… Bu hikaye nedir… Neden bana prenses diyorsunuz… Prenses Logestilla kim lütfen bilmek istiyorum dedi prenses… Algernon kendinden emin bir edayla ona dönerek:

-Lütfen… İlk önce kahvaltınızı bitirin. Sonra birlikte biraz yürüyüş yapar, hem etrafı görürsünüz, hem de hikayenin tümünü size anlatırım.

Sessiz kahvaltı bitmişti. Jeanne masayı toparlamaya başladı. Algernon iki elini masanın üstüne koyarak yavaşça doğruldu ve:

Hazır mısınız ? Diye sordu.

-Hazırım. Diye cevap verdi prenses.

Masadan hep birlikte kalktılar. Yvonna tam onlara eşlik etmeye hazırlandığı sırada, Jeanne sessizce ona ‘dur’ diye işaret etti ve gözleriyle yerine oturmasını söyledi… Zavallı Yvonna küskün bir kedi gibi yerine çöktü kaldı. Prenses ve Algernon ağır adımlarla dışarı çıktılar ve yürümeye başladılar. Tam da prensesi ilk gördükleri yöne doğru ağır adımlarla ilerlediler. Algernon elleri arkasında, başı önünde yürüyor, Prenses Logestilla ise ona bakarak ilerliyorlardı. Bu uzunca bir süre böyle devam etti… Mestras yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Prenses Logestilla ayaklarındaki yaralara aldırmıyor, acı içinde ilerliyordu. Bakımlı üzüm bağlarının uçuşan yaprakları arasından, seyrek ağaçlarıyla küçük bir ormanı andıran bir yere geldiler. Algernon:

-Hemen şuraya, şu porsuk ağacının altına oturalım. dedi.

Prenses Logestilla eteklerini düzelterek yere oturdu ve yorulan ayaklarını uzattı. Algernon da hemen yanıbaşına ilişiverdi. Uzaklara bakarak bir süre öylece durdular. Algernon nereden başlayacağını bilmiyordu. Aynen bu güzel kız gibi, şimdi ben de ne olacağını ne anlatacağımı bilmiyorum diye iç geçirdi ve:

-Biliyor musun Prenses ancak çok önemli şeyler düşünmek için buraya gelirim. Annem adını bu porsuk ağacından almış… Iva ! ve babamla ilk burada öpüşmüşler. Babamın adı da Navarre… Ova demek. Anlayacağın tam da bizim buraları anlatan iki isim… o yüzden burada rahat ediyorum. Sana gelince prenses. Ne diyeceğimi inan hiç düşünmedim… Çünkü sen öyle bir anda çıkageldin ki… Hiç buna hazırlıklı değildim. Dedi.

Prenses Logestilla dikkatle yaşlı adamı dinliyor bir yandan da onun yorulmuş yüz hatlarını inceliyordu. Boynuna kadar çıkan el örmesi kazağın iplikleri çıkmış, rengi solmuştu. Bir kaç günlük beyaz ve kızıl renkteki sakalı güneşin altında pırıl pırıl oluyordu. Algernon yüzünü Prenses Logestillaya çevirdi ve yaşlı elini uzatarak saçlarını okşadı:

– Nerden geldiğini ve kim olduğunu içinde saklıyorsun prenses. Şimdi hatırlayamıyorsun ama o senin içinde. Nelerden kaçtığını bilemem, belki sen de bilemezsin. Ama geldiğinden beri sana bakıyorum da Logestilla, çok uzun bir yoldan geçtiğin ve hiç yılmadığın belli. Şu ayaklarının haline bak. Bunların acısıyla bile ilerleyebildiğine göre… Beni dikkatle dinlemeni istiyorum Prenses, can kulağıyla dinle beni. Artık burada güvendesin. Buraya kadar sen geldin. Bir adım önünü görmeden buralara kadar geldin… Bak işte şurası senin geldiğin yol. Tüm sahil boyunca uçurumlarla dolu ve kimsenin çokta cesaret edebildiği bir yol değildir. Sen o zor yolu tercih ettin. Kendini feda ederek, acı çekerek ve sonunu görmeden…

Logestilla’ın gözleri dolu dolu olmuş ama gözlerini bir saniye bile ayırmamıştı Algernondan. Algernon derin bir iç çekerek devam etti:

Belki fırtınaların ortasında yanlız kaldın, ayağını taşlar kesti, yağmur üstüne yağdı. Her şey ama her şey seni yanlız bırakmayı bir yana bırak, senin kendi yolunda rahatça yürümeni bile engellemeye çalıştı ama sen yürümeye devam ettin. Üstün başın kan içinde ve yaralıydın… yanlızlığını ve kendini kaybetmişliği bir kenara bırakarak devam ettin. Neler olduğunu bilmiyorum. Belki de felaketler yüklüydün… O koskoca savaşın içinde ve karanlıkta duyduğun bir ses, minicik bir ses, seni o yöne çevirdi ve gözlerini açtığında güneş açmıştı, yer yemyeşil ve rüzgar püfür püfür yüzünü öpüyordu. Ve en önemlisi başında hiç tanımadığın ve sana prenses diyen biri vardı… Bizim koca Yvonna… ah koca Yvonna ona ne kadar tesekkür etsem azdır.

Logestilla bir yandan ağlıyor bir yandan Yvonna’nın komikliklerini hatırlayarak gülüyordu. Algernon devam etti:

-Sana anlatmaya çalıştığım şey de prenses… Prenses Logestilla!! Diye tekrarladı.

-Bugüne kadar sana adını bile unutturan hikayeleri hatırlamaya çalışmak aslında o yola geri dönmektir. O fırtınaya, o kimsesizliğe, o savaşa geri dönmektir. Hem tekrar yolunu kaybetmen ve bambaşka bir yere varman da söz konusu. Ve inan bu böylece devam eder ve sen nereye varacağını bilmeden böylece devam edersin. Burada seni umursamayan tek bir şey vardır o da – zaman! Kararlarımızla yaşarız Prenses ve kararlarımız kendimize olan inancımızdır. Kendimiz için inanarak verdiğimiz kararlar acı da verse, başkalarının hayatlarını yaşamaktan daha çok mutsuz etmez.

-Bugüne kadar hep başkalarının hayatını yaşadın ve oradan kalkıp buralara kadar geldin. Bırak bu sefer hayat senin için karar versin. Çünkü orada sen ‘efsanenin’ ta kendisisin. Sen ‘kayıp prenses Logestilla’sın ve burada kararları sen verirsin. İster bambaşka denizlere yelken açar istersen burada kendi şatonu kurarsın. Ama sadece sen karar verirsin. Bizse, senin kendin için vereceğin her karara saygı gösteririz çünkü sen bizim yüzyıllardır beklediğimiz Prensesimiz Logestilla’sın!

Prenses Logestilla iri gözleriyle hayran hayran Algernon baktı, yaşlarını toparladı. Yavaşça ayağa kalkarak geldiği yola doğru baktı. Mutlaka oralarda birşeyler bırakmıştı. Kulağıyla dinledi, gözleriyle inceledi. O kadar uzakta kaldılar ki hiç birşey göremiyorum ve duyamıyorum diye düşündü.  Yüzünde bir tebessüm oluştu. Kafasını Algernon’a çevirdi:

-Ayağa kalkın Algernon! Dedi.

Algernon yaşlı vücudunu zorla toparlayarak kalktı, tedirgin bakışlarla Logestilla’ya baktı. Logestilla ona yaklaştı:

Algernon… Sanırım gerçekten bu toprakları yüzyıllardır arıyorum. Ben burada kalacağım dedi ve Algernon’a sarıldı. Algernon sevinçten haykırarak ona sarıldı:

-Yaşa be kız… Yaşa be prenses… Sen çok yaşa Prenses Logestilla diye haykırdı.

Yaşlı Algernon ve Prenses Logestilla ağır adımlarla köye doğru yürüdüler. Güneş iyice yükselmiş, Mestras çatılarını ısıtıyordu. Yemyeşil yollarda insanlar sahile ağ taşıyor, şarkılar söylüyordu. Bir yandan da birbirlerine bağırarak küfürler savuruyor, sonra da kahkahalara gömülüyorlardı. Logestilla:

-Hep böyle küfürlü mü  konuşurlar ? dedi. Algernon gülümseyerek;

-Gerçek fransız köylülerinin bir sözü vardır Prenses. Peynirden küfü, Ağızdan küfrü eksik etmeyeceksin. Hayatın tadı ancak öyle çıkıyor! Diyerek kahkahayı patlattı.

Aynı gün SARAYBOSNA’da;

Zülfikar, ahırlığın arkasında, bir yandan toparlanan adamlarını seyrediyor, diğer yandan kafasında boğuştuğu yolculuk planlarını yapıyordu. Aklına her yeni birşey geldiğinde adamlarını uyarıyor, acele etmelerini söylüyordu. Uzun ve yorucu bir yolculuk olacaktı. Olduğu yerden kalkarak, ‘kıyamet günü dostum’ dediği atı, ‘Dündül’ ün yanına geldi. Elleriyle uzun uzun yelelerini okşadı, dualar ederek; ‘Hz.Ali’nin kudreti ve kuvveti bizimle olsun oğlum’ dedi içinden…

Sekiz kişiydiler. Bu kalabalığın dikkat çekmemesi neredeyse imkansızdı. İkiye ayrılmanın daha doğru olacağını düşündü. Kendisininde dahil olduğu bir grup gemiyle önce İtalya-Tuskani bölgesine gidecek,  oradan da ‘Toulan’ limanına geçerek Françe topraklarına girecekti. Diğer grup ise karayolu ile ‘su’ kenarını pusu belleyip aynı noktaya varacaktı. Zülfikar, etrafında toplanan adamlarına sert bir bakış atarak:

-Eksilmeyin. Uyumayın! Önünüze çıkan tepelerde nefeslenip, ovada yolunuza çıkabilecek olan var mı, gözleyin. Şu bıyığınızı, sakalınıza kesin gitsin. Malumunuzdur ki sebepsiz yere kem gözlere yem olmak istemeyiz. Kökü sizin nasıl olsa… Toulan limanında ‘Hızır Reis’ sözü geçerse, ona ‘Kızıl Sakal’ (Barbarossa-Hayreddin) diye hitap edin. Orada mevcudumuz pek fazla ve sağlamdır ama siz yinede açık etmemeye özenli olun.

Haydi, Bismillah. Yolunuz hayırlara çıksın !

Sekiz atlı gündüzün aydınlığından faydalanabilmek için atıldılar. Bir saate yakın dört nala gittikten sonra tekrar helalleşip ayrıldılar. Zülfikar devamlı olarak düşünüyor, bilhassa Sultan Süleyman Han döneminde iyice korkulara kapılan Akdeniz ve Avrupa’da olacakları kafasında prova ediyordu. Her ne kadar Osmanlı korkusu tüm kıtaları sarmışsa da, içten içe ve öbek öbek toparlanan karanlıkların, olmadık planlar peşinde olduğunu biliyordu. Özellikle ‘hızır Reis’in Akdenizde saldığı korku, Osmanlı’ya kazandırdığı toprak ve ganimetler, insanlar üzerinde dilden dile dolaşan efsanelerin artmasına neden olmuştu. Zülfikar, Osmanlıya bağlılığına rağmen, zaman zaman bu efsanelerden etkileniyor ve orada-o an olamamanın verdiği burukluğu yaşıyordu. ‘Hızır Reis’in düşman donanmalarına karşı açtığı zülfikarlı sancağı tutmak ise en büyük hayaliydi. Dört beş sene öncesine kadar, Şam bölgesinde çıkartılan ayaklanmalara karşı etkin görevler almış, orada geçen hareketli zamanlardan sonra ‘onure edilmek’ için Saraybosna’ya atanmış ve ancak buradaki dinginliği bir türlü hazmedememişti. Bu son gelen fermanın, hayatına biraz heyecan getireceğini düşünmek bile ona yetmiş gibiydi.

Yavuz Sultan Selim sonrasında, Sultan Süleyman Han’ın tahta geçmesiyle, Avrupalı çok sevinse de, bilhassa Şam ve Mısır’da çıkan ayaklanmaları şiddetli bir biçimde bastırması ve ‘Hızır Reis’in Akdeniz’deki hiddeti, tüm düşman kafaların korkmasına hatta uçurulmasına sebep olmuştu. Zülfikar bunları düşündükçe, hiddetlenerek dört nala ilerliyor, daha sonra da yavaşlama ihtiyacı duyuyordu. Hesaplarına göre kara yoluyla gidenler, ertesi gün doğumunda menzile varacaklardı. Kendini birazda ona göre ayarlayarak su kenarında durdu ve ‘dündül’ü dinlendirmeye karar verdi. Karanlık iyiden iyiye çökmüş, menzil simsiyah sonsuzluğun içine karışmıştı. Elini göğsünde duran kamasına götürüp, gözlerini kapattı. Bir süre dinlenip hayallere dalmak iyi gelecekti.

Atlantik sahili, Arcachon;

Gün boyunca Algernon ile vakit geçiren prenses logestilla, Algernon’un kendisi ile zaman geçirmesinden memnun ama geçmişe dair halen daha bir şey hatırlayamamaktan muzdaripti. Buna rağmen gülümseyişi yüzünden eksik olmuyordu. Evin bahçesinde oturmuş, sohbet ederken, Algernon Logestilla’nın eline baktı ve sıkıca tutarak;

-Bu nasıl bir el böyle prenses. Seni bilmesem erkek eli diyeceğim, ayıp olacak. Bizim Jeanne her sabah ‘yosun vıcığı’yla yıkar, yumuşacık eder. Sana da versin…

Logestilla, birazda utanarak ellerine baktı. Gerçekten de sert ve kesik doluydu. Aklı ister istemez geçmişe gitti. Koskoca bir boşluğun içinde hissetti kendini. Tam o anda koşarak Yvonna geldi. Nefes nefese ve heyecanlı idi. Algernon’un yanına düşercesine geldi ve anlatmaya başladı:

-Kiliseye gelmişler. Bir kaç Fransız zabit ! Sahilde de uzun kayıkları var. Sancak açmışlar. Peder Fabien’le konuşuyorlar. Üniformalı üç ingiliz subayının taşlıklarda cesetlerini bulmuşlar. Bir de Cenevizli mi ne, balıkçıymış diyorlar…

Algernon yerinden doğrularak kalktı ve göz ucuyla Logestilla’ya baktı. Hırkasını alarak Jeanne’a döndü ve:

-Jeanne, buralarda akşam akşam olacak iş değil bu. Gidip bir ilgilenmek lazım. Sen burada kal. Logestilla yabancı sayılır, yalnız bırakma.

Logestilla her ne kadar şaşırmış görünse de, olanlara bir anlam verememişti. Algernon ve Yvonna hızlı adımlarla uzaklaşırken, Jeanne gülümseyerek Logestilla’yı rahatlatmaya çalışsa da, içini bir huzursuzluk kapladı. Bulunan cesetler onun geldiği yol üzerinde bulunmuştu ama bir anda ‘daha dününü bilmeyen bu zavallının, koskoca üç subayla başa çıkamayacağını’ düşünerek kendisini ikna etmeye çalıştı. Logestilla da olduğu yerden kalkarak Jeanne’ın yanına gitti ve:

-Jeanne, burada sadece balık mı yiyorsunuz. Yani başka et veya sebze yemezmisiniz?

-Olur mu hiç. Keçi eti severiz ama Yvonna izin vermez. Onlar için mezarlık yapıp, hepsi için bir anıt yaptıracakmış. Ee.. biz de sayesinde yemez olduk.

-Peki ya kahve…?

-O da ne… Hiç bilmiyorum. Sen nerelerden duydun bunu ?

-Bilirim Kahvenin tadını. Birşeyleri hatırlayamıyorum ama sanki buranın çok yabancısı gibiyim. Kahve nerede vardır acaba… Yani hangi topraklarda?

-Deli deli konuşma be kız… Bilse bilse o Cenevizli denizciler bilirler ama…

-Onları bulabilir miyim ben?

Jeanne elindeki işi bırakıp, Logestillayı yanına çağırarak oturttu:

-Bak kızım. Daha yeni yeni kendine geliyorsun. Kimsin nesin bilmem ama, şu gelen zabitlere görünmezsen hepimiz için iyi olur. Gel benimle…

Jeanne olabilecekleri adeta öngörmüş ve Logestilla’yı evin uzağında bulunan ağaçlığın içine götürmüştü. Orada bir süre kalmasını, sonra gelip onu alacağını söyleyerek eve döndü ve Algernon ile Yvonna’ın yolunu gözlemeye başladı. İçinde tarif edemediği belli belirsiz bir sıkıntıyla girişe oturdu ve eline tığıyla, örmeye çalıştığı atkıyı aldı. Logestilla, herşeyden habersiz ve biraz da kendine sinirlenen bir biçimde içine kapanmış, öylece duruyordu.

Bir süre sonra Yonna’ın kendisine heyecanla bağıran sesini duydu. Algernon’un önünde ona doğru koşuyordu. Heyecanla ayağa kalktı ve onlara doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Algernon’un paniklemiş olan yüzü belirginleştikçe, onu da bir tedirginlik aldı. Yaklaştılar. Sesini duyurmak istercesine ona doğru atıldı ve:

-Koca adam iyi misin? Neymiş durum?

-Jeanne ! Adamları bulanlar bizim zabitler.  Dedikoduya göre işi yapanlar, devrimci Fransız köylü gençleri… İş karışık. Evleri arayacaklar. Logestilla’yı ne yapacağız. Günahsız kız şüphe çekecek. Aklıma onunla ilgili çıkan bir kavga da gelmiyor değil ama bunlar öldüyse, öldürenler nerede. Hem niye uğruna kavga ettikleri bir kızı ölüme terk etsinler…Hadi ‘kaç’ dediler. O bilinçsiz halde… Hiç aklım almıyor. E bu kız deşemez ya bunları…

-Meraklanma Koca Adam. Kızı arkadaki ağaçların derinine götürdüm. Hayvan bile gitmez oralara bilirsin…

-Ah Jeanne, Aah ! Fransa Kraliçesi olacak kadınsın. Ver alnını öpeyim…

Jeanne’a sıkı sıkı sarılıp, öptükten sonra, Yvonna’a dönerek:

-Yanına biraz ekmek, tuzlanmış peynir ve üzüm al. Logestilla’ya götür ve içini rahat tutmasını söyle. Zabitler gidene kadar orada kalacak. Sen bunları söyleyip hemen gel… Haydi Koş.

Yovanna, Algernon’un dediklerini yapmarken, Jeanne ise son derece şaşkın gözlerle kocasına bakıyordu. Henüz bir gün geçmişken ve daha neyin ne olduğu dahi belli değilken, onu bu derece, bu kıza bağlayan ne olabilirdi ki? Konuyu daha fazla uzatmamak için Algernon’un yanından ayrılarak mutfağa geçti. Algernon ise son derece huzursuzdu. Aslında onun da içinde adı konmamış bazı hisler vardı ama ne o, ne de Jeanne, bu konuyu açmamaya karar vermişcesine susuyorlardı. Jeanne, bir anda kocasına dönerek:

-Koca adam bir şey soracağım?

-Tabii Jeanne..

-Kahve nedir? İçiliyormuş…

-Haa…Şu denizcilerin ‘sıcak siyah suyu’. İnan ağzına sürsen tükürürsün. Bir ara buraya da getirmişlerdi bir çuval…

-Nereden ?

-Ne bileyim nereden..? Ya Cenevizliler ya da ‘Kızıl Sakal’ın gemileri getirmiştir. Onlarda getirse getirse ‘Toulon’ a getirirler… Hem nereden çıktı bu şimdi.

-Senin prenses’in canı çekmiş. Bana öyle söyledi…

-Ne diyorsun sen Jeanne… Ee başka bir şey söylemedimi ?

-Yok. Sohbet ederken söyledi ! Hatırlamaya çalışıyormuş… Kahveyi sevdiğini söyleyince, ben de merak ettim. Kızıl Sakal kim?

-Kızıl Sakal ! Yenilmez bir Osmanlı korsanıymış… Sırf onu alt etmek için cümle alem toplanıp ordu kuracakmış. Haçlı ordusu gibi… Öyle bir korku işte, sen anla artık !

O anda kapı çaldı. Jeanne korkuyla irkilse de, Algernon omzuna dokunarak, sakin olmasını söyledi ve kapıya yöneldi. Fransız zabitler gelmişlerdi. Kapıyı açtı ve içeri buyur etti. Rütbeli Fransız:

-Bay Algernon… Karşılaşmıştık. Kusura bakmayın. Hanımefendi Nasılsınız !

-Teşekkürler efendim!

-Sizleri rahatsız etmeyelim. Sanırım oğlunuz vardı. Onu göremiyoruz?

-O keçileriyle otlağa kadar gitti. Bir kaç saatten önce dönmez.

-Peki. Tekrar kusura bakmayın. Evin etrafına da şöyle bir bakıp gideceğiz.

-Gelmemi ister misiniz?

-Teşekkürler. İyi akşamlar !

-İyi akşamlar…

Algernon kapıyı kapatınca rahatlamıştı. Jeanne sinirli bir biçimde ama alçak sesiyle:

-Daha hiç bir şey belli bile değilken, nedir bu tedirginlik? Bu eve böyle duygular 45 yıldır girmiyordu Koca Adam!

-Haklısın Jeanne. Çok haklısın… Gidip şu kızcağızı alayım. Gece korkutur insanı.

ZZZ

Zülfikarın gözüne uyku girmiyordu. Fermanla birlikte gelen notları incelemek için çıkarttı ve tekrar incelemeye başladı. Cahide, artık Françe topraklarında kutsal bir bakire olarak kabul edilen, Jeanne D’arc isimli savaşçıya şaşkınlık verecek derecede benziyordu. Aklından; ‘Ömer Bedri, özellikle bu hanımı seçmiş olmalı’ diye düşünüyor, kızın akıbeti ile ilgili türlü senaryoları zihninde prova ediyordu. İlk kez gideceği topraklarda nelerle karşılaşacağından habersizdi.

Belki de en önemlisi, küçüklüğünden itibaren kapalı bir hayatı olan Zülfikar’ın, neredeyse hiç ‘kadın’ eline dokunmamış olmasıydı. İçinde bir kadına karşı oluşması gereken hislerin yeşermesine zaman dahi bırakılmamış, bulunduğu ortamın gereği olarak, sadece savaş ve istihbarat tekniklerini görmüş idi. Avrupa her ne kadar onun farklı şeylerle karşılaşmasına neden olsa da, Françe toprakları beklemediği sürprizlerle dolu, bambaşka bir dünya olacaktı. Bunları aklından geçirse de, çocuk yaşından itibaren ‘Osmanlı ve Memleket çıkarları’ dışında bir şey düşünemiyordu.

‘İkinci güneşin selametiyle inşallah oradayız’ diyerek doğruldu. Gökyüzünde bulutlar belirginleşmiş, gün kendi belli etmeye başlamıştı. Sıkma kehribardan tesbihini çıkartıp, ellerini açarak sabah duasına başladı:

-Allahım. Bize ve kıyamet yolunda sana açılan ‘güzel ahlaklı’ elleri yalnız bırakma. Hayırlar feth – şerler defola, hizmetlerimiz kabul ola. Müslim cümle kardeşlerimizi Muhammed-Ali gülbangından mahrum eyleme… Yüce devletlim Sultan Süleyman Han ve kanlarını bu topraklar için dökmeye can ı gönülden rızalı askerlerini daim muzaffer eyle. Ailemin, Anamın, Babamın huzur ve iman içinde bir yaşam sürmeleri için onlara güç ve kuvvet ihsan eyle… Lokmalar kabul, muradlar hasıl ola. Hak Muhammed kabul eyleye, Hz. Ali’nin gücünü yanımdan eksik eyleme… Amin !

Bir süre daha öylece oturdu. Uzayan sonsuzluğa dalarcasına bekledi. Adamlarına bir ıslık çalarak toparlanmalarını söyledi ve atı ‘dündül’ün yanına gitti. Onunla ilgilenirken, adamları da çakı vaziyetine geçmiş, her bir şeyi hazır etmişlerdi. ‘Ya Bismilah’ diyerek atlarına bindiler. Artık menzile varmak için ‘dört nala’ kalkacakları zaman gelmişti. Koskoca sessizlikte Zülfikar’ın sesi yankılandı: ‘Gazanızın mübarek olsun ! ’

Hiç hız kesmeden yollarına devam ettiler. Zaman zaman rastladığı koyun sürüleriyle, ufuğa uzanan bozkır ovaları memleketine benzetiyor, bu onu daha da şevklendiriyordu. İtalya sahiline geçmek için gerekli gemiyi yakalamak istiyor, diğer gruptan önce davranarak, adeta onları Toulon’da selamlayan ilk Osmanlı olmak istiyordu.

İsteği olmuştu. Öğlen namazı sonrasında önce Mostar’a, oradan da Split’e uzandılar. Limana vardıklarında tam bir insan kazanının içine düşmüş gibi oldular. Osmanlı oldukları her hallerinden belli sivillerin dışında, türlü renk ve dilde insan birbiri ile anlaşmaya çalışıyor, bağırışıp duruyorlardı. Yol boyuna kurulmuş tezgahlardaki halılar, tombaklar, türlü kıyafet ve ziynetin yanısıra, Anadolu’dan geldiği belli olan çeşit çeşit lokumlar, kuruyemiş ve meyvaler iştah kabartıyordu. Zülfikar buna dayanamadı ve yanındaki adama dönerek:

-Şu sakızlı lokumlardan alsak… Tadını özledim. Güzele benziyorlar…Sor bakalım 300-400 dirhemine ne vereceğiz. Olmadı 2 okka alın da bulunsun…

Tezgahta duran çocuk, Zülfikarın heybetinden etkilenmiş olacak ki, hemen iki okka sakızlıyı paket edip, bir 10 dirhem kadar da atlar için kağıda sardı ve;

-Beyim. Safranboluluyum… Biz de bunları en çok atlar tüketir inan ki, onlara da ver bak, ok gibi atılırlar…

-Var ol civan kardeşim. Haydi selametle, hayırlı kazançlar olsun…Bir şey soracağım. Bu yük gemisi ne zaman hareket eder acep !

-Beyim o da Osmanlıdır. Hala yük boşaltıyor. Bu bitecek, sonra yük binecek. Akşamı bulur.

Zülfikarın suratı asılmıştı. Zamanı aksatmak istemesede, buralarda boş boş gezinmekten başka bir şey olmadığını kabullenerek yol boyunca ilerlemeye, etrafında olup biteni seyre koyuldu. Biraz ileride çalışan taş bileyciyi görerek yanına gitti ve:

-Kolay gele. Vaktimiz varmış. Şu bizim demir takım taklavatı bir ışıldatsan usta?

-Nelerin var beyim, bir bakalım !

-5 kama, 4 kılıç bir de uç çakısı…

-3 akçeni alırım…

-Helal ı hoş olsun ! Al bakalım. Bundan başla…

Göğsünden çıkardığı çatal başlı kamasını(zülfikar) uzattığı anda arkadan gür bir ses duyarak irkildi:

-Yavaş biraz Yeni oğlan ! O zülfikar seni taşımaz…

Zülfikar hiddetle arkasını döndü. Kendisinden hayli uzun, yapılı ve pala bıyıklarının altından dişlerini göstererek gülümseyen esmer tenli adam, kılıcını eliyle sıkı sıkıya tutmuş, ona bakıyordu. Zülfikar buna aldırmadan yaklaştı ve sakin bir şekilde :

-Yeni oğlan diye bizim oralarda Kavvad’lara domalıp, secde edenlere denir !

-Ağzında salt laf bitenin, toprağında ot bitmezmiş… Çekil yolumdan da, şu kılıcı senin kemiklerinde bilemeyeyim !

-Sen kimsin ki çatal başlı Zülfikar’dan öncelik hakkı istiyorsun?

-Sen kimsin ki, ‘Hızır’ın ‘Zülfikarlı sancaktarı Attila’ya yol açmıyorsun…

Zülfikar bu söz üzerine bir anda afallamış, çocukluk hayali olan, ‘Zülfikarlı sancağı’ dalgalandıran yiğitle burun burun geldiğini anlamıştı. Buna rağmen, kendisine bu şekilde hitap edilmesi hoşuna gitmemişti. O an, bu ne idüğü belirsize haddini bildirmeyi düşünse de, kendini açık etmemenin doğru olacağını  düşündü. Sıradan bir esnaf gibi boyun eğmeye karar verdi ve;

-Buyur beyim. Sinirimi mazur gör. Alışık değiliz böyle hitaplara… Buyur!

-Sende bir beş taş saklı amma… Anlamadım. Gemiye mi geleceksin?

-Evet beyim. ‘Ancona’ya geçeceğiz. Oradan kısmetse ‘Bologna’ ya…

-Güzel.. Beraberiz. Kaybolma yiğidim. Şu kamanı bir incelemek isterim… Hem de bir hellaleşip, sohbete veririz. Yol kısa sayılmaz! Rüzgara bakılırsa gecenin karanlığını yaracağız…

Kısa süren gerginlik, bir dostluğun başlangıcı olmuşcasına sohbete daldılar. Sancaktar Atilla, ‘Hızır Reis’ gemilerindeki maceraları, bir çocuk şevkiyle ballandıra ballandıra anlatıyordu.  Zaman zaman ayağa kalkıp naralar atıyor, sakinleştiğinde ise bunun bir gemici alışkanlığını olduğunu söylüyordu. Düşman üstüne sonsuz mavilikte süzülmenin, insanda sarhoşluk yarattığından bahsedip, savaşçıları uyandırmanın en iyi yolu olarak, ‘Sağlam bir Nara’ nın gerekliliğini vurguluyordu. Hiç deniz savaşında yer almamış, ‘Hızır Reis’ hayranı olan Zülfikar ise onu dikkatle takip ediyordu. Sancaktar Atilla anlatmaktan bıkmıyordu:

-Top sallamak başka… Topa tutmak başkadır. ‘Reis, deyyuslar gibi sallama sevmez. Menzili aklında ölçer, karşı geminin hareketini süzer, dalgalara bakar uzun uzun ! Sonra kimsenin yapamadığını yaptırır bize. ‘Ya Bismillah, salın Zülfikarlıyı’ dediği anda, tam yelken düşman üstüne… Daha deyyusların suratını görmeyiz amma biliriz ki, sarıdan beyaza dönmüştür renkleri. Kolay mı burun verip bir geminin üstüne öyle dalmak… Kaçamazlar. Tam 70, bilemedin 100 kulaçta, ‘düşmanın burnuna on dalga boyu kala, bir dümen verir mübarek. O hızla düşmanın tam yanağından koskoca gümbürtüyle çarpar, gövdeleri birbirine yalatırız … Aynı anda ne kadar topçu varsa ortalığı kıyamete çevirir. İpler atılır, bağlanır. İşte o zaman şenlik başlar. Kılıcını çeken her yiğit ‘Allah’ çekerek atlar düşman üstüne… Çok ince iştir ha ! Dümen sana yelken vermişken, ters yöne çarparak yalpalatmak… Hem de kendine bir zarar vermeden. İlim irfan ister. Bilek, yürek ister… İnanç ister ! Hele sen anlat biraz da kara kaplumbağası…

-Bu denizde yaşayanlar hep mi küfürbaz olur Sancaktar…

-Öyledir ya ! Sıkıntıdan birbirimize bulaşa bulaşa bu hale geldik. Kusurumuza bakma…

-Estafurullah ! Hangi birini anlatayım be… Gemiye saklayalım. Sen buraları bilirsin, bu lokumların yanında bir de orta şekerli olsa… Var mıdır imkanı ?

-Olmaz mı ! Gel… Gemiye çıkmadan bir kahve ikram edeyim sana…

Bir süre yürüdükten sonra hemen köşe başında duran kıraathaneye girdiler. Zülfikar o an şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı ki, heyecanını belli etmeyen bir edayla önüne bakarak yerine oturdu. İçeride kimse ne Osmanlıca, ne de farsça konuşuyordu. Ona çok yabancı gelmese de, bir kaç gavur ortasında kaldığını anlamıştıki, orta yaşlarına gelmiş kahveci onlara doğru yanaştı ve çok bozuk bir Osmanlıca ile ‘Ağzınıza layık Osmanlı Kahveleriniz… Bendendir. Afiyet olsun’ diyerek kahveleri bıraktı. Zülfikar uzun süre elini kamasından ayırmadan ortalığa sert bakışlar fırlatsa da, Sancaktar Atilla onu rahatlattı ve kahvesini önüne iterek:

-Dedim ben… Siz de saklı ‘bir beş taş var’ amma, belli ki ağzınıza Süleyman Hanımızın mührü çoktan vurulmuş… Haydi sıhhatinize!

-Var ol Atilla beyim. Senin de…Ziyade olsun.

Akşam saatlerine kadar sessizce oturdular. Zülfikar yapısı gereği çok konuşmasa da, yanındaki bu iri kıyım Osmanlı’yı da merak etmiyor değildi. Geminin kalkma saati gelmiş, son kahvelerini de yudumlamışlar, toparlanıyorlardı. Atları gemiye alırken zorlansalarda, bir kaç akçe fazlasına işi hallettiler. Adamları atlarla kalacak, Zülfikar ile Atilla’da güverte kısmında oturacaklardı. Karanlık ve derin maviliğe içinde kırpışan cılız ışıklarla ve püfür püfür esen Akdeniz’in üstünde derin bir sohbet başlamıştı. Zülfikar’ın bu sessiz hallerini açmak yine Atilla’ya düşmüştü. Bir omuz atarak dürttü ve:

-Anlatsana Zülfikar. Çok merak ediyorum, toprakta vukuu bulanı, olup biteni.

-Toprak sonsuzluk be… Bir sefere varış zaten aylar sürer. O aylar çok önemli amma… o yol esnasında herşeyi öğreniyorsun. Kardeşlik kazanıyorsun. Kim kimin sırtını kollayacak orada belliyorsun ama düşman karşısına dikildin miydi… İşte onun gibisi yok. Mehteran başlar zaten, yüreğine kulağına güç verir, atılmak için sabırsızlanmaya başlarsın. Atlar bile burnundan solurlar ! Zaptedemezsin namussuzları…

-Anlat be Zülfikar !

-Hilal şeklini alır herkes! Akını başlatmak tam göbekte duran azapçılarla, süvarilerin işidir. Ah o azapçılar yok mu! Bembeyaz kefen giyerler üstlerine. Hepsinde çift kılıç ! Bilirler öleceklerini ama ne yalan söyleyeyim, düşmanın işini oracıkta bitirirler. Onlar savaşırken ‘Salalar’ verilir. Düşenin cenazesi o an kılınır… Hilal bir nev i aslanın ağzı gibidir. Kanatlardan bindirip, sarıveririz etraflarını. Yani yutar, indiririz mideye !

-Padişah ?

-Yiğitlere komutanlık eden oysa, mutlaka hilalin göbeğindedir. ‘Hassa’ların arasında durur. Kapıkullarının arkasında… Ağır piyadeler ile Yeniçeriler oradadır. Başa çıkılmaz yiğitler. Herbirinin üstündeki takım taklavat 45-50 Okkadır ama ona rağmen çeviklikleri akla sığmazdır. Hele Hassa’lar… Enseleri zincirlikten başlar, kolçaklara, dizçeklere kadar tombak metalinden olur tüm vücudları. Bir de düşünsene, bunların üstüne bir de techizat yüklendiğini… Sağır baltaları, şeşperleri, bozdoğanları, topuzları vardır. Ama çokta ihtiyaç duymazlar. Öyle bir namus belasına kılıç sallar ki mübarekler, uzaktan savaş alanını görsen, şıkır şıkır demir ışıkları alır gözünü ! Yıldızlar yere düşmüş gibi bir ışık seli anlayacağın.

-Sen de gördün değil mi hep bunları…

-Görmez miyim be Atilla ! Onları görüp te, şimdi böyle salına salına durmak ağırına gidiyor insanın ! Ama şimdi…

-Şimdi ne?

-Şimdi sana birşey sorcağım Atilla… Nasıl söylenir senin gibi adama bilmiyorum ama…

-Ne varmış bende… Beğenemedin mi?

-Estafurulllah. Şimdi ben ilk defa müslüman olmayan kadınlarla  karşılaşacağım değil mi?

-Yaa ! Başı açıklar… Göğüslerini sallaya sallaya adamın aklını yayık ayranına çevirirler, ona göre ha !

-İşte derdim de o… Biz alışık değiliz böyle şeylere Atilla !

-İnsan gördüğünü yaşadığını değil, görüpte yaşamayadığını dert edermiş yiğidim !

-Eee… Bi’ kus şu lafını açıktan !

-Yani diyeceğim odur ki; Buna sıkılma, göre göre bir süre sonra anlamsızlaşıyor herşey ! Saklı olan daha makbuldür. Kafadaki hayaletleri uyandırır !

-Tövbe, bismillah ! Suda çok kalmaktan, senin kafa dalgalara gark etmiş zaar ! En nihayetinde ne dersin, anlayalım ?

-Derim ki; Gavuroğlu,  adamın aklını almak için keskin bıçak sallamaz, keskin kadın salar adamın üstüne… Aklını döndürür, tenhada öldürür. Bunların çoğunun eylem biçimi budur… Kavvat takımı işte. O yüzden bi’gözün erkeklerde, diğeri de önünde olsun. Görmeye çalışma, duymaya çalış. İstihbaratçı adamsın. Ben mi öğreteceğim ?

Zülfikar biraz rahatlasa da, asıl aklında olan tek şey, bu köstebekli çukurdan muzaffer çıkıp, Cavidan’ı sağ salim teslim edebilmekti. Atilla’nın anlattıklarına aklı yatmıştı ve yapacağı iş ile ilgili ona en ufak bir ayrıntı bile vermemişti. Bu da ona ayrıca bir rahatlık verdi. Zifir karanlığı yararak ilerleyen gemi artık iyice menzile yaklaşmıştı. Atilla gözlerini kapatmış, eli kamasında duruyordu. Eksik olmayan horultuları, Zülfikar’ı rahatsız etse de, o bunu dert etmiyor, hatta arada bir Atilla’ya bakıp gülümsüyordu.

Gemi büyük bir gürültüyle yelken indirip, limana girdiğinde bağırışlar arttı. Zülfikar, Atilla’yı sertçe dürterek:

-Kalk Beyim. Seni sallayan beşik karaya oturdu. Kalk toparlanalım!

Beraberce doğrulup atların ve adamlarının yanına gittiler. ‘Gündüzünüz hayırlara vesile olsun. Selam-ın Aleyküm’ diyerek inmeyi beklediler. Atilla elini Zülfikar’a uzattı ve:

-Allah, ‘sefer’ de karşılaşmayı nasip eyler inşallah. Bak ne diyeceğim! El toprakları sayılır… Başın sıkışır. Olur ha ! Toulon Limanı’nın açığında, kayıkla bir cigaralık mesafedeyiz. ‘zülfikarlı sancak sallandırırız’,  aklında olsun…

-Allah razı olsun. Şunu al Sancaktar !

Zülfikar görünmeyecek bir biçimde Atilla’nın eline bir Françe sikkesi verdi. Üzerinde ‘Jeanne D’arc’ın dövme resmi olan sikkeyi gören Atilla, onun Bologna’ya değil de, Françe topraklarına yelken açacağını anladı ve göz kırparak teşekkür etti. Ayrıldıktan sonra bir süre orada kalan Zülfikar ve adamları, eskimiş harita üzerinde bir süre oyalandılar. Bilmedikleri bu topraklardan en kolay biçimde çıkmanın yolları üzerine tartıştılar ve atlarına binerek uzunca bir süre güneşin batış noktasına doğru  dört nal gitmeye karar verdiler. O günlerde Çizme topraklarında, aynı Avrupa’da olduğu gibi, büyük bir Osmanlı korkusu vardı. Zülfikar, bu korkularla dolu ve yapmacıktan etek öpen zihniyeti sevmez, arkadan ne türlü oyunlar peşinde olduklarını bilirdi. Bilhassa Akdeniz’in artık bir Osmanlı gölüne dönmüş olması, Avrupalı bir çok devletin ticaret yollarını tıkamış, hepside bir nev i boyunduruk altına girmişti. Ancak Zülfikar’ın canını sıkan iki konu daimi bir biçimde kafasını meşgul ediyordu: Osmanlı’nın adalet duygusu her ne kadar Müslüman olmayan yerli halkın din ve inançlarına dokunmamayı insaniyet bilse de, zaman içinde bazı çıkar odakları ‘tek özgür oldukları alanı’ yani Vatikanı ve kiliseleri provokatif unsurlara çevirecekler, gizli eylemlerinin merkez düşüncesi haline getireceklerdi ve bu yıkıcı zihniyetin temelinde de, şu kör olası ‘para’ mevhumu vardı. İkinci konu ise, Avrupa’da dilden dile dolaşmaya başlayan ‘Elde taşınabilir ATEŞLİ SİLAHLAR’ konusunun gelişimi idi. Her ne kadar Osmanlı’nın ateşli silah üretmedeki hızı ve başarısı çok üstün olsa da, bunun mucitlerinin gizliden gizliye konuyu teferreutlandırdıklarını biliyor, düzenli ordularda kullanmasalarda, küçük çete-kıstırma ve baskınlarda kullanılarak, mesafeli adam avlamanın avantajını ele geçirebilecek olmalarından rahatsız oluyordu. Osmanlıya karşı koyabilmek amacıyla bazı devletlerin hem Osmanlı ile, hem de tüfek yapan Avrupalılar ile ticaret yaptığı tüm istihbaratçıların bilgisi dahilinde idi. Denizciler de gizliden gizliye yapılmaya çalışılan bu ticareti engelleyebilmek için çok çaba sarf ediyorlardı. Ona göre bu uğursuz buluş, bir devrin de dönümü olacaktı.

Zülfikar bu düşüncelere kapıldıkça, daha da hırslanıyor ve hızlanıyordu. Uzun zaman geçmiş, gün ortasını aşalı hayli zaman olmuştu. Neredeyse hiç durmadan dört nal koşan atların dili dışarıda, herkesin yüzü gözü toz içinde kalmıştı ki, Genova’ya vardılar. Zülfikar elini kaldırarak adamlarını durdurdu ve ‘buradan sonrası binbir alemin çalkandığı topraklardır beyler. Gözünüz açık, niyetleriniz kapalı olsun. Erenler rehberliğini eksik etmesin’ diyerek, adeta düşman üzerine atılır gibi ‘dündül’ü şahlandırdı ve tekrar dört nala vurdu.

CCCC

Gün sessizlik ve düşünceler içinde geçmişti. Jeanne, Logestilla ilgili son derece huzursuz olsa da, bunu belli etmemeye özen gösteriyor ama kadınlık içgüdüleri gereği, gözünü ondan ayırmıyordu. Algernon bütün gün çalışmaktan yorgun, elinde kalan son balıkları birine satmaya uğraşıyordu. Logestilla ve Yvonna ise keçilerle birlikteydiler.

Logestilla, her ne kadar neşeli görünmeye özen gösterse de, aklının bir köşesinde kendisi ile ilgili cevaplar bulmaya, onları birleştirerek dünüyle ilgili bir ipucuna rastlamaya çalıştığı bellioluyordu.. Bir süre sonra uzaktan Jeannı’ın da kendilerine doğru geldiğini gördüler. Evde sıkılan Jeanne, biraz da merak duygusuna yenik düşmüş, onları kolaçan etmeye karar vermişti. Eline aldığı sepete bir kaç çeşit meyve ve tava ekmeği koyarak onların yanına doğru yola çıktı. Yanlarına ulaştığında Logestilla ağaç dibinde uyukluyor, Yvonna ise her zamanki gibi keçileriyle oynuyordu. Jeanne’ı gördüğünde ise ‘Annem…Annem geldi’ diyerek ona koştu. Logestilla’da ayağa kalktı ve gülümseyerek onu karşıladı. Beraberce oturdular. Jeanne, Yvonna’ın saçlarını okşayarak:

-Size mevye getirdim. Herkes garip buluyor ama ben beyaz ekmekle meyve yemeyi nedense çok seviyorum.

-Teşekkür ederiz bayan Jeanne.

-Ne teşekkürü. Yüce Tanrı’nın bütün bunlar. Ona ve Hz.İsa’ya teşekkür edelim…

-Tanrıyla küstüm ben Anne. Bu aralar gökyüzünde olmadık işler yapıyor. Keçilerimi korkutuyor.

-Ama sana da dünyanın en güzel hediyesini gönderiyor, değil mi Yvonna ?

Yvonna mahçup bir şekilde Logestilla’ya ve annesine baktığı anda bir kahkaha koptu. Meyvelerini yerken, bir yandan da sohbet ediyorlar, güzel havanın ılık rüzgarını içlerine dolduruyorlardı. O dinginlik hoşlarına gitmiş, Yvonna annesinin dizlerine yatmış, herkes yarı uyku içinde sessizleşmişti. O huzur dolu dakikaları, başıboş bir gürültüyü andıran konuşmalarla ilerleyen bir kaç atlı bozdu.

Dört atlı onlara doğru yaklaştı. Jeanne toparlanarak onlara baktı ve ikisinin Fransız zabiti, diğer ikisinin de sivil olduğunu gördü. Logestilla da tedirgin olmuştu. Jeanne ile birlikte Yvonna’ı dürterek ayağa kalktıklarında, atlılar yanlarına kadar gelmişti. Konuşma ve gülüşmelerinden, hiçte hoş bir görüntü çizmedikleri ve sarhoş oldukları belliydi. Zabitler atlarından inip, Jeanne’a doğru yöneldiler. Logestilla buz kesmiş, Yvonna ise neler olduğunu anlamaya çalışan bir haldeydi. Dört kişi Jeanne’ın üstüne doğru ilerlerken, bir yandan da ipe sapa gelmez argo iltifatlar ediyorlardı. Adamlardan biri Jeanne’ın yanına kadar geldi ve elini saçına uzattığı anda, Jeanne sert bir biçimde onu itti. O sırada diğer zabit de, Logestilla’ya yöneldi. Logestilla kıpkırmızı kalmış, sert bir biçimde adama bakıyordu. Tam ona dokunulmaya çalışıldığı sırada, diğer zabit’in Jeanne’a sarılmaya çalıştığını gördü. Yvonna da bir çığlık atarak adamın üstüne atıldı. Ortalık bir anda karıştı. Diğer adamlar Yvonna’ı tutarak, ellerindeki kısa kılıçları ile kenara doğru çekerken, Jeanne’ın çığlıkları geliyordu. Adeta bir kurda dönüşen Logestilla, hiç beklenmedik bir anda, Osmanlıca ‘Bre deyyus… Allahuekber’ diyerek tek hamlede adamın belindeki kamayı aldı ve hiç tereddüt etmeden boğazına sapladı. Adam inlemeye bile fırsat bulamadan, fışkıran kanlar içinde yere yığılarak debelenmeye başladı. Herkes afallamış, bu anlık olayın şaşkınlığını ve sessizliğini bozmaya uğraşıyordu. Logestilla ise daha da hiddetlenmiş, elindeki bıçakla diğerlerinde yöneldi. Kılıçlı zabit, ‘Göçmen Orospu’ diyerek ona doğru atıldı. Kılıcını savurduğu anda, yere doğru eğilerek darbeden kurtuldu ve aynı hızla yükselerek, bıçağını bu kez diğer zabitin boğazına geçirdi. ‘Senin yerin kara toprak bile değil, Kavvad’ diyerek, ölmek üzere olan adamı çok kısa bir süre izledi ve suratına tükürerek, Jeanne’ın arkasında duran ve afallamış olan adama yöneldi. Adam bir hamle yaparak Jeanne’ı tuttu ve bıçağını ona dayadı. Bir an duraklayan Logestilla, gözlerini açıp kaparatak Jeanne’ı rahatlatmak istedi ve Fransızca:

-Bırak onu. Bir şey yaparsan, bil ki ikinizde ölürsünüz ! Ama kötü bir haberim var. Bırakırsan da öleceksin Köpek.

-Bırakmam. Al şunun elindeki kamayı Philippe !

-O köpek soyu bana bir adım yaklaşırsa, burada tek başına kalırsın. Ver kararını. Ya adam gibi benimle dövüşeceksiniz, ya da sen, arkadaşın ve o kadın beraber öleceksiniz. Seç ! Hangisi? Eksik erkek…

Eksik erkek lafını duyan adam, Jeanne’ı bıraktı ve kılıcıyla atıldı. Bir kurt gibi bekleyen Logestilla da adama doğru koşmaya başladı ve elindeki kamayı ona doğru sallayarak, adamın tam boğazına gönderdi. Artık kan, yemyeşil masumiyet kokan çimler üzerinden akacak kadar çoktu. Logestilla’nın başa çıkılmaz bir cengaver olduğunu anlayan son adam, hızla atına doğru ilerlese de, Logestilla’nın onu bırakmaya niyeti yoktu. Atıldı ve onu da yakalayıp, yere yatırdı. Adam, tam üstünde duran bu güzel ve masum görünümlü kıza yalvarıyor, Jeanne ve Yvonna ise girdikleri şoktan bir türlü çıkamıyorlardı. Logestilla adama eğildi ve ‘Davran be şarapçı…’ Seni böyle uğurlamak olmaz’ dedi. Adam elleriyle yüzünü kapatsa da, kurtulamayacağını anlayarak son bir hamle denedi ama Logestilla hazırlıklıydı. Bu dördüncü adamı da, adeta alamet-i farikasını işler gibi boğazından biçti ve aynı anda yere diz çökerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Jeanne ve Yvonna, bu sefer ikinci şaşkınlıklarını yaşıyorlardı. Biraz önce dört adamı da boğazlayan Logestilla, masumiyet dolu gözyaşları içindeydi.

Yvonna korkarak yanına gitti ve elini omzuna atarak;

-Prenses.. İyi misin? Prenses…

O dokundukça Logestilla daha bir yüksek sesle ağlıyor, adeta dövünüyor ve anlamadıkları bir lisanda dua edercesine konuşuyordu. Bir ara kafasını kaldırıp Yvonna’a ve sonra da Jeanne’a baktı. Dudakları titreyerek;

-Hatırlıyorum Yvonna… Özür dilerim Jeanne ! Ama bir anda herşey su gibi yükseldi içimde. Hatırlıyorum. Ben Rumeli evladı, Osmanlı kızı ‘Cavidan’ım… Ben çok özür dilerim.

O sırada Jeanne şoku atlatmış, evine doğru koşmaya başlamıştı. Arada kalan Yvonna’ı gören ‘Cavidan’:

-Koş onunla git. Beni bulduğun yerdeki o mağara girişi var ya; orada olacağım…

Yvonna hızla ve ne yaptığından habersizce oradan uzaklaştı. Tek başına kalan ‘Cavidan’ uzun süre boş çuval olmuş ağır bedenleri atlara yüklemeye çalıştı. Bir an önce onları geldiği o yola götürmeli ve kayalıklardan denize yollamalıydı. İçinden ‘Yvonna gelir mi acaba. Elbiselere ihtiyacım var’ diye düşünüyor, atları birbirine bağlamaya çalışıyordu. İşini bitirerek, atlardan brine bindi ve yine o karanlık yola doğru tırıs ilerlemeye başladı. Artık hatırlıyordu ve olanları düşünmeden de edemiyordu. Karma karışık beyninin içinde birbirini kovalayan sesler, yüzler ve anlamsızca oluşan sorularla ilerliyordu:

Cavidan’ın Yaşamı

Musul kökenli bir babanın ve Safranbolu’lu bir anneden olma Cavidan’ın gerçek ismi ‘Saime’ idi. Daha küçücük bir çocukken Anadolu’nun yokluğundan sıyrılmak isteyen ailesiyle birlikte Biga yarımadası bölgesine gelmişti. Osmanlı hanedanlığının en önemli zaferlerinden birinin yaşandığı Biga Kalesi’nin fethinden sonra bölge gelişmiş, gerek konumu ve gerekse ekili alanları itibariyle önemli bir yer halini almıştı. Saime, o küçük yaşlarında ailesine yardım ediyor, İstanbul’dan gelen esnafa zeytin ve yağının yanısıra, bilhassa sarayda nam salmış ‘biga eti’ ni satmaya çalışıyordu. İstanbul’dan oraya gelen, Kuşhane mutfağının üstüdan-ı matbah-ı Has’ı Veli Efendi, bir gelişinde ‘Saime’ ile çok ilgilenmiş, ondaki farklı vasıfları sezmiş olacak ki, ailesiyle birlikte İstanbul’a nakl olmaları için ikna etmişti. Bu vesileyle aile, sözünün eri Veli Efendinin de icabetiyle Üsküdar’a yerleştirilmiş, babasına bir zanaat görevi verilmiş ve Saime de ‘kızlar ağası’nın icazeti ile ‘Harem’e eğitime gönderilmişti. Kanunlar gereği olarak, Saime’nin Harem’de olduğunu kimseler bilmeyecekti.

Kapalılığı ve disiplin yöntemleri dünyada nam salmış ‘Harem’de olmak, aslında çok büyük bir ayrıcalık ve üst düzeyde eğitim anlamını taşıyordu. Bir üniversite olarak kabul edilen ‘Harem’, bilindiği gibi harem ağası tarafından değil, ‘Kızlar Ağası’nca idare edilirdi. Kızlar Ağası, koskoca hanedanlığın üçüncü ve en önemli isimleri arasındadır. Valide Sultan ile Padişah arasındaki haberciliği o yapar, sarayın güvenliğinden bile o sorumlu tutuşurdu. ‘Kızlar ağası’ mutlak suretle hadım ve siyah ırktan olurdu.

Girdiği ilk günden itibaren, ailesine düşkünlüğü ve onlardan ayrı kalması sebebiyle hırçınlaşan Saime, bu özelliğine rağmen hiç kavga etmiyordu. Ancak onun gelişinden sonra ‘kızlar ağası’nın dahi dikkatini çeken bir şeyler oldu. Saime ile atışan kızlar daimi olarak ufak tefek kazalar atlatmaya, yaralanmaya veyahutta hastalanmaya başladılar. Bu durum karşısında ‘Kızlar Ağası’, gözde kızlarına talimatlar vererek, onu izlemeye aldı. Bu şüphesinde de haklı çıktı. Olay çıkarmaması gerektiğini bilen Saime, hıncını türlü oyunlarla ve mutlaka alıyordu. Ya göbek dansı için çalışılan yerlere arap sabunu sürüyor, ya göz boyalarına biber katıyor, ya da sedef tarakların içine jilet veya reçineli ağda saklıyordu. ‘Kızlar Ağası’ her ne kadar buna çok sinirlensede, Saime’nin bu zekasından çok etkilenmişti. Bir süre sonra, bir gece vakti Saime’yi uyurken dürüp, hanedan kayığıyla Kız  Kulesine getirtti. Orada Saime’ye hakikatlı bir kötek attırdıktan sonra, neredeyse sabaha kadar konuştu ve ‘Dil alanlar’ca yetiştirileceğini, artık Osmanlı için İstihbarat yapacağını söyleyerek, onu o karanlığa hapsetti. Tüm bunlara ikna ederken, ailesinin son derece refah içinde tutulacağı ve kendisinin de hiç bir sıkıntıya maruz kalmayacağını anlatmıştı.

İki gün boyunca karanlık içinde kalan Saime, bunu hiç sıkıntı etmemiş, kendisine teklif edilenleri uzun süre düşünebilme fırsatı bulmuştu. Daha sonra yanına gelen ‘Kızlar Ağası’ ile o günlerin önemli isimlerinden sayılan ‘Ömer Bedri’ nin ellerini öperek, bambaşka bir hayata başlamış oldu. Kendisine de, ‘CAVİDAN’ yani ‘EBEDİ-ÖLÜMSÜZ’ ismi verildi.

Cavidan, yabancı diller öğrenmek ve bireysel dil alma-cenk etme-sihirbazlık, raks etmek ve güzel yemek yapmak konularında yetiştirilmek üzere, gözlerden ırak ‘Beykoz sırtlarında’ yer alan av köşklerinden birine götürüldü. Her gününü, kendisi gibi yetişen ve kadın-erkek ayrımı olmayan yerlerdeki insanlarla geçti. Öylesine zorlu etaplara muhatap bırakıldı ki, normalde bir kızın dayanabileceği türden şartlar değildi bunlar. İçkiler içirildi, erkeklerle kavga etti, onların türlü sataşmalarına ve iftiralarına maruz kaldı-dayak yedi, dayak attı. Buradaki maksat, onun bilhassa yabancı devletlerde çokta umursanmayan, ancak bir müslüman için son derece gayr ı ahlaki olan mevzuulara karşı duyarsızlaşması içindi.

İki yıl sonunda ‘Saime’ gitmiş, yerine bambaşka ve içinde türlü kişilikleri barındırabilecek kadar gizemli bir ‘Cavidan’ gelmişti. Ancak tüm bu farklı kişiliklerin altında, attığını vuran, delidolu ve son derece zeki bir Osmanlı vardı. Öylesine efsanelerle eğitildi ki, artık o ‘varlık maksadını’ tamamen ‘Allaha ve Osmanlı’nın Yüce bekaasına’ adamıştı. Henüz yirmi dört yaşındayken, bir gece sabaha karşı uyandırıldı. ‘Ömer Bedri geldi, seni çağırmamızı emretti’ dediler. Cavidan hızla olduğu yerden kalktı ve misli terliklerini giyerek ‘gidelim’ dedi. O kadar süredir, ilk defa şömineli odayı görecekti. Ağır adımlarla sessizce ilerlediler. Merdivenlerden çıktılar, ‘Ömer Bedri’nin sağ kolu olan yiğit kapıyı çalarak içeri girdi ve onu buyur etti. Loş aydınlık içinde, şöminenin yanındaki camdan dışarı bakan Ömer Bedri, olduğu yerden kıpırdamadan bir el hareketiyle sağkoluna çıkmasını söyledi ve:

-Gel evladım yanıma. Buradan uzakları seyretmek insana nerede olduğunu hatırlatıyor. Sen de bak ! Koskoca dünya bu…

-Küçük bir kısmı efendim !

-O küçük kısmın hakkını vermediğin sürece, senin için hep büyük kalacaktır. Bizzat ilgilendim. Gösterdiğin çabadan bi’ haber değilim. Lakin ömür, tam da dediğin gibidir. Bu küçük manzaradan ibaret değildir. Böyle masum da değildir… Biliyorsun değil mi?

-Allahın verdiklerinin, masumiyet hakkını korumak için buradayım efendim.

-V’av Harfinin derinliğine vakıf mısın Cavidan ?

-Tam hakkını sizler gibi veremem efendim, lakin bildiğim ve rehber edindiğim incelikleri vardır.

-Ne imiş onlar yiğit fidan?

-İnsan, Allahın izniyle dünya derdine V’av biçiminde düşermiş. Az doğrulduğunda kendisini Elif zannedermiş. Ancak hepimiz kaderimiz olan ölüme ulaştığımız zaman Elif olurmuşuz Efendim ! Allahın birliğini de simgelediğini bilmekteyim.

-V’av’ın uyarıları ile ilgili bir bilgin yok mu senin?

-Yok Paşam.

-V’av der ki; Şu hususlara dikkat eyle. Eyle ki, kul olma-insan olma hakkını layıkıyla yerine getirebil. Vali, Veli, Vasi olursan, Vezir, Varis, Valide de olursan ve bir Vaad verirsen… Bu kelimelerin hakkını ver. Bunlar, insanı kendisi ile ve dünya ile ve ahiret ile büyük bir sınava tabii tutar.

-Anlamına vakıf olmak için çalışacağım efendim.

-Cavidan. Artık piştin. Olgunlaştın ! Osmanlı Hanedanlığı görev zamanının geldiğine kanaat getirdi. Yarın Padişah Sultan Süleyman Han bizzat seni görecek. Ona hakkını helal etmeye ve etek öpmeye gideceksin. Harem Ağası geldi, burada ! Sana tüm detayları tek tek öğretecek. Cariyeler seni bugünden Sultanımıza hazırlayacaklar. Lakin asıl konu bu değil. Asıl konu ailen ! Onlar şu an seni son bir kez görmek için buradalar. Namaza varıncaya kadar vaktiniz var. Burada baş başa hasret giderin… Sonra görmen nasip olmayabilir.

Cavidan’ın o sert ifadesinin yerini şaşkınlık dolu bir bakış aldı. Sanki o gitmiş, yerine küçük Saime gelmiş gibiydi. Etrafına bakındı. Loş ışığın altında ağır adımlarla ona gelen Annesi ile babasını gördü. Ömer Bedri’nin varlığını unutarak onlara doğru koştu ve ikisine birden sarıldı. Herkes aynı anda öpüp koklaşırken, Ömer Bedri de ağır adımlarla odanın dışına çıktı. Annesi onun her yerine dokunuyor, ellerini inceleyip öpüyordu. Babası da aynı şekilde inceliyor, onun ağzından çıkacak sözlerle, ne yaptığını, nasıl olduğunu anlamaya çalışıyordu ama içlerindeki özlem duygusu öylesine büyümüştü ki, bunlara fırsat dahi kalmamıştı. Biricik kızları sağlıklı ve güzeldi. O da bunlara yetmişti. Kısıtlı vakitleri süresince bu tablo hiç bozulmadı. Sabah ezanı duyulduğunda, annesi ile babası ellerini açarak, kızları için dua etmeye, ayetelkursi okumaya başladılar. Cavidan, onlara uzun uzun baktı. Gözleri doldu ve dualarına aldırmayıp, son bir kez sıkı sıkı sarıldı. Karşılıklı haklarını helal ettiler. Ömer Bedri’nin tekrar odaya gelmesiyle vaktin dolduğunu anladılar ve ağır adımlarla ama gözleri birbirlerine takılmış bir biçimde uzaklaştılar. Tam yok olacaklarken, Cavidan gür bir ses ile;

-Ana…! Babam… Beni tekrar göreceksiniz… Allah şahidimdir ki göreceksiniz… diye ve ağlayarak bağırdı.

Ertesi sabah dalyan gibi yeniçerilerin korumasında ilerleyen Cavidan, Kızlar Ağası, Ömer bedri ve üstüdan-ı matbah-ı Has’ı Veli Efendi ile birlikte padişahın huzuruna çıktılar. Cavidan’ın yüzü gözü kapalıydı. Sultan Süleyman Han, gür sesiyle onu yanına çağırdı ve eteğini öptürdükten sonra Ömer Bedri’ye dönerek:

-Helalini Osmanlıya, haramını başıyla bedel biçtim. Dünyevi yüzü sizin, ak alnı Osmanlı’nındır. Vukuatları bilhassa kulağıma getirildi. Cezayir’e ‘Hızır’ ile nakl olunsun. Hassasiyetle emrederim ki, Françe topraklarına rakkase bir köle olarak satılsın. Göze batmayacak bir meblağ karşılığında olsun. Haberi dilden, mührü vücud üstünde belirgin bir yaradan olsun. Osmanlı’nın talimatı belli ve kutsal bir emanettir. Her teferruatı aklına zerk edilsin. Dört Cuma’da bir, öğlen namazı sonrası bana veyahutta Has Odabaşına nihai izahat verilsin.  Allah u teala, yolunu açık, gönlünü bol, haysiyetini vakur eylesin kızım !

Hepsi birlikte titreyen vücudlarını öne doğru eğerek selam verdiler ve geriye giden adımlarla yavaşça oradan çıktılar.

Arcachon…

Düşüncelerle boğuşmaya, eski günleri hatırladıkça ağlamaya ve bir yandan da atını sürmeye devam eden Cavidan, arada bir dönüp ‘leş gibi serilmiş’ bedenlere bakıyordu. Köyden oldukça uzaklaşmıştı. Ortalıkta kimsecikler yoktu ve yanında uzanan yüksek kayalıkları döven denizin tam da yüksek bir yanına gelmişti. Buradan onları bulmaları imkansız diyerek atından indi ve adamlara doğru ilerledi. Onları buradan sallandırmak çok daha kolay ve hızlı olacak diye düşünerek, işe koyuldu. Hepsini tek tek indirip, uçurumun dibine dizerek, tek tek aşağı doğru yuvarlamaya başladı. Düşen bedenler kayalara çarptıkça dağılıyor ve kırılan ölü kemiklerin sesleri geliyordu. İşini tamamladıktan sonra, o derin boşluğu kolaçan etti. ‘Mübarek nasıl da yuttu hepsini bir anda’ diyerek atların eğerlerini çözdü ve çıplak halde kaçmaları için salıverdi. Kendi atıyla başbaşa kalmıştı. Sebepsiz gavurların onu tanıyabileceğini düşünerek, sadece yakın bir merkeze kadar onunla kalmayı doğru olacağını düşündü. Geriye kalan tek problem giysileri idi ve bu konuda tek güvenebileceği kişi, Yvonna’dı. ‘Acaba gelmiş midir’ diyerek o mağara önüne doğru yola çıktı.

Hızlı bir şekilde ortadan kaybolmak istese de, aklını karıştıran bir konu vardı. Algernon, Yvonna ve Jeanne, yıllar sonra içinde olduğu tek aile idi ve onları böyle bir durumda bırakmaktan dolayı muzdaripti. Bunları düşündüğü sırada Algernon, ile Jeanne olanları korku içinde tartışıyordu. Güçlü görünmeye çalışan Algernon, Jeanne’ın saçlarını okşayarak:

-Üzülme Jeanne. Bu çok zor biliyorum. Zaten bu unutkanlığın altında ve son günlerde olan herşeyde bir gariplik vardı. O kızın da böyle düşündüğünü biliyorum. Her ne kadar çok kötü olsa da, sizi korumuş baksana…

-Öyle de Koca Adam, ben, biz, hiçbirimiz böyle birşeye alışkın insanlar değiliz. Bu ölen adamlarla ilgili ya başımız ağrırsa… Yvonna da çok korktu. Nerede o gerçekten…

Yvonna çoktan mağaranın yolunu tutmuş, torbasına hızla tıkıştırdığı bir kaç parça giysi, ekmek ve bir şişe şarapla canhıraş biçimde Cavidan’a yetişmeye çalışıyordu. Kısacık bir mesafesi kalmıştı. Aynı dakikalarda Cavidan da yaklaşmış, bir yandan düşünceler içinde gark olup yarım kalan dualarını tekrarlıyor, diğer taraftan hafızasına koca Osmanlı topları gibi yankılanan düşünceler saldırıyordu. Tam bunlardan kurtulmak için bir çığlık atacakken, aynı yöne doğru koşan Yvonna’ı görünce rahatladı ve ‘Çobanım benim. Satmadı Vallahi…Helal olsun be çocuk’ diyerek ona yaklaştı ve atı daha durmamışken atlayarak yanına gitti. Yüzü hala donuk ve bembeyaz kesmiş Yvonna’nın yorgunluktan kızaran yanaklarına baktı ve dayanamayarak ona sarıldı:

-Yvonna Osmanlı olmalıymışsın sen. Bana hayatımı geri verdin.

-Prenses ne yapacağız?

-Yvonna inan seni gördüğümde, bu olacaklardan habersizdim. Hemen ailenin yanına dönmelisin. Onlar merak etmemeli… Korkabilirler ve sadece senin sağlığın için zabitlere haber verebilirler.

-Ben seninle kalacağım Prenses… Lütfen !

-Yüreği pamuktan dostum. Onlar çok iyi insanlar… Gel gelmesine ama onlara bu üzüntüyü reva görmemelisin. Mutlu yaşamları böyle bir acıyla sarsılmamalı. Haydi çabuk…

-Seni tekrar görecek miyim ?

-Bunun sözünü sadece anamla babama verdim. Sana bunu vaad edemem ama fırsatım olursa seni unutmayacağımı ve geleceğimi bil Yvonna !

Uzun uzun Yvonna’ın gözlerine baktı. Aklından geçeni yapmak istemese de, aile için en doğrusunun bu olduğunu düşünerek kamasını çıkardı:

-Beni affet Yvonna. Hepiniz için en doğrusu bu. Seni sevdiğimi unutma…

Aynı anda Yvonna’nın bacağında büyük ama zararsız bir yara açtı. Acı içinde yere kapanan Yvonna’a yaklaşarak:

Unutma. Bunu sana bilerek yaptığımı söylemeyeceksin. Beni gördün ve yanıma gelince sana saldırdım. Benimle boğuştun Yvonna, sakın unutma ! Üstünü başını biraz yırt ve yaranı kapat…Çok kanamasın !

Yvonna onun az çok ne yaptığını anlasa da, şaşkınlık ve korkuyla karışan acısıyla uğraşıyor, bir yandan da Cavidan’ı izliyordu. Cavidan, atına binerek son bir kez Yvonna’a baktı ve gözyaşları içinde hızla oradan uzaklaştı… Aklında o an tek bir şey vardı. Yıllar sonra ilk kez döktüğü bu gözyaşlarının sebebi, Algernon ile ailesine istemeden de olsa yaptığı büyük haksızlıktan başka bir şey değildi. O hislerle uzun süre at sürdü. Nereye gittiğini dahi bilmediği bu yolda, yalnızlığın o büyük acısıyla yine başbaşaydı.

ZZZZZZ

Dört atlı nefeslenmek için yavaşlamış, Nice’e yaklaşıyorlardı. Zülfikar ilk kez geçtiği bu toprakların zerafetini sevmiş, Anadolu halkının köy düzeni ile arasında benzerlikler bulsa da, ona çok daha farklı gelmişti. Evlerin çatıları, bahçeleri ve birbiri arasındaki uzun mesafeleri inceledi. Kadınların taktığı baş örtüleri de farklıydı. Belli ki, çalışırken saçlarının dağılmaması için kullanıyorlardı ve hepsi de bakımlıydı. İlk kez karşılaşmasına rağmen, kendine yönelen bakışlara nakikçe selam vermeyi de ihmal etmiyordu. Her ne kadar Fransızca konuştuklarını anlasa da, bunun aynı Anadolu’da kullanılan aksanlar gibi kendi içinde çok farklılıaşan bir lisan olduğunu anlamıştı.

Bir su kuyusunun yanında durdular. Zülfikar ‘dündül’den inerek kuyunun yanına gitti ve uzun uzun yüzünü yıkadı. Hava iyice kararmıştı. Adamlarından ‘ışık olabilecek’ birşeyler istedi. Haritasını çıkarttı ve incelemeye koyuldu. Buralarda bir kaç saat kestirebilir, gece boyunca yol alırlarsa, sabah güneşiyle birlikte Toulon’a varabilirlerdi. Adamlarına dönerek:

-Toulon’da sabah herkes işiyle meşgul olur. Bize şu edepsiz geceleri lazım gelecek. Oraya gittiğimizde, uykumuzu gücümüzü almış olmalıyız. Aklımız kalbimiz açık olmalı. O sebeptendir ki, Toulon’a gelmeden önce sakin bir yerler bulup akşama kadar uyumalı, birşeyler yemeliyiz.

-Beyim ! Şimdi?

-Şimdi biraz kestirin. Atları iyice suya samana doyurun… Çok zorladık onları ama Allahın da izniyle başardılar !

-Anladım beyim !

Zülfikar sırtını hayli yaşlanmış çam ağacına yaslayıp, bileğine bir büyüğünün daha çocuk yaşta hediye ettiği püsküllü kehribar tesbihini taktı. Elinde ie incelemeye doymadığı çatal ağızlı zülfikar kaması vardı. Uzun uzun keskinliğini incelerken, bu el topraklarda başına gelebilecekleri prova eder bir hali vardı. Bir süre sonra gözleri yavaşça kapandı. Sol elinde tuttuğu kamasını göğsüne yapıştırdı ve kısa bir uykuya daldı. Zülfikar bu derin uykusunda da yalnız kalmamıştı.. İçinde karmaşa ve gürültüler arasından yavaş yavaş beliren bir rüyadaydı:

Her yer toz duman olmuş, yörük çadırlarının bulunduğu yamaçtan kanlar akıyordu. Yüzünü göremediği ama kendisi olduğunu bildiği çocuk ağır ve korkak adımlarla kanın geldiği yöne doğru ilerledi. İleride karşısında gökyüzüne uzanan bir duvar buldu. Duvardan aşağı inen kanlar arasında ‘Sultan Süleyman Han’, duvara tüm kuvvetiyle yaslanmış; ‘bu yoldan gelme çocuk. Arkalarını al. Anlat…Herkese anlat burada olanları. Şeytanı kendilerine kılavuz etmişler. Koş çevir şu kanı. Yoksa çok akacak’ ! dediği anda, tam kalbine saplanan okla yere yığıldı.

Zülfikar terler içinde rüyasından sıçradı. ‘Tövbe… Bismillah’ diyerek ayağa kalktı ve bir süre nefeslenmeye çalıştı. Anacığının sözlerini hatırladı: ‘Oğlum. Rüyanı, gittiğin yolun bir alameti olarak gör’.

Adamlarının uyduğuna iyice kanaat getiren Zülfikar, biraz uzaklaşarak kuytu bir yer buldu ve oturup düşünmeye başladı. Rüyayı hatırladıkça keyfi kaçıyor, aklında sessizce taşıdığı duygularla bir ilgisi olup olamayacağını anlamaya gayret ediyordu.

Avrupa’daki Osmanlı korkusunun, aklı sinsilikle yoğrulmuş birden çok karanlık zümrenin oluşmasına neden olduğunu biliyor, istihbarat çalışmaları yapan kişileri kendi saflarına çekmek için gayret gösterdiklerine şahit oluyordu. Bu zümrelerin, Osmanlı’ya topraklarında hizmet veren kişilere, din-soy-servet gibi safsatalarla yaklaşması ve bilhassa gayr ı ahlaki yollarla kadın dahi temin ederek yoldan çıkarmasını hazmediyordu. Zülfikar’a göre artık kara bulutlar artmaya ve Osmanlıya zarar vermek için hızla hareket etmekteydi. Türlü senaryoların kafasına ok gibi saplandığı o anlarda, uyuyan adamları bu sessiz imdada uyanmışcasına yanına geldiler ve ‘Biz hazırız beyim’ diyerek etrafına doluştular. Zülfikar hepsini tek tek dikkatlice incelerken adamlarından birinin belindeki kamanın  sağda değil, solda olduğunu gördü ve içindeki gerginliğin bir tezahürü olarak:

Sen Egeli ! Sağ elini kullanmaz mıydın, niye o kama sağında duruyor! diye sertçe çıkıştı. Genç çocuk neye uğradığını şaşırmış, Zülfikar’ın dikkati ise herkesin ona tekrar hayranlık duymasına ve kendilerini kontrol etmelerine neden olmuştu. Zülfikar sesinin tonunu bozmadan ve gözlerini tek tek herkesin üstünde dolaştırarak:

-Aklınızla kalbinizi bir tutun. Sen gözlerimsin, sen kollarım, sen bacaklarım ve sen de vücudumun siperi… Bunu unuttuğunuz her an, beni ve vazifemizin kutsiyetini unutmuş olursunuz! O uykudan sıçradığında sana dayanan bıçağı gözlerin görse de, ellerin bulamayacaktı. Beni, kendini, dava arkadaşlarını zamansız diğer tarafa naklettirecektin… Biliniz ki bu yeni bir kuraldır: ‘at üstünde, helada, uykuda, kadın kollarında, azap yollarında, eliniz her an onu tetkik edecek. Var mı anlaşılmayan!

Hep bir ağızdan ‘Yoktur beyim’ diyerek karşılık verdiler ve koşar adımlarla atlarına binerek, tekrar döt nala kalktılar. Gece karanlığını Zülfikar’ın bitmek bilmeyen o duaları ve ‘Allah Allah’ sesleri yırtıyordu. Rüyadan çok etkilendiği her halinden belliydi. Gittikçe hırslanıyor, o an elinden birşey gelememesinin verdiği çaresizlikle ‘dündül’e daha çok yükleniyordu. Hayvancağız da tüm gücüyle ve yorulmaya aldırmadan ilerliyordu. Uzun bir süre sonra ortalık aydınlanmış, uzak ülkelerin sırtından kendini gösteren güneş, gökyüzünü adeta kana bulamıştı. Bu eşsiz sonsuzluk onu rahatlattı. ‘Şükürler olsun’ diyerek yavaşladı. ‘Nice’ kasabasının çatıları uzaktan seçilebiliyordu. Çok az bir yolları kaldığını anlayınca daha da yavaşlayarak etrafına bakındı. Belli ki gözleri akşamüstüne kadar bekleyebilecek bir kuytu arıyordu. Adamına seslenerek:

-Bak bakalım; şu otları hayvan yiyor mu?

Hemen yanındaki yiğitlerin biri o an atından inerek etrafı uzun uzun inceledi ve Zülfikar’a dönerek, yok dercesine kafasını salladı. Karar vermişti. Akşam namazını bu her yere hakim olan tepede kılacaklardı. Gece yaşadığı kabusu neredeyse unutmuş, neşeli bir hali vardı ama yıllardır ne adamları ne de bir başkası, onun neşesini gösterdiğine bir an bile tanık olmamıştı. Dündül’ü bir süre sevip okşadıktan sonra çimlerin üzerine yığıldı. Bir türkü tutturmuş, tesbihini ağır ağır çekerek güneşin yükselişini seyrediyor, arada bir de gözlerini kapatarak dinlendirmeye çalışıyordu. Osmanlı’ya bağlılığıyla bilinen bu adamın bugüne geliş hikayesi de çok tantanalı ve bazılarına göre efsanevidir:

Zülfikarlı Şirzat’ın Yaşamı

Zülfikar’ın gerçek ismi ‘Şirzat’ idi. Yörük bir ailenin olan Şirzat, çocukluğu boyunca ailesiyle, deve sırtlarında kara çadırları ile dağ tepe dolaşmış, ayaklarının üstünde durabildiği ilk andan itibaren çalışmaya başlamıştı. Gençlik yıllarına kadar bulgur aşından başka bir şey yemeyen, Lokmadan gayrı tatlı tanımayan ‘Şirzat’, buna rağmen sık sık avlanmaya çıkar, eve  fazlaca geyik etiyle dönerdi. Ailesine yetecek kadarını alır, kalanı yakın göçebe akrabalarına dağıtmayı ihmal etmezdi. Bozok kolunun ‘kayı’ boyundan ‘karakeçili göçebe oymağı’ oldukları babası tarafından ona defalarca anlatılmış ve ‘Osmanlı Hanedanlığının birer Neferi’ oldukları kafasına işlenmişti. Buna kanıt teşkil edebilmesi için de, tek tük kazanabildikleri Osmanlı sikkelerinin üzerinde bulunan ‘İki Ok ve Yay’ sembolünü gösterirdi. Ok atma ve at binmedeki becerisi her gün gelişen, yetenekleri göz kamaştıran ‘Şirzat’ın en büyük hayali bir gün Osmanlı ordusunun cengaver bir mensubu olabilmekti. Gel zaman git zaman derken büyüdü. Efsanelerin de etkisiyle evden ayrılmaya karar vererek, hazırlandı. Geri dönmeyeceğinin bir işareti olarak ta, ok ve yaylarını yer döşeğinin üstüne bıraktı, uykudaki anacığının alnından öptü. Uzun uzun babasına baktı ve aynı gece evden ayrılarak Şehr i İstanbul’un yolunu tuttu.

Artık koskoca dünya karşısında korumasız ve kimseleri tanıyıp bilmeyen bir ‘Şirzat’ vardı. Belinden hiç çıkarmadığı keçi ayağı kaması ile dışı keçi kılından, içi ise taşlaşmış çam reçinesinden yapılma matarası dışında hiç bir şeyi yoktu. Tam bir efsaneyi andıran bu yolculuk esnasında, hep denizin kıyısını takip eden Şirzat, bu yolun İstanbul’da nihayet bulduğunu biliyordu ama aklı bambaşka şeylere çalışıyordu. Bilhassa durduğu noktaları özenle seçiyor ve bulunduğu yerde mutlaka bir ‘hır’ çıkartıyordu. Bunun tek bir sebebi vardı. O, İstanbul’a tek başına girmeyecek ve yanında mutlaka ‘yiğit, İstanbul sevdalı ve gençten birileri’ olacaktı. Biga’ya geldiğinde, soluklanmak için bir köy kıraathanesinde durdu. İçerisi oldukça kalabalık, üstü başı toz içinde insanları görünce şaşırdı ama belli etmedi. Köylülerde bu garip yörük kıyafetleri içindeki genci süzmeye başladı. Oralarda sözünün geçtiği belli olan, yaşını haylice almış bir adamın kendisine uzun uzun baktığını görünce dayanamadı ve :

-Hayır olsun beyim… Üstümde yer mi ararsın kendine. Baka kaldın.

-Yörük, yaşının haddini bil. Bu topraklarda gömülür, yabani ot niyetine biter, sonra da sarıkızın midesinde gevşersin…

-Buralar benim dersin… Öküzümle eşeğimden başkası otlayamaz dersin… Öyle mi?

-Önce elin, sonra ağzın çalışsın deyyus !

-Sen kimsin ki, Yavuz Selim’in toprağında ağalık taslıyorsun, kılları ağarmış keçi !

O anda ortalık karışmıştı. Yaşlı adam yanında oturan yalakalarına bir işaret çaktı ve Şirzat’ın üstüne saldı. Şirzat kamasını çekerek onları kollamaya başladı ve:

-Ellerin titremekten konuşmayı unutmuş ki, bu tüysüzleri üstüme salıyorsun yaşlı keçi… dedi ve adamlarından birini sağlam bir tokatla yere indirdi. Diğeri korkuya kapılmış, yerinde yalpalayıp duruyordu. Yaşlı keçi ‘Hadisene ulen’ diye çıkışsa da, davranamadı. O sırada bir ses duyuldu:

-Kesin artık şunu… Gel bizimle otur Yörük beyi. Burada sana yer var !

Şirzat gözlerini karşısındakini adamdan ayırmadan bir kaç adım geriledi ve kendisini davet eden bu gençleri göz ucuyla süzdü. Yaşlı keçi de, onun yalnız kalmadığını anlayarak sessizleşti ve adamını geri çekti. Şirzat’ın istediği olmuştu. Bu gençleri gözü tutmuştu. Masalarına oturarak ‘Selamın Aleyküm’ dedi. Onlarda sıcak bir selamla karşılık verdiler. Sohbetleri ağırlıklı Osmanlı efsaneleri ve İstanbul ile ilgili idi. Uzadıkça uzayan ve bitmek bilmeyen sözlerin derinliğinde başlayan dostluğun, uçsuz bucaksız zamanlara ve topraklara uzanacağını, o an Şirzat dışında kimse bilmiyordu. Şirzat kafasında kurduğu sözlerin tam zamanı olduğuna kanaat getirip söze girdi:

-Yiğitler. Anne kurt kışın soğuğunda az biraz serpilen yavrularını peşine takmış, bir ağaç altı aramaya koyulmuş. Sert tipiden dolayı başını kısmış, arkasına dönüp bakmadan saatlerce ilerlemiş. Onu takip eden yavruları da aynı şekilde ilerlemişler. Lakin yavruların hepsi farklı. Biri yolunu ayırmış, kendini en yakın kuytuya atarak kopmuş. Diğeri ortalıkta gezinen yavru ceylanı fark etmiş ve peşinden yitip yok olmuş. Geriye kalan yavru annesini takip etmiş… Menzile vardıklarında anne kurt bir bakmış ki yavrulardan ikisi yok. Diğerini, bellediği kuytu çukura bırakıp, avlanmaya çıkmış. Saatlerce bekleyen yavru kurt, karanlık çöktüğünde hala gelmeyen annesini aramak için çıkmış ama yolda bir kaç hayvanla karşılaşıp cenk etmek zorunda kalmış amma velakin o da yolunu kaybetmiş ! Anne döndüğünde ise ortalıkta kimsecikleri görememiş. Lakin demem o dur ki; Sizlerin de baba ocağında vadeniz dolmuştur. Zaman erkekliğiniz hakkını vermek, yeni bir hayat kurmaktır. Ben bu yol uğruna ayırdım kendimi. Yolum İstanbul. Allah nasip ederse Osmanlı için cenk etmeye gidiyorum. Varın bana katılın…

Şirzat, sessizleşerek önlerine düşen bakışları inceliyor, ağızlarından dökülecek ilk sözleri bekliyordu. O an tam da istediği olmuştu. Sessizlik içlerinde bir gürültü gibiydi. Herkes birbirine bakıyor, adeta birbirini onaylamak isteyen bakışlarla ilk çıkacak ‘Ben Varım’ sözünü bekliyorlardı. Şirzat, o kavga esnasında  ayağa kalkarak ‘yaşlı keçinin adamlarına’ müdahale eden yiğide dönerek; ‘haydi’ dercesine göz kırptı. Yiğit onu başıyla onayladı ve arkadaşlarına dönerek: ‘Biz birbirimize kanla bağlıyız Şirzat kardeş ! Ben varsam onlarda vardır… Söylesene ne zaman yolculuk’ dedi !

Herkes rahatlamış ve yıllar sürecek birlikteliğin ilk adımı da atılmıştı. Masadaki konuşmalar ve bakışlar Şirzat’ı o anda ‘bey’ ilan etmiş gibiydi. Macera böyle başladı.

İstanbul’a varan Şirzat ve adamları ilk önce ‘Emin’lerin mahallesine gittiler. Eminönünde uzun bir süre ticaret gemilerine su dolu küfe taşıma-çuval indirme bindirme gibi işlerle uğraştılar, çevre edindiler…  Kavga gürültüden genelde imtina etseler de, içinde olmadan da edemediler. Ancak bir tanesi var ki; işte o herşeyin başlangıç noktası oldu:

Eminönünde bir yaz sabahı tedbil i kıyafet içinde kayıktan adamları ile birlikte inen ‘Yeniçeri Ağası’, yol boyunda dinlenen Şirzat’dan getirdikleri sandıkları taşımasını söyler. Şirzat bu emreden tavrı beğenmez ve: ‘Beyim bu yanındakiler ne güne durur. Onlara emrini ver ama bizlerden ancak ricacı olursun…’ der. Bunu gören Yeniçeriler ağalarının önüne geçer. Şirzat’ın arkasıda bir anda kendi adamları ile dolar. Yeniçeri ağası tekrar lafa girer:

-Küfeci. Burada yiğitlik taslamak, o er devletli bile olsa, hoş karşılanmaz. Söyle bakalım nedir bu hadsiz tavrın ?

-Yiğit olabilmek için önce cenk etmek lazım… O yüzden buralarda yiğitlik taslamayız. Eteği öpülecek adam da olsan, bu kıyafetle sadece benden birisindir… Ben kendimden olandan emir almam…

Yeniçeri ağası adamlarını yararak Şirzat’ın yanına geldi ve iyice süzdükten sonra:

-O zaman sana emrediyorum. Ben yeniçeri ağasıyım. Adamlarını al, ‘Cebehane’ye gelin. Şu zerzevatları da bizim yeniçerilerle bilikte taşıyın..!

Bu durum karşısında şaşıran Şirzat, kimsenin ulu orta yerde böyle bir yalan söyleyemeyeceğini düşündü ve  o  adamın ‘Yeniçeri Ağası’ olduğuna kanaat getirerek, emri uyguladı. Cebehane’ye vardıklarında ortalıkta bir telaş oldu. Herkes, bu dimdik ilerleyen ve ortalığı sert bakışlarla süzen ‘Yeniçeri Ağa’larının yanındaki kılıksızları merak etmişti. Cebecibaşı da onun geldiğini duyar duymaz yanına geldi ve ‘Hoşgeldiniz Ağam’ diyerek başını önüne eğdi. Şirzat ve adamları olan biteni inceliyor, içlerinde bulundukları durum hoşlarına gitse de, neler olacağını merak ta etmiyor değillerdi. Yeniçeri Ağası hiç bir şey olmamış gibi yürümeye devam ederken, yanına Cebecibaşını da alarak bir şeyler konuşmaya başladı. Bu süre zarfında Cebecibaşı gözünü Şirzat’ dan hiç ayırmadı. Sonra adamlarından birine bir işaret vererek yanına çağırdı ve Şirzat ile adamlarını ‘Depo’ya götürmesini ve orada bekletmesini emretti. Şirzat ve adamları önlerine düşen ağır adımlı Yeniçeri ile birlikte ‘Cebehane Deposuna’ doğru ilerlediler. Kocaman kapının önüne vardıklarında, Yeniçeri onlara dönerek ‘bakın bakalım böyle bir hazine gördünüz mü hiç’ diyerek içeri girdi.

Yüksek mi yüksek tavanları, ışıl ışıl parlayan alemkılıçları, mızrak, ok ve kalkanları, topuzları, baltaları, hançerleri ile zarzaben, şakloz, gözün bile alamadığı sayıdaki irili ufaklı ejderhan, bedoluşka, kolonborna, miyane ve balyemez toplarını gören Şirzat, sessiz bir hayranlıkla ortalığı inceledi.  Böylesine korkunç zenginlikteki bir düzen, insanı olduğu yerde mıhlayıp bırakıyordu. ‘Düşman ne yapsın?’ diye düşündü.

Akşamüstüne kadar sessizce bekleşen Şirzat ve adamları, yavaş yavaş üstlerine çöken uykuya rağmen gözlerini kırpmadan beklediler. Akşam Ezanı’nın okunmasından bir süre sonra yanlarına varan sert bakışlı ve sivil kıyafetli dört cengaver, bakışlarıyla Şirzat’ı bulup;

-Şirzat sensin herhalde…

-Evet benim !

-Sen bizimle geliyorsun. Diğerlerini Üsküdar’a yerleştireceksiniz.

-Bizim ayrılacağımızın kararı sana mı düştü Yiğit !

-Hayır. Selim-Şah bin Bayezid Han’ımız, Yavuz Sultan Selim’e düştü.

Ortalık yine sessizleşmişti. Şirzat ve adamları kendilerine denileni yaptı ve yollarını ayırarak, kendilerine kılavuzluk eden bu adamların peşi sıra gittiler.  Şirzat’ı Bayezid Camii etrafında inşa edilen medreseye götürdüler. Adamlarını ise ‘Yeniçeri Ocaklarına’ aldılar.

Bayezid Camii’nin medrese bölümünde son derece dingin geçen ve çoğu zaman Şirzat’ın canının sıkılmasına sebep olan ‘yabancı dil’ ve ‘kuran’ eğitimlerinin akebinde tanıştırıldığı Ömer Bedri, yaşadığı hayatında akan zamanın yönünü tamamen değiştiricek adamdı. Ömer Bedri, kendisini ilk gördüğü anda kucağına yeni doğmuş bir çoban köpeği verdi. Şirzat şaşkın bakışlarla bu yavrucağı kucağına aldı ve sorgulayan gözlerle ona baktı. Ömer Bedri sakin ama gür bir ses ile:

-Bu senin namusundur Çocuk ! Bunu besle, büyüt, öğret. Burada kalacaksın… Bazı hususiyetlerin olduğu bana bildirildi. Burada esas olan, bağlılığını öğretilerle pekiştirmek olacaktır. Yörük olduğun söylendi…Kimsin kimlerdensin?

-Karakeçili göçebe oymağı’ndan beyim !

-Dini Vecibelerin?

-Allahın birliğine inanan bir Müslümanım. Hazreti Ali’nin kudretli gücünü kendime gölge ettim Beyim! Amma Hz.Muhammed’in sevgisi ve Kuran’ın kılavuzluğunda yaşarım.

-O zaman sana ‘Zülfikar’ adını verdim. Namın böyle yürüsün. Tez öğren, bir dünyalık vaktini hak indinde, hak eyle evlat ! Seni görmeye geleceğim gün, buradaki kutsal mesain sona ermiş, sefer vaktin gelmiş olacak. Sana bizim istemediğimiz hiç bir dil veya göz değmeyecek. Allah yolunu açık etsin !

-Emriniz başım üstüne beyim !

O dakikadan sonra ‘Zülfikar’ın heyecan dolu mesaisi başladı. Cenk etme sanatının incelikleri yanında ‘zehir hazırlama, dil alma, tedbil-i kıyafet etme, Sıyırma (zindandan kaçma), aç susuz menzile varma gibi konularda eğitim görürken, diğer yandan da ‘akbaş’ adını verdiği köpeğini büyüttü. Akbaş, uyku dahil her vaktini Zülfikar ile geçiriyor, Padişah dahi olsa kimseyi ona yaklaştırmıyordu. Gel zaman git zaman aralarında yüksek bir bağlılık duygusu ve sevgi oluşmuştu. İlk bahar günlerine rastlayan bir zamanda  ‘Ömer Bedri’ ve adamlarını karşısında gören Zülfikar heyecanlanmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Yanlarına vararak selamını verdi ve dinlemeye koyuldu. Ömer Bedri keskin bakışlarla Zülfikar’ı inceledi ve hiç beklemediği bir anda belinden kamasını çıkartarak Zülfikar’a uzattı. Bu çatal ağızlı, keçi ayağından kamayı gören Zülfikar heyecanlanarak kamayı aldı. Ömer Bedri gür bir ses ile:

-Buradaki vaden doldu Yiğidim. Bağlılığını kanıtla bizlere… vur boynunu köpeğinin !

Zülfikar belki de hayatının en büyük karanlığını yaşıyordu. Afallamıştı. Donuk gözlerle Ömer Bedri’ye baktı. Etrafındaki sert bakışlar, ruhunda köpüren duyguları anlarcasına ona kitlenmişti. Bas bas bağıran sessizlik uzun süre devam etti. Ardından, Zülfikar arkasını dönerek bir ıslık çaldı ve Akbaşın ona doğru heyecanla koşuşunu izledi. Tarifi insan dilinin tercüman olamayacağı hislerle dalgalandı yüreği. Ne kadar beklerse, o kadar kötü olacağını anladı ve kendisine sarılan köpeği yer yatırarak okşadı. Kendini telkin etmeye fırsat bile vermeden Ömer Bedri’nin verdiği kamayla zavallı köpeğin boynunu vurdu. Çırpınışlarını engellemek için sıkı sıkıya tutuyor, gözyaşı dökmemeye gayret ediyordu. Ağzından tek dökülen şey duayla karışık bir mırıltı gibiydi. ‘Hadi öl evlat, bir an önce öl’ dedi. Kan içinde kalan elleriyle ve nefret dolu bakışlarla ayağa kalkarak Ömer Bedri’ye kamasını uzattı. Ömer Bedri eliyle kamayı geri iterek ona iade etti ve;

-Şimdi Onu göm evlat. Duygularla bağlanan köprüler yıkılmaya mecburdur. Biz bu ipleri nasıl bağlayacağımızı, bize bağlılığın nasıl olacağını öğretmekle yükümlüyüz. Bu kama artık senin alamet i farikandır. Hazırlan ! Büyük sefer vaktin geldi… Osmanlı ordusu Halep’e gidiyor. Yavuz Sultan Selim Han’ın gurebayı yesar’ları arasında olacaksın. Sipahi bölüğünün bir mensubu olarak orada bulunacağını aklından çıkartma.

Yazın sonuna doğru çok büyük bir kuvvetle Halep’e varan Osmanlı Ordusu burada hiç bir dirençle karşılaşmadan şehre hakim oldu ve sırasıyla Hama, Humus, Şam ve Lübnan’ı da aynı şekilde ele geçirdi. Mısır’ın hakimiyetini o sıralarda elinde tutan Tumanbay, kendisine barış için gönderilen Osmanlı elçisinin başını uçurunca, üstüne gelen Osmanlı ordusunu ‘Ridaniye’de karşılama kararı aldı ve çok güçlü bir savunma hattı oluşturdu. Buna rağmen Sina çölünü geçme kararı alan Yavuz Sultan Selim ve Osmanlı Ordu-yu Hümayun’u, iki hafta içinde bu zor koşulları atlattı ve ‘Memlüklülerin’ karşısına dikildi.

Bir gece vakti, Yavuz Sultan Selim etrafında toplanan divan mensupları ve paşalar ile kendisine yakın adamları, cevval birini düşmanı çok daha yakın bir mevziiden tetkik etmesi için görevlendirmeye karar verdi ve ‘Zülfikar’ı seçtiler. Aynı gece atıyla karanlıklarda yok olan Zülfikar, uzak tepelerden dolaşarak ve kum fırtınaları altında düşman mevziilerini inceledi. İçinden ‘bu ne mahşeri bir kalabalık yarabbi’ dedi ve  vakit kaybetmeden dört nala vurarak ‘Sultan’ın otağı önüne geldi. Daha önceleri bir çok kez görme şerefine nail olsa da, ilk kez kendi diliyle Padişaha tekmil verecekti. Karşısına çıktı ve yaklaşarak eteğini öptü. Bir kaç adım geriye giderek anlatmaya başladı:

-Yüce Devletlüm, Padişahım ! Mahşeri bir kalabalık toplamışlar. Bir arada nizam edilmiş en az dört yüz sancak var. Kanatlar yok. Karşı saldırı durumuna muvafakat etmişler. Kanatlarda şu dağ dışında bir tepe bile yok. Belli ki geldiğimiz yol, kendilerine uçurulmuştur.

-Anlıyorum Canavarım!

-Ancak, haddime düşmez amma bir husus dikkatimi çekti.

-Nedir o ?

-Ayın ışığı altında topların tümü ışıl ışıl parlamaktaydı ve o topların hepsi kumlara gömülmek suretiyle yerlerine mıhlanmış.

Yavuz Sultan Selim Han’ın gözleri o anda parladı ve;

-Sadakatin ve zekan, Osmanlı’nın muzaffer yarını adına değerli bir armağan verdi yörükoğlu. Hilali ortadan yarın ! Rumeli ve Anadolu sancakları tüm techizatları ile birlikte topların menzili dışından ve Mukaddam dağından çekilircesine, bir sessizlik içinde dolaşacak. Topları yuvalarından söküp bize çevirmeleri bir koca gün sürer. Bizim onları dağıtmamız ise, bir güneş bile batırmaz. Allahın izniyle, onlar bir gülle dahi sallayamadan, Osmanlı’nın evlatları Kahire’ye girecektir. Tez elden ve şimdiden haber uçurulsun. Abbasi’nin halifeliği artık Osmanlı’nın elindedir.

Zülfikar’ın yüreği kabarmış, Padişahın emri ile başlayan mehteranın korkunç gürültüsü, tüm Osmanlı Yeniçerilerini ayağa kaldırmıştı. Gökyüzünde yankılanan ulvi duaların uğultusu ile çalan davulların ahengi, sonsuzluğu andıran bu çölde başlayacak olan yeni dünya döneminin habercisi gibiydi.

Zülfikar, hakim bir tepeden, adeta bir sel gibi boşalan Osmanlı sipahilerini hayranlıkla izledi. En ön saflarda yer almak istese de, o Padişahının yanında olmalıydı. Bir süre sonra ateşlenen dev topların gümbürtüsü ve kalkan toz bulutlarından göz gözü görmüyor, yükselen kılıçların belli belirsiz çakan ışıkları ve sesleri arasında müthiş bir arbede yaşandığı anlaşılabiliyordu. Zülfikar, gözlerini Padişahtan ayırmıyor, onun bu cengi nasıl dikkatle izlediğini tetkik ediyordu. O anda oluşan kısa bir sessizlikle Yavuz Sultan Selim Han sağ elini yumruk yapıp gökyüzüne doğru kaldırdı. Rumeli ve Anadolu sancakları ‘Allah Allah’ sesleri arasında son darbeyi vurmak için düşman üstüne akarken, sipahilerde onlara yer açarcasına bir yay gibi kıvrılarak geri gelmeye başladılar ama düşmana yeniçerilerden önce varacak olan oklar çoktan havada süzülmeye başlamıştı bile. O an orada ölenler insan dahi olsa, Zülfikar bu muhteşem düzenin hayranlığı içinde yok olmuş gibiydi.

Yavuz Sultan Selim Han arkasını dönerek Zülfikar’a baktı ve arkasında duran vezir-i azam’a:

-Abbasinin halifeliği sona ermiştir. Benden önce Kahire’de nizam ve sukuneti sağlayın. Karşı gelen olursa ibret-i alem bir vaziyette cezalandırın. Gönülleri, inançları ve düzenleri artık Osmanlı’nın muhafazası altındadır. Bilsinler ki gelenler, ‘Allah’ın ordularıdır. Tumanbay’ı teslim alın ve vurun boynunu. Osmanlı’nın arkasından gavura boyun eğerek top tüfenk almak, tilki postuna bürünmek ne imüş cümle alem anlasın ! Vukuu bulan herşey kayıtlara geçsin. Zafername tüm Avrupa beylerine iletilsin. İkinci Cuma Kahire’ye gireceğim. Namazı orada kılacağız !

Zülfikar, daha sonraları cereyan tüm vukuuatlarda; Yavuz Sultan Selim’e yakın amma uzak bağlılığını en hünerli biçimde göstermiş, üstün askeri vasıflarının yanında siyaseten de kendini kanıtlamış olan padişahının tüm emirlerini eksiksiz yerine getirmiştir. Bu gidişat dahilinde Avrupa topraklarında üstün hizmetler vermiş ve Osmanlı hanedanlığı içinde ayrıcaklı bir yere sahip olmuştur. Tüm bu dönem boyunca arkadaşlarını hiç unutmayan Zülfikar, bir süre sonra onları da yanına alarak at sürmüş, istihbarat ve eylemler yapmıştır. Bu dönemde kulaktan kulağa yayılan bir dedikodu Zülfikar’ın çok canını sıkmıştı. Batı menziline yol olan Padişahın sırtında günden güne büyüyen ateşli bir ‘sırpençe çıbanı’ çıkmıştı. Artık tüm tedavilere ve merhemlere rağmen, Padişahı güç ve kuvvetten düşüren bu çıban, tedavi edilemedi. Yavuz Sultan Selim bu durum üzerine vezir-i a’zam Piri Mehmed Paşa ve Mustafa Paşayı yanına çağırtırak, bir vasiyet düzenletir ve Piri Mehmed Paşaya, Manisa Valisi olan oğlu Şehzade Süleyman’ı çağırması için Zülfikar’ı görevlendirir. Şehzade Süleyman ile bu talihsiz vesileyle tanışmak zorunda kalan Zülfikar, 1.Süleyman’ın kafilesi ile birlikte her ne kadar hızlı yol alsalar da, ‘Yavuz Sultan Selim’in son anlarında yanında olamazlar. Yavuz Sultan Selim, sure-i yasin’i ikinci kez tilavet eylerken ‘Selamun kavlen…’ dediği anda, ilk Türk Halifesi olarak yüce Allah’a teslim-i ruh eyler. Bunu öğrenen Zülfikar kimselere haber vermeden gece boyunca at sürer ve yalnız başına üç gün boyunca dualar ederek, kendisini saklar. Padişahın ölümü onda  öylesine derin bir yara açar ki, tekrar güç ve moral toplamak adına, ortalıkta görünmemeye özen gösterir. Artık birlikte at süreceği ‘Sultan Süleyman’ dönemidir ve yaşam artık çok daha debdebeli ve ağır bir hal almaya başlayacaktır. Bu dönem Osmanlıya karşı kurulmaya çalışılan sinsi tuzak, ticaret ve ilişkilerin ayyuka çıktığı zamanlar olarak ta kabul edilebilir. Devamlı vaziyette Avrupa’da ve ortadoğuda çok özel görevlerde kahramanca görev yapan Zülfikar, İstanbul dışında oluşan düşünce ve eylem biçimlerini tetkik etme fırsatı bulmuş, Osmanlı’nın arkasından korkakça kurulmaya çalışılan ve akıllara durgunluk veren tezgahlara şahit olmuştu. Bu gittikçe karmaşık bir hal alan ahval, onu da daha da hırçınlaştırmış, Osmanlı’ya olan sevgi ve bağlılığını daha da kamçılamıştı. Yıllar böylece akıp gitti. Bugünlere kadar bağlılık ve sevginin verdiği şevk ile gelen Zülfikar, artık Osmanlı’nın dünya üstünde dokunduğu her noktanın adeta gözü kulağı olmuştu…

Toulon  Mart 1529,

Akşam iyiden iyiye çökmüş, el toprakları nedense insanı daha da üşüten bir havaya dönmüştü. Zülfikar, Toulon’a girmeden önce bir dua etti. Üstünü başını düzeltti ve ortalığı iyice kolaçan ettikten sonra adamlarına dönerek:

-Dile kolay gele. Yıllardır yediğimiz içtiğimiz gittiğimiz ayrı olmadı. Menzil ecnebidir. Osmanlıyı saysalarda, bizden değillerdir. Maksadımızdan gayrı hareketlere dalıp gitmeyelim. Fransızca konuşacağız. O sebeple az ama öz, niyeti belli edecek kadar konuşmamız kafi olacaktır. Cavidan adını oralarda bilen çıkmaz. Muhtemelen Cezayirli bir ismi devşirmiş olabilirler. Amma bu deyyuslarda garip bir huy vardır. Salt korkudan sebep, Osmanlıca bir isim de kullanabilirler. Cavidan zehir gibi aklı olan bir bacımız imiş. Yani o da salt kendi üstüne adam çekip, dil almak için Osmanlıca bir isim de kullanmış olabilir. Yolları ayırmak gerekirse, burayı buluşma yeri belleyin. Oldu buluşamadık… Varın atlarınızı Saraybosna’ya sürün. Haydi selametle !

Dört atlı içinde binbir sır gizli taş binalar arasından sessizce ilerlediler. Loş aydınlıkların süzüldüğü bu binaların içlerinden kulaklarına fısıldayan konuşmaların olduğunu hissedercesine ilerlerken küçük bir meydanı andıran bölgede başıboş gezinen tek tük insanlar gördüler. Bunların, şarap evinin hemen yanında ve belli ki oraya girip çıkan insanlardan olduklarını anladılar. Zülfikar, Dündül’ü biraz öne sürerek şarap evinin önüne kadar gitti. Mana dolu bakışlar arasında durarak, atlarından indiler. Elalemin sarhoş olduğuna kanaat getirip, adamlarını uyarırcasına bir bakış attı ve yüzündeki ciddiyet dolu ifadeyi değiştirerek, yapmacık ama gür bir kahkaha patlatarak içeri daldı. İçeri girdiklerinde karşılaştıkları manzara gerçekten de hiç alışık olmadıkları türdendi. Farklı farklı renklerde ve aç gözler arasında kucaktan kucağa dolaşan kadınlar; küfürbaz naraların hakaretlerine ve hiç rahat durmayan terbiyesiz ellerin, münasebetsiz temaslarına maruz kalmış gibiydi. Şaşkınlık ve sinirle karışık durgunluklarından sıyrılarak, bir masaya oturdular ve etrafı incelemeye devam ettiler. Zülfikar bilhassa kafasını kaldırmıyor, kulağına gelen seslerden ve muhteviyatlarından, nerede ne olduğunu kestirebiliyordu. Yine kafasını kaldırmadan adamlarına seslendi:

-Artık burada ben yokum. Yanınıza gelen kadınlardan yakınlığınızı esirgemeyin ama sululuk yapmayın. Onlar böyle adamlara karşı daha bir dilbaz olurlar. Baksanıza, şu müsveddeye dönmüş sünnetsizlerden nasıl da sıkılmışlar.

Gerçekten de dediği gibi oldu. Uzun siyah saçlı, küçük ağızlı ve oldukça dolgun göğüslü bir hanım yanlarına gelerek; ‘Denizatı mısınız siz’.. Hem atlı, hem de denizci… diyerek kahkahasını attı ve ne istediklerini sordu. Zülfikar adamlarından önce atlayarak:

-Bize soğuk, şerbetli bir şeyler getir hanım. İçki istemeyiz.

-Oooo… Müslümansınız. Allah bilir sizde Osmanlıyım diye böbürlenip, ayrıcalık bekleyeceksiniz… Buyursunlar Padişahım.

-Kısa kes kadın, Osmanlıyı da nereden çıkardın? Sen şerbetleri getir!

-Üstümden mi içeceksin, bardağa mı koyayım !

-Bardak olsun !

Kadın yarı sinirli biçimde yanlarından ayrılsa da, bu gelen yabancıların diğerleri gibi yavşak olmadığını anladı ve içten içe hoşuna dahi gitti. Ortalıkta rezillikten başka vukuu bulan veya dikkat çeken bir husus tam da görünmüyor diye düşünürlerken, içeriye kapıyı çarparak giren bir kaç resmi fransız zabiti, arka köşede duran uzun şamdanlı masaya doğru yöneldi ve orada oturan üç adamla iki kadının başında dikildi. Önce sessizlik içinde konuşmaya gayret etselerde, beceremediler ve masada oturan adam herkesin duyacağı bir sesle ayağa kalkarak:

-Nasıl bulamadınız ulan ! O fahişe yarın Toulon’da olacak… Dilini boğazında düğümleyeceğim… Bulun getirin onu ! dedi. Bu durum üzerine işkillenen Zülfikar, gelmesini beklediği diğer adamlarına önceden haber vermesi için, adamlarından birini sokağa gönderdi. Planına göre diğer çocuklar içeri sarhoş edasıyla gelecek ve o kükreyen adama musallat olacaklar, o da ‘gavurdan’ taraf kesip, şu ‘fahişe’ konusunu öğrenmeye çalışacaktı. Akla çok basit gelen bu numaranın bazı incelikleri vardı. Karşı tarafın uyanmaması gerekliydi ve bunun da yöntemleri kişilere göre değişiyordu. Zülfikar adamları içeri gelene kadar, ortalıkta ne var ne yok, adamla kimler konuşuyor, nasıl hareket ediyor, masasının dışında onu takip eden var mı? Hepsini inceledi… Tüm bunları yaparken, kafasını bir an bile olsun önünden kaldırmadı. Adamları içeri girdiğinde, herkesi bastıran gürültüleri ve kendi aralarında konuştukları arapça, herkesin bir anda kafalarının onlara dönmesine neden olmuştu. Zülfikar yavaşça olduğu yerden kalktı ve masaların arkasında yer alan, perde ile yarım yamalak ayrılmış lavaboya doğru yöneldi. İçeri girdi ve bir süre kendine yaklaşmakta olduğu gürültüyü de anlayarak dışarı çıktı. Adamları önce istediği noktaya kallavi bir kaç küfür yöneltti. İstediği olmuştu amma ayağa kalkan ‘Fransız’ yalnız değildi. Neredeyse tüm masalarda bulunan erkekler ayağa kalkmış, yanlarındaki kadınlar sus pus olmuştu. Durumun vehametini anlayan yiğitlerden biri, elindeki bardağı Zülfikar’a salladı. Zülfikar bardaktan kaçarak bir adım ileri attı ve kamasını çekti. Bunu gören ‘Fransız’, kendi adamlarına bıçak çeken Zülfikar’ı görünce, onlardan olmadığa kanaat getirip, kadınları iterek öne atıldı. Hır çıkacağını anlayan Zülfikar, adama dönüp:

-Yanında hanımlar var. Köpekliği bana yaptılar. Sen dur ! diyerek atıldı ve önünde duran masayı bir hamlede kendi adamlarının önüne doğru fırlatarak, bocalamalarından faydalandı ve birini tutarak kamasıyla boğazına tuttu:

-Arkadaş, ya usul erkan bozmadan efendiliğinizle oturun, ya da sizi birer birer eksilteyimki, hanımlar terleyen göğüslerini sadece bizle ferahlatabilsinler… diyerek ‘Fransız’a göz kırptı. Bilerek suskunlaşan adamları tek tek dışarı çıkarken, ortalık daha da coştu ve Zülfikar için kadeh kaldırıp, curcunaya devam edildi. Olaydan etkilenen ‘Fransız’, yanındaki kadınlardan birine işaret ederek, Zülfikar’ı masaya davet etmesi için gönderdi. Kadının kendisine yaklaştığını gören Zülfikar selam verircesine ayağa kalktı ve beklemeye başladı. Her halinden çok sıkıldığı belli olan kadın, önce Zülfikar’ı süzdü. Gözünde biriktirdiği her ayrıntı, sanki her şeyi anlıyormuşcasına anlam kazanıyor gibiydi. Zülfikar bu durumdan rahatsız olsa da, hiç belli etmesi ve kendisini davet eden kadınla birlikte ‘Fransız’ın yanına gitti ve sessizce yanına ilişti. ‘Fransız’ gülümseyen gözlerle süzdü onu ve:

-Hoşgeldin. Senin de canını sıktı şu Müslüman kılıklı köpekler. Bu kadar işte canları. Bir tepki gördüler mi, küçülüp büzüşürler… Nereden geldin? Yolculuk mu var ?

-Şansım varsa bir süre buralardayım.

-Şans ne için lazım arkadaş? Bak şanslısın ki, bu masaya oturdun.

-Rica ederim. Bilmem buraları. Aslen Macarım. Osmanlıdan sonra babam kız kardeşimi de alıp buralara geleceğini söyledi. Yaptı da… Tadı tuzu olmuyor yalnızlığın… Ben de geldim ama nereye, nasıl geldim bilmiyorum ki…

-Buralar Osmanlı puştu kaynar. Onlardan kaçan buralara düşmez. Bir Paris’i, bir de onun civarlarını bilirler. Çok yukarıları yani…

-Osmanlıdan sonra dedikodular arttı. Buralara kız başına düşenleri çeviriveriyorlarmış. Babam da olsa yanında, yaşlı bileği incelmiş biridir o. Nasıl baş edecek? Canım sıkıldı buradaki kadınları da görünce… Allah bilir göçmendir bunlar da…

-E zaten o yüzden rahatız ya… Hepsi oradan buradan…

-Öyle deme arkadaş. Haddim olmaz ama ucu bana dokunuyor dediğinin.

-Terbiye görmüş birisin ! Keza kardeşinde senden farklı değildir. Düşmez buralara merak etme… Ama istersen sordurtalım birilerine.

-Bir de benim derdimle mi uğraşacaksın ?

-Yahu dur ! Onlar bizden habersiz kanat çırpamazlar buralarda… Sen dur !

Zülfikar iyice meraklanmıştı. Ser verip sır vermeden olan biteni anlamaya çalışacak, bir yolunu bulup kadına bir mağdur gibi yaklaşmayı deneyecekti. ‘Fransız’ yanına gelen kadınla uzun uzun kulağın duyamayacağı sessizlikte bir şeyler anlattı. Zülfikar masumiyetini bozmadan ve kafası önünde öylece durdu ve sonra Zülfikar’a dönerek:

-Gerçi buralara düşenler isimlerini pek kullanmazlar ama kadın kadını bilir. İsmi neydi kardeşinin?

-Csilla ! 26’sında. Esmer kısa saçlıdır.

Kadın bir süre düşündükten sonra:

-Buralara pek Macar gelmez. Gelse de söylemez. Geldim geleli iki kız vardı sadece kısa saçlı esmer ama ikisi de şimdi yok.

-Neredeler, bilginiz var mı?

-Sana ne Macar ! Hem senin kötü bir niyetin olmadığını nereden bileyim? Bilsem de söylemem !

-Başka nerelere bakabilirim peki?

-En kötü cennette buluşursunuz. Tabii o çoktan cehennemi tercih etmişse bilemem…

Fransız koca bir kahkahayla Zülfikar’a döndü ve  elini omzuna koyarak ‘boşver’ dercesine içkisine devam etti. Zülfikar her ne kadar kadının tavrından hoşlanmasa da, ağzını sıkarak derin bir nefes aldı ve masaya döndü. Uzaklaşan kadına ister istemez göz ucuyla baktığında, kadının da ona baktığını fark etti. Karşılıklı gözlerini kaçırmalarından işkillenen Zülfikar, ‘Bu kaşar boş değil’ dercesine iç geçirdi. Saatler ilerledikçe Fransız daha da sarhoş oluyor, artık elini ayağını koyacak yer bulamıyordu. Fırsattan istifade etmenin doğru olacağını düşünürek, ayağa kalktı ve nazikçe teşekkür ederek oradan uzaklaştı. Dışarı çıktı ve ‘Tövbe, bismillah. Allahım burası neresi. İnsanlar ne halde’ diyerek atını çözmeye koyuldu. O sırada çarpan kapı ile birlikte bir ses ona doğru yükseldi. Bu biraz önce onu tersleyen kadındı:

-Bana bak arkadaş.

-Buyur Madam !

-Sen Macar değilsin. Anlarım ben… Söyle kimi, neden ararsın?

-Nereden çıkarttınız Macar olmadığımı!

-Sakal tıraşın daha bugünün… Bunun bir izahatı vardır mutlaka…

-Yanlış düşünüyorsunuz. Macarım ! Gitmediğin için bilmezsin. Orada evlenene kadar her erkek her gün tıraş olur !

-Kendinizi karıyla sağlama alınca mı kirlenirsiniz?

-Ters ters konuşma Madam. Bir derdimiz vardı. Şimdi de devam ediyor. Biri yeter, ikincisine gerek yok !

Kadın Zülfikar’a doğru yaklaştı. Neredeyse ağzının içine kadar girip konuşmaya devam etti:

-Osmanlı’yla gelen müslümanlardan olmayasın sen ?

-Müslümanım doğru. Bir sıkıntı verdi size galiba…

-Bana değil ama onu arayanlara verdi…

-Onu ?

Zülfikar kafasını kaldırdığında karanlığın içinde beliren üç adamın, ellerindeki kısa kılıçlarla ona doğru geldiklerini gördü. Elini kamasına atmak istese de geri çekti. Kadın zehir gibi akıllıydı. Kamanın ‘çatal ağızlı zülfikar’ olduğunu gördüğü anda herşeyi anlayabileceğini düşündü. Bu işi kan dökmeden çözmenin yollarını arasa da, aklına hiç bir şey gelmedi. Bir hamlede kadını tuttu ve kendine çekerek iki eliyle sıkıca kafasını tuttu;

-Bir adım daha atarsanız, kırarım boynunu. Tereddüt etmem kırarım. Kama falan taşımam. Ne istiyorsunuz?

Adamları olan biteni görse de , özellikle saklandıkları yerden çıkmadılar. Herşeyin gereksiz bir şekilde sonlanmamasına özen gösterdiler. Sessizliği yine o kadın bozdu:

-Yaklaşmayın. Sen de bir şey yapma. Bırak artık

-Biz seninle gözden yok oluncaya kadar olmaz.

-Gelmem seninle. Bırak artık. Gidecekler.

Ortalıkta kimsecikler yoktu. Şu an bu sarhoşları burada hacamat etse, kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Aklından geçenler okunmuşcasına, karanlığı yaran sinek vızıltısı gibi bir ses kulağının dibinden geçti ve üç adamı da aynı anda yere yığdı. Adamların göğsüslerine saplanan okları gören kadın bağırmaya fırsat bulamadan, Zülfikar ağzını kapatmıştı. Adamları hızla yanına geldi ve yerde yatan adamları aldılar. Zülfikar, olup bitenden dolayı şoka giren kadını kendine çevirerek gözlerini dikti ve:

-Bizimle kısa bir yolculuk yapacaksın. Kılına dokunulmayacak. Buralarda kaybolanlarla akıbetin bir olmayacak. Konuşup halleşip seni pis yuvana geri salacağız. Anlaştık mı?

Kadın kafasını sallayarak onayladı. Bir süre etraflarını kollayarak yürüdüler. Daha sonra kadını ‘dündül’e bindirerek sessizce ortalıktan yok oldular.

CCCC

Cavidan, hatırladıklarıyla daha da hırslanıyor, uzaklaşmaya devam ediyordu. Ata her ‘deh’ deyişinde, geçmişten bir parça daha kopup, kalbine saplanıyor gibiydi. Artık çok yorgundu ve bir yerlerde durup, geçmişle değil, gelecekle hesaplaşması gerektiğini hatırladı. Sakin bir yer aramaya koyulduğunda yavaşlamış, nefes nefese ve ter içinde kalmıştı. Artık tırıs ilerliyor, etrafına bakınarak ilerliyordu. Uzaklarda tek tük gördüğü evlerin içinde olabilecek yiyecekleri hayal etse de, kimseyi tekrar kaldıramayacakları bir derdin içine sokmak istemiyordu. Aklının içinde dolaşan binlerce karınca, adeta sırtlarındaki yükleri nerelere bırakacaklarını saşırmıştı. Atını durdurup indi. Arcachon’da Yvonna ile karşılaşmadan önce yaşadıklarına netlik kazandırmak istiyordu. Öldürülen İngiliz zabitler, kan revan içindeki gömleği, kilometrelerce durmadan kaçışını düşündü. Kim olduğunu ve buralarda ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar hatırlasa da, orası muammalı bir boşluktu. Kendini sakinleştirmeye çalıştığı anda, ellerini bir anlık refleksle apış arasına götürdü. ‘Bekareti’ ile ilgili tarifsiz bir şüpheye düşse de, ‘Bunu kimse başaramaz’ diyerek rahatlamaya çalıştı ama aklını kemiren bir kurt çoktan ruhuna düşmüştü. Neredeyse herşeyi unutturacak kadar değer verdiği ‘namus’una göz dikilmiş ve herşey böyle başlamış olabilir miydi? Fransa’nın neredeyse tüm limanlarında raks etmiş, kendisine aç sırtlanlar gibi sulanan sarhoşlardan her defasında kurtulmayı bilmişti. Acaba kendisini elde edemeyen bir ‘şehvet düşkünü hayvan’ hırslanıp tüm bunlara sebep olmuş olabilir miydi? O an tüm düşüncelerinden sıyrılıp kararını verdi. ‘Garonne’ nehrini takip ederek Narbonne’a varacak, orada Roma Katolik Kilisesine bağlı katedralde rahibe olan ‘Arami’ (süryani) kökenli, hayli yaşını almış bayan Veronica’ya gidecekti. Ona duyduğu güvenin temelinde; bayan Veronica’nın çok karmaşık olan Hristiyan mezhepleşmesi ile ilgili farklı düşünceleri ve inancını aklıyla yönetme isteği vardı. Kendisini, Tanrı’ya adamış olan bayan Veronica’nın en sevdiği taraflardan biri de, tüm bu debdebe içinde kendi gerçek kimliğini saklamayı başarmış ve yaşamını sevgiye adamış bir ‘insan’ olmasıydı.

Bayan Veronica’yı düşündükçe rahatlayan Cavidan, ‘Garonne’ nehri boyunca kendisini rahatsız edecek önemli yerleşim alanları olmadığını biliyor. Karşılaşmak zorunda kalacağı durumlarda ise, uzak tepelerden menzile varabileceğini düşünüyordu. Onu zorlayacak tek yer ise ise ‘Toulouse’ idi.  Bu şehir aşırı milliyetçi olduğunu söyleyen, kozmopolit ve onlarca çeteden oluşan tehlikeli bir yerdi ama Cavidan kararını vermişti. Çok uzaklardan dolaşmak zorunda kalsa da, Narbonne’a varacak ve Bayan Veronica’yı bulacaktı. ‘Vakit kaybına değmez, Bismillah’ diyerek tekrar atına bindi. Yanında onu en az iki gün devirinceye kadar yetecek meyve ve ekmek vardı. Bunu düşünerek daha da güçlendi ve hızlandı. Sanki kalbi büyümüş gibiydi. O çarptıkça yaşadığına ve geçmişine olan güveni artıyor, bir yerlere ait olduğunu hatırlıyor ve annesine söylediği o son aklına geliyordu: ‘Ana…! Babam… Beni tekrar göreceksiniz… Allah şahidimdir ki göreceksiniz…

Kah hızlanıp kah yavaşlayan Cavidan, buna rağmen hiç durmadan ilerledi. İlerlediği her arşında ‘Haydi az kaldı’ diyerek atına güç, kendine dirayet veriyordu. Akşam çöktüğünde, nehirde kendisi ile birlikte akan dal parçalarını görerek ‘Agen’e vardı. Bundan sonraki ilk durak ‘Toulouse’ olacaktı ve oraya girmeden en kestirme yolun nehrin ayrıldığı ‘Montauban’dan kıvrılarak, doğuya, ‘Albi’ye gittiğini biliyordu. Kendi kendine dualar ederek ve hiç durmadan oraya varmayı kafasına koymuştu. ‘Albi’den sonrasının kolay olduğunu düşünüyor, bir gün boyunca orada dinlendikten sonra hız kesmeden güney doğu istikametinde ilerleyebilirse, sağ salim ‘Narbonne’a ulaşacağının hesabını yapıyordu.

İstanbul Mart 1529;

Ömer Bedri her zamanki karanlık çalışma odasında, her yeri ısıtan sobanın yanına kurulmuş, bir yandan elinde biriken onca el yazımı kağıtları inceliyor, bir yandan sadece kendisinin duyabileceği okkası sağlam küfürler savuruyordu. Kendini içinden çıkılmaz bir çukurda hissediyor, o zamana kadar dünyayı titrettiği fikirlerini toplamaya, akl ı selim bir sonuç bulmaya çalışıyordu. Yavuz Sultan Selim dönemi boyunca geliştirdiği ve onun döneminde had safhada başarılar kazanan Osmanlı istihbaratı, Kanuni dönemine geçildiğinde etkinliğini artırmış olsa da, Ömer Bedri’ye göre ‘yeni uygulanan yöntemler çok diplomatik’ idi. Yavuz Sultan’ın haklı ama hırçın edası, söz konusu ‘dil alma’ ve ‘ona göre tavır alma’ durumları için çok daha uygun idi. Daha doğrusu Ömer Bedri, onun döneminde daha az kağıt işleriyle meşguldu. Kanuni’nin diplomatik zekasını kullanma biçimi her ne kadar hayranlığını uyandırsa da, onun saltanatında adeta bir katibe dönüştüğünü ve kendisiyle alay dahi geçildiğini düşünmeden edemiyordu.

Hayalperest imkansızlıklar tam ona göreydi ama bu sefer işin içinden çıkamıyordu. Yanında okuttuğu gençlerden birini çağırtmaya karar verdi. Yanında daimi olarak duran siyah renki yaverine dönerek:

-Kalıpsız’ı çağır tez gelsin !

-Baş üstüne efendim!

Ok gibi fırlayan Yaver apar topar ‘Kalıpsız’ diye seslendikleri, Ömer Bedri’nin gözde gençleri arasında ilme düşkünlüğü ile bilinen genci bularak, aynı hızla Ömer Bedri’nin yanına getirdi. Kapı açıldığında Ömer Bedri sobasının başında ellerini ısıtmakla meşguldu.Onun geldiğini anlayınca:

-Gel kalıpsız gel…

-Emredin Beyim !

-Bu Avrupa kapılarına girdik gireli, başımızdan dert, sırtımızdan yalan dolan eksik olmadı. Bu vukuu bulan husumetler neticesinde binbir yerde olmadık şeyler cereyan ediyor. Diplomasi, yalanı dolanı gerçek eyleme sanatı mıdır? Nedir ? Fikrini dinlemek isterim…

-Efendim bu mevzuuları size dillendirmem ne haddime…

-İmtihan kabul eyle ve anlat çocuk !

-Emriniz başım üstüne beyim.

Çocuk bunu gerçek bir imtihan belleyip anlatmaya başladı:

-Efendim. Avrupa’daki hristiyan beylikler küçüktür. İçlerinde hiç bitmeyen bir kavga zaten mezhepleşmelerden ve yahudi meselesinden dolayı aşikardır. Güçleri ancak birbirine yeter gibi görünse de, en büyük tehlike onların ticaret hususunda Osmanlı karşısında ellerinin ayaklarınn bağlı olmasıdır. Osmanlı donanmasının tam hükümdarlığı altında adım dahi atamaz durumdadırlar. Bu da türlü konularda irili ufaklı düşüncelerin yeşermesine neden olmaktadır. Ancak muhteviyatı daha da karışık konular vardır beyim!

-Mesela…

-Şu ateşli silahlar konusu beyim. Haşa amma onlar ‘aklı’, biz ‘gücü’ kullanıyoruz ve bu onların sinsi gelişimlerini tetikliyor beyim.

-Koca Osmanlıya ilk ‘akılsız’ diyen olmak istemezsin çocuk, değil mi?

-Haşa efendim !

-Yalanlar zengin, doğrular fakirdir evlat ! O yüzden bir doğru, kendini süsleyecek kelimelere ihtiyaç duymaz. Devam et !

– Bu ateşli silahların serpilip, orduların genelinde etkin olması uzun vakte yayılacaktır ancak Germen İmparatorluğunun bitmek bilmeyen hırsı, orada çok teferreutlı bir karmaşayı gösterir niteliktedir. Kanaatim şudur ki beyim; Dinden ve dilden ırak olanlara karşı durmak ve ancak içlerine girmemek esas olmalıdır. Bu bir Batı ve Doğu Roma sorunu ve eskilere dayanan bir yahudi husumetinin alecidir.

– Zaman, gittikçe karışık bir hal alıyor, ille velakin bu hususlar nezninde vücud bulacak bir karar, topyekün İslam ve Hristiyan alemleri arasına kat i surette aşılmaması icab edecek bir çizgi hasıl eylemek demektir. Bunun anlamına vakıf mısın?

– Vakıf olduğumu düşündüğüm konular var beyim?

-Ne imiş onlar?

-Batı ile doğu, hristiyan ile müslüman, sarı ile esmer ırk arasında, Osmanlı’nın adaleti ve icazeti nezninde oluşacak ahlak ve ticaretin, detaylı ve antlaşmalarla belirlenmiş kanunlara ve vergilendirmelere dayandırılması hususudur beyim.

-Kalıpsız, beni iyi dinle ve  hususları top yekun değerlendir. Bu zikr ettiğin konular içinde bilhassa dikkat etmediğin bir husus var. O da benim Doğu milletlerine günahım kadar güvenmediğim gerçeğidir. Yani demem o dur ki; Bu Germenler, Françeler, İngilizler vesair… Zikr ettiğin kadar sinsi akıl ile hareket ediyorlarsa, karşıdan gelmeye cesaret edemezler. Onların içinde asl olan ateşi Araplar ve Afrika’nın Akdeniz sahilleri ile ortadoğunun çok kimlikli karmaşası yakmaktadır. Bir de şu katoliklerin gizli dünyası ile Yahudi gerçeği var.

-Bir husus daha vardır beyim!

-Ne imüş o çocuk?

Nesl-i Osmanlı’nın bitmek bilmeyen kaderi yani ‘nizam-ı alem’ içinde olup bitenler beyim. Yavuz Sultan Selim Hanımızın bu husus ile ne kadar uzun süre…

-Sus çocuk. O konular senin boyunu arşın arşın aşar.

-Haddimi aştım. Bağışlayın beyim! Ancak konu karşımızda duran Avrupalı’dan ziyade ‘din’ gerçeğidir. Vatikan ve malesef halifeliğe rağmen ‘müslüman’ olma gerçeğinin bazı hadsizlerce sindirilememiş olması çok derin bir mevzuudur.

-Yavuz Sultan Selim Hanımızın ve Kanuni Sultan Süleyman Padişahımızın, istihbaratı sadece küçük Avrupalı derebeylerine karşı kullandığını mı düşünüyorsun? Zinhar… Ancak bu kısa sohbeti detayı ile bir kaleme al. Padişahımız efendimize hakikatli bir izahat sunalım…

Zülfikar’dan hayır haber ?

-Henüz yoktur beyim.

-Anladım Çocuk !

Ömer Bedri ‘kalıpsız’ ayrıldıktan sonra derin düşüncelerin içine dalıvermişti. Yavuz Sultan Selim Han’ın cengaver aklı sayesinde sağlanan ‘dersaadet’ gerçeği, her ne kadar ‘Kanuni Sultan Süleyman’ın muhteşem talihinin başlangıcını teşkil etse de, ‘hukuk’a dayalı reformlara olan bağlılıkların ilerideki dönemlerde baş ağrıtabileceğini düşünmeden edemiyordu. Bilhassa Hristiyan alemini derinden sarsan Rodos adasının fethinden sonra artan Osmanlı şöhreti, Ömer Bedri’nin feci halde canını sıkıyordu. ‘Şöhret, sana nefret kusan sinsi bir hastalıktır’ diye düşünüyor ve bunu dillendirmekten çekinmiyordu.

Bunun gerçekliği kısa sürede tüm Avrupa’da baş gösteren, sinsi bir çıban’a dönüşmüştü. Macarların düşmanlığı, Şarlken’in Avrupa’da tek bir imparatorluk sevdası, artık Osmanlı’nın nam-ı değer tokadını hak etmişti. Fransa beyinin Şarlken’e esir düşmesi sonucu kendisine bir mektup ile ulaşan validesi ‘Angouleme düşesi Louise de Savoie’nin yardım istemesi sonucunda ‘muhteşem Osmanlı ordusu Yüzbin kişilik gücü ve ağır topları ile Mohaç ovasına vardılar. Aralarında Ömer Bedri ve Zülfikar’ında bulunduğu, padişahın özel kuvvetleri-ağır topların arkasındaki yerlerinde iken, Kanuni Sultan Süleyman’ın zırhlar içinde atına binerek, ‘düşmanı toplara çekin’ emri, o güne kadar rastlanmamış bir savaşı müjdeler nitelikte olmuştu. Yüzlerce ağır topun aynı anda ateşlenmesiyle darmadağın olan merkez düşman kuvvetleri, kanatlardan yapılan akınlarla neye uğradığını şaşırmış, bizzat Kanuni Sultan Süleyman’ı öldürmek gayretiyle ona kadar sokulmayı başaran bir kaç şovalyeyi, kendi kılıcıyla öldürmesi ordu içinde hayranlık uyandırmıştı. Bu muhteşem sonuçlardan sonra Avrupa adeta titremiş ancak iflah olmamıştı. Ömer Bedri ‘asıl tantana bu değil, bunlar mutlak suretle Osmanlı’dan kendilerine et atılmasını bekleyen köpeklerdir. İflah olmayacaklar’ diyordu. ‘Ferdinand ve Şarlken’ davası artık iyice yarayan bir kana, Avrupalı’nın şımarık hırsına dönmüştü ve ‘Kanuni Sultan Süleyman’ her seferinde tokadını daha da sert indiriyordu. Ancak Ömer Bedri’ye göre hiç değişmeyen ince bir husus vardı: ‘Aç hayvan serbest kaldıkça sahibine saldırır, mesele onu eğitmek ise, tecrit etmek ve böylelikle kendine muhtaç bırakmak asl olandır’ diye düşünüyordu. Ona göre bir meydan savaşı kazanmak Osmanlı için ‘sabah namazından, öğlen namazına kadar ancak sürerdi’ ama mesele, el topraklarda aynı güçle ve kalıcı olabilmekti. Bu olmadığı sürece mutlak hakimiyetin kurulması da imkansızdı. Çünkü ‘Avrupalı, hukuku tanımayan, ancak sinsiliğe hukuku kılıf etmeyi iyi becerebilen bir illetten ibaretti’.

Tüm bu olup bitenler arasında Zülfikar’ı aklından bir türlü çıkartamıyordu. Sık sık ondan gelen derin izahatlı mektupları okuyor, kendisine verilen bu görevin dışında, ona ihtiyaç duyduğunu kendinden saklayamıyordu. Hesaplarına göre Françe topraklarında çoktan işe koyulmuş olmalı idi ve tanıdığı bu adam mutlak suretle görevini tez yerine getirecek, asli niyetlerinin bekçiliğine geri dönecekti. Hava iyice soğumuş, artık zayıflayan kor ateş, aydınlığını da yitirmişti. Biraz kestirmenin doğru olacağını düşünürek, cam kenarındaki divana uzandı.

ZZZZZ

Adamları ile birlikte usul bir tenha bulan Zülfikar kadının attan inmesine yardımcı oldu ve adamlarına dönerek ‘bir aydınlık’ emretti. Kadın yaşadığı binbir olaydan olsa gerek, korku duymuyor, tam aksine bozuk ağızlı sözler sarfetmeye devam etmiyordu. Zülfikar ona nasıl yaklaşacağını kafasında ölçerek söze girdi:

-Bacım. Bizim inancımızda ‘kadının can verebilme yetisini’ muhafaza etmek, koruyup kollamak belasına ‘namus’ denir. Her kim bu yoldan ırak düştüyse, kendi garabeti içinde gark olur! İffet ile nefreti ancak namus dizginler… Ben sana değil, içinde bağırıp duran bakireye konuşacağım ve onunla halleşeceğim ve inan bu içindeki garabetin bana cevap vermeye kalkarsa, onu cehenneme gönderir, ruhunu da serbest bırakırım.

-O zaman serbest bırak. Öldür beni pislik !

-Benim peşimde ne aradığını söyle. Onların kim olduğunu söyle, bırakayım. Yoksa şu halinle seni bırakır, o deyyusların seni hakettiğin şekilde cezalandırmalarını sağlarım. Bunu, inan istemezsin.

-Onlar öldürmez. Ölene dek tecavüz eder ancak.

-Bak nasıl da biliyorsun kavvadların huyunu suyunu. Merak etme ! Sana bir adam vereceğim. Güven içinde ve kimsenin dahi bilmediği yeni bir isimle hayatına başlayacaksın… İş güç yakışık almaz. Hikayesini biz yazar, seferde şehit düşen bir yiğidin dul karısı olduğunu söyler, maaşa bağlarız !

-Yalan söylüyorsun !

-Oradaki hayatından daha kötüsü olabilir mi?

-Olmaz da…

-Sen bana bırak ! İstediğimi ver, istediğini al !

-Ne imiş istediğin?

-O köpekler kimi arıyordu. Orada sesini duydum. Öyle söyledin…

-Bir ara bizle olup sonra yok olan bir rakkasenin peşindeler.

-Kimmiş o rakkase ki, bu kadar adamı peşine düşürmüş.

-İngiliz gemicilerle gizliden ticaret yapan bir adam musallattı buna. Masasına falan çağırıp dururdu. Senin tarifinde biri… Adam bir gece dolu dolu geldi mey almaya.

-Eee…Nasıl dolu?

-Ticareti yapmış, cepler akçe, pul kaynıyor. Ne ararsan var. ‘Osmanlıyı aldattım’ diye kahkahalar atıyor. Sonra bu kızı yanına aldı, çıktılar. İnan bu kadar. Sonra hepsinin ölüsünü bulmuşlar ! Sen de o kızı sorunca…

-Nereden çıkardın onu sorduğumu?

-Bahsettiğin tipte sadece bir kişi vardı buralarda. Garip biri. Cezayirli bir köle imiş. Sonra da sen çıktın. Garip geldi bana !

-O adamlar neden arıyorlardı bu kızı?

-Dedim ya. Adam çok yüklüydü ! Paralar yok oldu. Bir de bu kız onunla olmayı reddedince, iş hırsa bindi.

-Onlar da benim o kızı aradığımı düşünüyordu, değil mi?

-Evet ! Onlar çetecidir. Olmadık yerlerde türer, gizliden iş çevirirler. Silah alıp satarlar.

-Sen nereden biliyorsun bunları?

-Erkek kısmı yatağa girmeden önce yelken kaldırır, girince de tüm yelkenleri indirir, bilmez misin!

-Tövbe yarabbi !

-Son bir şey! Bu kızı bulmak mümkün müdür sence…

-Benim dikkatimden kaçmaz. Bu kız arada yok olur, üç bilemedin dört gün sonra geri dönerdi. Belli ki çok uzak bir yerlere gitmezdi ama bir yere giderdi. Orası muamma.

-Neresi be kadın !

-Onu bilmiyorum ama bir keresinde bizim zabitlerden kaçmış. Limanları bağlayan bir tek kıyı yolu var. O yol üstünde bir yer ama, gerisini bilmiyorum. Tek bildiğim, o yoldaki zabitler Toulon’a çok yakın durmazlar. Kaçakçılık var mı, onu kollarlar sözüm ona… Şimdi ! Verdiğin sözü tutacakmısın ?

Zülfikar adamlarını tek tek süzdü. Ali Osman lakablı adamına dönerek, kadınla birlikte ‘saraybosna’ya gideceğini söyledi ve:

-Burada kadına ne söz verdiysek tam anlamıyla yerine getir Ali Osman. Sonra da orada kal. Kadın güvende olsun. Ben gelene kadar kiliselerden birinde hemşirelerce bakılsın. Gerisini Allah kısmet ederse, gelince düşüneceğiz ! Biriniz daha onlara eşlik etsin. Ortalık yeterince karışık. Vaziyetten haberdar olmamız şarttır. Ferdinand ile Zapolyai’nin çelik çomak oyunları ile ilgili ne var ne yok öğrenelim. Bir de çok önemli bir husus daha var… Ömer Bedri’ye bir mektup yazıp, içinde bulunduğumuz ahvalı detayları ile aktarmamız icab eder !

-Zülfikarlı Beyim. Bu işi bizim ‘ Şam Şeytanı’ halleder.

-Güvercin uçurmak makbuldur diyorsun!

-Evet beyim.

-Tez uçması lazım gelir…

-Allahın izniyle, buraya dönüşüm en fazla yedi gün dönümüdür beyim. Elimde cevabıyla ve kat i surette dönmüş olacağım.

-O zaman hemen yazayım.

Zülfikar adamlarının verdiği okka takımını bir taşın üstüne koydu. Elindeki kağıt parçasını dizine yerleştirdi ve yazmaya başladı:

Saygıdeğer Reisim Ömer Bedri Bey’e;

Yüce devletlimiz Sultan Süleyman Hanımızın kat i emirleri üzerine, Saraybosna’dan yol aldık. Bir engel vukuu bulmadan Françe topraklarına girdik. Toluon liman şehrine vardık. Hizmetin verdiği şevk ve Allahın da izni ile, ismi geçen şahsın izini tespit etmiş bulunuyoruz. İstikametimiz yorucu ancak sorunsuzdur.  Tez zamanda sizlerin layık gördüğü bu hizmeti alnı ak biçimde hallendirip, geri döneceğiz. Ancak bilhassa son dönemde iyiden iyiye karışan Avrupa toprakları ile ilgili malumatım azalmıştır. Bu konuyu da gözetmemizin gerekliliğine vakıf olduğumuzdan, bizlere ulaştırmayı düşündüğünüz emirleri beklemekteyiz.

Yüce Allahtan sağlık ve afiyette olmanızı diler,

Yüce Osmanlı’nın Muzaffer dirayeti ve sizlerin karşısında saygıyla eğilirim. ZŞ

Mektup biter bitmez, onu adamına teslim etti ve kadınla birlikte uğurladı. Onların gidişini takip eden Zülfikar, kadının bahsettiği kişinin ‘Cavidan’ olma ihtimaline inanıyor, kadınla arasında geçen konuşmanın önemli noktalarını zihninde  şekillendirmeye çalışıyordu. Kızın Cezayirli bir rakkase olması, adamlara direnmesi ve en önemlisi de, arada bir ortalıktan ayak çekerek sırra kadem basması, onun bu kanaatini destekliyordu. Kadının söylediği ayrıntı çok önemliydi. Toulon’dan ayrılan tek sahil patikasında görülmüş olmasına dayanarak, bir harita istedi ve incelemeye koyuldu. Adamları da başına toplanmış onu dikkatle takip ediyorlardı. Zülfikar bir yandan sesli biçimde güzergahı anlatıyor, bir yandan küfürler savuruyordu:

-Bu su kenarı yolunda bir sürü köy işaretlenmiş. Buralarda kadın başıyla dikkat çekeceği kesin… ‘Marseille’ denilen yer önemli. Bir de şu ‘Narbonne’ var. Kadının söylediklerini doğru bellersek, zabitler bunu ya Marseille’den sonra bir yerlerde gördüler, ya da…

-Ya da Narbonne yolunda mı beyim?

-Kadın üç dört gün yok olurdu dedi değil mi?

-Evet beyim!

-Bu Narbonne’da bir işler dönüyor yiğitler amma oradan Toulon’a gidiş geliş iki gününü fazlasıyla alır. Yani eğer oraya varıyorsa, orada kalmıyor demektir. Bu da, onun Narbonne’da günü birliği geçmeyen bir mevzuusu olduğunu gösterir. Ya haber, ya pul, ya da başka bir şey… Ama Osmanlı ile alakası olsa, Ömer Bedri bunu bana mutlaka belirtirdi. Hayırlısı… Beklemeye değmez. Ne kadar erken, o kadar iyi. Hazırlanın !

YYYYYYY

Jeanne, Algernon ve Yvonna’ın Arcachon’daki evlerinde sessizlik halen daha sürüyordu. Yaşadıkları şoku atlatamamşlar, birbirlerine boş gözlerle bakıyorlardı. Öylesine karışık duygular içinde girmişlerdi ki, herkes bir yandan halen hayatta olmalarını Logestilla (Cavidan)’a borçlu olduklarını biliyor, diğer yandan da huzur ve sukunet dolu yaşamlarını bir anda pençeleyen bu olayın başlarını ağrıtmasından çekiniyorlardı. Ancak aralarında biri vardı ki, hayal dünyasının verdiği bakış açısıyla herşeyi bambaşka şekillerde yorumluyordu:

-Size söylemiştim. O ne kadar Osmanlı olsa da, çok güçlü bir prenses! Anneme ve bana dokunmalarına müsade etmedi. Belki de onu bulmasaydım ve başımıza bunlar gelseydi…

-Artık sus Yvonna. Annen hatırladıkça geriliyor, farkında değil misin!

-Ama baba…

-Onu hepimiz sevdik. Belki de hakkın var evlat ama şu an tek bir gerçek var. Ölenler zabit. Öyle sıradan bir iş değil. Mutlaka onları da arayacaklar. Hem de şu gafil olayın hemen üstüne olması…

-Ne yapmayı düşünüyorsun Koca adam ?

-Bilmiyorum Jeanne ama sessiz kalmamız gerektiği kesin. Şu durumda burası ile ilgili bir şüphe yok ortada. Herkes ağzını sıkı tutacak. Yaşamadık bunları. Anlaşıldımı?

-Anladık koca adam. Değil mi Yvonna !

-Anladım anne…

Yvonna ‘ben yatıyorum’ diyerek mutfaktan çıktı ve yatağına gömüldü. Genç yüreği hayranlık duygusuyla ateşlenmiş, Cavidan’a duyduğu bir koskoca bir aşka dönüşmüştü. Yattığı yerde gözünü kırpmadan onu düşünüyor, yaptıklarını tekrar tekrar hayalinde canlandırıyordu.

Uzunca bir süre sonra, el ayak çekilmiş, Arcachon karanlıklar içindeki yalnızlığına gömülmüştü. Jeanne ve Algernon yarım asırdır birlikte baş koydukları  yastıklarında, çok ta huzurlu olmayan bir uykuya daldılar ama Yvonna halen gözlerini kırpmamış, hayalleri içinde debelenip duruyordu. Bir o yana, bir bu yana dönse de, bir türlü rahat edemedi. Sessizce kalkarak bir bohça hazırladı ve ayaklarının üstünde ilerleyerek evden çıktı. Dumanlı başı onun yerinin Logestilla (Cavidan)’nın yanı oduğunu söylemiş ve arkasından gitmeye karar vermişti. Keçileriyle gözyaşları içinde vedalaşırken, yanlarına hiç olmadığı kadar bol saman bıraktı ve koşarak mağara yoluna doğru ilerledi. Yarın olacaklardan habersiz ilerlemeye devam eden Yvonna, ilk kez Arcachon’dan bu kadar uzaklara ayrılmış olmasına rağmen, içindeki Logestilla (Cavidan) hayranlığı korkularını engelliyordu.

Sabah olduğunda Jeanne ve Algernon kalkmışlardı. Bir türlü kalkmak bilmeyen Yvonna, çok sevdiği kahvaltı sofrasına dahi gelmemiş, annesi onun bu durumunu biraz da yaşadıklarına verdiği için uyumasına müsade etmişti. Güneş neredeyse tepeye yükseldiğinde Yvonna’ın hala kalkmamasına biraz sinirlenen Algernon, her şeyden habersiz odasına girdiğinde, onun olmadığını ve neredeyse yatağın hiç bozulmadığını gördü. Heyecanla ahıra yöneldiğinde, Jeanne hala her şeyden habersizdi. Ahıra gelen Algernon, keçilerin önünde yığılı samanları görünce, paniğe kapıldı ve ‘Jeanne’ diye yüksek sesle bağırarak hızla onun yanına gitti:

-Jeanne… Yvonna yok !

-Ahırda da mı yok?

-Yok Jeanne, yok… Odasında bile hiç bir şeye dokunmamış.

-Koca adam ! Sen neler diyorsun…

-Bu yine bir delilik yapıp, kızın peşinden mi gitti yoksa Jeanne ?

Jeanne da paniğe kapılmış, olur olmaz hareketlerle etrafı incelemeye koyuldu. Yvonna gerçekten de yoktu. Şaşkın gözlerle birbirlerine baktılar ve Jeanne titreyen sesiyle:

-Koca adam bu olamaz değil mi?

-Bildiğimiz Yvonna böyle gitmez. Keçilerini almadan bir gün bile böyle uzaklaşmadı bu çocuk Jeanne !

-Koca adam ne yapacağız? Zabitlere haber…

-Saçmalama Jeanne. Zaten, olanları anlatamayız. Kızın peşine düşmelerini de geçtim. Artık Yvonna da yok… Sen ne kadar anlatsan da anlamazlar.

-Ne yani Yvonna’mı suçlarlar?

-Dört zabit ortalıktan yok oluyor. Hem de burnumuzun dibinde ve oğlumuz ortalıkta yok. Bir de meçhulun meçhulu bir kız… Sence ne düşünürler?

-Hakkın var ama…

-Beklemeden olmaz Jeanne. Dua edip bekleyeceğiz. Buradan ayrılmamız koca Arcachon’da anında duyulur. Açıklayamayız da…

-Haklısın Koca adam ama Yvonna… Yvonna ne olacak?

-Biraz sakin düşünmeye çalışalım Jeanne… Ama bir doğru varsa, o da beklememiz gerektiğidir!

Jeanne’ın gözleri doldu. Etinden bir parça kopmuşcasına şaşkın ve acı içinde olduğu her halniden belliydi. Algernon daha fazla dayanamadı ve onu kollarının arasına aldı. Şimdi düşünmesi gereken tek şey, Yvonna’ın ortalıktan kaybolmasına uygun bir bahane bulmaktı çünkü onun olmadığını fark edenlerin, bu yaşananla onun arasında bir bağ kurmaması gerekiyordu.

Ailesinin korkularından artık çok uzaklarda olan Yvonna  ise, ‘Lyon’a giden, şarap yüklü bir atlı kafilenin yardımını görmüş, onlarla birlikte yol alıyordu. Alışık olmayan bedeni toprak fıçıların arasına sıkıştırılan saman balyaları arasında kendine yer bulmuş, çoktan uykuya dalmıştı bile. Zavallı Yvonna’nın bu herşeyden habersiz ve masum hali, onu bambaşka diyarlara, belki de sevdiğinden çok uzaklara taşıyordu.

CCCCCC,

‘Albi’yi rahatlıkla ve hiç kimseyle karşılaşmadan geçmeyi başaran Cavidan, artık Narbonne’a çok yaklaştığını biliyordu. Her ne olursa olsun, rahatlığa düşmemesi gerektiğini düşünüyor, bir şekilde bu yorgunluğu üstünden atmasının elzem olacağını biliyordu. ‘Narbonne’a ulaşmadan önceki son derli toplu kasaba olan ‘Beziers’te durmaya karar verdi. Körfez’e varabilmesi çok önemliydi. Bayan Veronica’dan hem en taze bilgileri alabilecek, hem de Osmanlı donanmasına yaklaşmış olacaktı. Diğer bir yandan, o bölgenin kozmopolit durumunu biliyor ve çeşitli milletlerin casuslarının dikkatli gözlerine yem olmak istemiyordu… Tekrar cereyan edebilecek olayların, zabitleri uyandırması onu hedefinden tekrar saptırabilirdi. Bu konuda da, bayan Veronica’ya güveniyordu.

‘Beziers’e girdiğinde yüzünde o güne kadar hiç olmayan bir gülümseme peydahlanmıştı. Minik kasabada o güne kadar hiç bir yerde görmediği, kutlamayı andıran bir cümbüş vardı. Sokak satıcıları, gümüşçüler, şarap ve meyve satanlar, yüksekçe ahşap sandukalar üzerinde şarkı söyleyenler ortalığı doldurmuş, sanki onca dertten muzdarip dünya üzerinde hiç birşeyi umursamadan eğleniyorlardı. Atını bir sokağın köşesine bağlayarak ortalıkta gezinmeye başladı. Garip bir his içinde sürüklenmiş, adeta çocukluğunu hatırlarcasına ve gittikçe artan bir mutlulukla herşeyi seyre koyulmuştu. Biraz ileride gözüne çarpan şey dikkatini çekti ve ona doğru yöneldi. Orta yaşlarda bir adam, kendisine omzunu açmış bir kadını adeta ameliyat ediyordu. Yaklaştığı anda gözleri büyüdü ve bakmaya başladı. Adam kadına ‘elinde haç olan bir melek’ dövmesi yapıyordu. Uzun süre başlarından ayrılmadığını gören dövmeci adam:

-Güzel bayan. Size de çok yakışır, istermisiniz… Herkes görsün, ömür boyu yanınızdan hiç ayırmayacağınız duygularınızı…’

-Üstümde bir tane bile pul yok. Yoksa…

-Bugünün mutluluğu bizim için kutsaldır bayan. Sizi mutlu etmenin bedeli hiç pulla ölçülür mü?

-Siz ciddi misiniz?

-Bayan lutfen outrun. Tabii ki ciddiyim. Hiç bir şey istemem.

Cavidan o an oturdu. Kadının işi devam ederken, ne yaptıracağını düşündü ve garip bir hüzün çöktü ruhuna. Ne yaptıracağına karar vermişti. Adama dönerek:

-Bir kısa cümle yazsam size… ama Farsça ?

-Oooo… Farsça demek. O yazıyı yazmak ayrı bir sanatmış. Yazınız bende kalabilir mi… Koleksiyonumda iyi bir parça olur. Daha once hiç Farsça yazım olmamıştı. Yazarım tabii…

Adam temiz bir kağıt ile mürekkep ve kalemini Cavidan’a uzattı. Cavidan dikkatle ve özenerek, aklında olan yazıyı yazdı. Adama uzatırken içindeki hüzün artmış, buruk bir gülümseme belirmişti yüzünde… Yazıyı inceleyen adam Cavidan’a dönerek:

-Bayan bu çok incelikli bir iş, barutla dağlayarak yaparsam dağılabilir ve bazı kıvrımlar yok olabilir ama iğneyle çok güzel olur. Kök boyalarla yani… Ancak senin biraz vaktini alacaktır, ne yapalım?

-Üstad sizsiniz ! İğne güzel olur derseniz, ben sabırlıyımdır!

-Anlaştık o zaman… Hem bol sohbet ederiz ! Sizin gözlerinizde de yaşanmışlığın izleri belli olmuyor değil…

-Ona da tamam…Anlaştık bayım !

İçinde çocuksu bir heyecan vardı. Gözleriyle bir yandan olup biteni izliyor, diğer taraftan dikkatle, dövmecinin işini nasıl yaptığını inceliyordu. Sıra ona geldiğinde heyecanı arttı ve sağ elini uzatarak, ‘avuç içinde istiyorum’ dedi. Adam biraz şaşırsa da, onu onayladı ve işine koyuldu.

Zaman geçtikçe eli uyuşmuş, en ufak bir acı bile çekmiyordu. Bir yandan olup biteni izlemek, olmadık konulardan bahsetmek o kadar iyi gelmişti ki; sanki sırtında iyice ağırlaşan geçmişini üstünden atmış, etrafına gülücükler dağıtıyordu. Dövme tamamlandığında , hayranlıkla ona baktı ve ‘Çok teşekkür ederim. Bunu unutmayacağım!’ diyerek uzaklaştı… Artık vakit kaybetmeden ‘Narbonne’a ulaşmak zamanıdır’ diye düşünerek yola koyuldu. Çok kısa bir mesafesi kaldığını biliyor, Rahibe Veronica ile karşılaşacağı için mutlu oluyordu. Hiç hız kesmeden at sürmeye devam etti. Narbonne’a vardığında güneç yavaş yavaş dağlarar inmeye başlamıştı. Her nedense geçmişin o debdebeli günlerindeki ‘asık suratlı ve her an bir şey olacakmışcasına dikkat kesilen’ Cavidan tekrar doğmuş gibiydi. Katedrale vardığında her zaman ki o karmaşık duygulara büründü. Bu soğuk ve kasvetli görünüm, ister istemez insanları küçültüyordu. Atını bağlayarak bahçeye girdi ve ortalıkta dolaşan genç rahibelere doğru yönelerek; ‘Bayan Veronica’yı görmek istiyorum’ dedi. Genç rahibelerden biri sessizce ‘benimle gelin’ diyerek Cavidan’a eşlik etti. Bahçenin arka kısmına geçtiler. Bayan Veronica ağacın yanına kurulmuş küçük balık havuzunun temizliğe ilgileniyordu. Göz göze geldiler ve birbirlerine yaklaştılar. Yüzlerinde tertemiz bir gülümseme belirmişti. Bayan Veronica kollarını uzatarak:

-Canım kızım. Hoşgeldin ! Nerelerdeydin… Çok merak ettim.

-Bayan Veronica. Kusurumu bağışlayın. Uzaklara gitmek zorunda kaldım.

-Olsun… Olsun. Sağlıklısın, gülümsüyorsun ya… Dualarım karşılığını buldu. O bana yeter…

Genç rahibe müsade isteyerek yanlarından ayrıldı. İkisi birlikte havuzun kenarına oturdular. İşte gerçek sohbet o anda başladı:

-Nerelerdeydin kızım sen? Yüreğimi hoplattın. Yakalandın, işkence gördün, hatta öldürüldün sandım.

-Neredeyse hepsi oluyordu… Allahın izniyle hallettim.

-Anlat bana… Herşeyi anlat !

-Toulon’da İngiliz tüccarlar musallat oldu. Üç beş kişi. Nereden bileyim. Aralarında zabitler de varmış. Beni gece kıstırdılar. Dertleri malumunuz… Öncesi fena. Yakaladılar. Zorla bir zehir zerk ettiler. Aklım ruhum ‘ben’ olmaktan çıktı. Ama Allahın hikmetinin nerede tecelli edeceğini kimse hesaba katamaz. Uzun süre atlarla uzaklaşmışız. O sırada kendime gelmişim, ama kimim, neyim hiç hatırlamadan…

-aman yarabbi…Sonra kızım ?

-Sonra onlardan kurtulmuşum. Ta Arcachon’a neredeyse bir ay boyunca saklanarak ilerledim. Tam bittim derken, orada bir çoban beni buldu. Ailesi ile bana baktılar ama dert benim yakamı bırakır mı? Bir öğlen sarhoş Fransız zabitler, biz keçileri otlatırken, Jeanne’a yani Yvonna’ın annesine musallat oldular. O zaman ‘Cavidan’ uyandı. Gerisi teferruat. O gün bugün kaçıyorum. Ama aklıma bir şey takıldı bayan Veronica!

-Ne imiş o kızcağızım ?

-Bu bana verdikleri zehir esnasında, benim kafam yerinde değilken…

-Bekaretin değil mi?

-Nasıl söylenir bilmiyorum ama…

-Utanma cancağızım. Öyle bir şey olsa fark ederdin zaten ama ben ne olup olmadığını anlarım. Ama bak görürsün, şüphen boşa çıkacak…

-Bir sözünüz bile beni hayata bağlayabiliyor bayan Veronica, sağ olun !

-Ortalık nasıl, hiç haberin var mı?

-Ben bu son aylarda koptum. Can derdine, yakalanmama derdine düştüm. Haberler sizde?

-Ortalık çok ısınıyor yavrum. Bütün kiliselere elden mektuplar geldi. Her yer karmakarışık. Bir yanda ahlaksızlıklar, içki… diğer yanda başı bozuk gizliden ticaretler, rüşvetler… Ama asıl haber o değil.

-O nedir bayan Veronica?

-Osmanlı’nın şu Germen’lerle olan Macar davası bitmek bilmiyor. Mektuba göre İstanbul’da bugüne kadar kurulmuş en büyük ordu kılıç kuşanmış, toplar dökülmüş. Viyana önlerine gelecekmiş Süleyman !

-İşte şimdi kıyamet kopacak…

-Neden?

-Kanuni Sultan Süleyman Hanımız Viyana’ya gelmek için bu mevsimi zaten seçmez ama oraya gelmesi demek, sallayacak ama yıkmayacak demektir. Yanlızca şunu söyleyebilirim: Mohaç arbedesinden sonra Zapolyai’nin kral seçilmesi, ortalığı alevlendirdi. Şu son olay da iyi olmadı.

-Nedir o olay…

-Bize talimat geldi. Herkes kuşandı. Ferdinand elçilerini İstanbul’a yollayıp Hanımızdan Macar kralı olarak tanınmasını talep etme curetinde bulundu. Tabii sonuç malumundur. -Bunu inan duymamıştım. Demek Osmanlı kuşandı geliyor…

-Evet bayan Veronica ve ben görevimin başında değilim. Çoktan peşime birilerini takmışlardır. Onlardan önce benim onları bulmam lazım. Ne yapacağım?

-Dertlenme kızım… Bana sorarsan seni bir Osmanlı gemisine bindirip İstanbul’a göndermek en doğrusu

-Haşa… mümkünatı yok bayan Veronica. Benim burada vadem dolmadan oraya dönmem, menzilden kaçmakla eşdeğerdir. Kendimi öldürürüm daha iyi… Bana yardımcı ol. Tahminlerim doğruysa, beni arayanlar çok uzakta olamazlar…

-E seni sen bile bilmiyorsun. Nasıl bilecekler, nasıl anlayacaklarda bulacaklar…

-Onlar muhtemelen Cezayir asıllı, tarifi belli,  köle bir rakkase peşindelerdir. Düşünmek lazım… onun içinde vakit lazım !

-seni burada muhafaza edeceğiz. Bahane uydurmaya gerek yok ama şu yüzündeki yarayı iyi etmek şart.

-Ona dokunma bayan ! O başıma gelenlerin alameti niteliğindedir. Beni bulduklarında yeni olduğunu anlamaları önemli. Geçmişte böyle iz bırakan vukuatım yok. Bu bana lazım. Zaten kabuk bağladı. İzin yok olmaması için ne yapmak lazım?

-Söylemesi bile çirkin ama bazı zabitler fahişeleri olmadık yerlerinden dağlayarak damgalarlar…

– O zaman ilk iş onu yapalım!

-Ben böyle bir günahı yüklenemem ! Onu yapamayız ama şu taze kabuğu kaldırıp tekrar kanatırsak, o iz bir daha çıkmaz

-Yapalım bayan Veronica… Sen sonra sarar merhemlersin! Bu arada…

-Efendim kızım ?

-Kutsal Taç meselesi var biliyorsunuz değil mi?

-Korona değil mi?

-Evet bayan Veronica…

-Korono tacı tam beş yüzyıldır kutsal kabul edilir. O tacı giymeyen kral meşru sayılmaz diyorlar. Neden?

-Yakında herkes anlayacak neden olduğunu bayan Veronica. Haydi işimize koyulalım…Onu sonra konuşuruz!

Bayan Veronica genç rahibelerden birine sıcak suyu ve kendi banyosunun hazırlanmasını söyledi. Sohbetle karışan yavaş adımlarla gül bahçesinin içinden geçerken, bayan Veronica sanki bir konu açmak istercesine:

-Bu güllerin hepsini bizler diktik. Yılları var. Bak ne hale geldiler…

-Yaşam burada gerçekten de durmuş gibi bayan Veronica, bazen özenmiyorum dersem, yalan söylemiş olmam.

-Burada zamanını öyle geçirmeni tavsiye ederim. Biraz nefeslen, uzaklaş. Şu kız halinle yaşadıklarını kaldırmak mümkün değil yavrum.

-İkimizde aynı işi yapıyoruz aslında.

-Nasıl oluyormuş o?

-Aşk değil mi sizin ki?

-Evet

-İşte. İkimizde Allah aşkı adına çalışıyoruz işte…

Odaya vardıklarında, Cavidan’ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Sıcak suyun yükselen buharı salona kadar gelmişti. Böylesine rahatlayacağını düşündükçe, daha da mutlu oldu. Bayan Veronice o banyoda iken, İncil’i açtı ve okumaya başladı:

İsa kalabalıkları görünce dağa çıktı. Oturduktan sonra, öğrencileri yanına geldiler. Onlara seslenip şöyle ders vermeye başladı: Ne mutlu ruhta yoksul olanlara! Göklerin Egemenliği onlarındır.
Ne mutlu yaşlı olanlara! Onlar teselli edilecekler. Ne mutlu yumuşak huylu olanlara! Onlar yeryüzünü miras alacaklar. Ne mutlu doğruluğa acıkıp susayanlara! Onlar doyurulacaklar. Ne mutlu merhametli olanlara! Onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu yüreği temiz olanlara! Onlar Tanrı’yı görecekler. Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara Tanrı oğulları denecek. Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere! Göklerin Egemenliği onlarındır. Bana olan bağlılığınızdan ötürü insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür. Sizden önce yaşamış olan peygamberlere de böyle zulmettiler. Yeryüzünün tuzu sizsiniz. Ama tuz tadını yitirirse, ona tekrar nasıl tuz tadı verilebilir? Artık dışarı atılıp insanların ayakları altında çiğnenmekten başka bir şeye yaramaz. Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepenin üzerine kurulan kent gizlenemez. İnsanlar da kandil yakıp tahıl ölçeği altına koymazlar. Tersine, kandilliğe koyarlar; oradan da evdekilerin hepsine ışık verir. Sizin ışığınız insanların önünde öyle parlasın ki, iyi işlerinizi görerek göklerde olan Babanızı yüceltsinler!

Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecek. Bu nedenle, bu buyrukların en küçüklerinden birini kim çiğner ve başkalarına öyle yapmayı öğretirse, Göklerin Egemenliğinde en küçük sayılacak. Ama bu buyrukları kim yerine getirir ve başkalarına öğretirse, Göklerin Egemenliğinde büyük sayılacak. Size şunu söyleyeyim: doğruluğunuz din bilginleriyle Ferisilerinkini kat kat aşmadıkça, Göklerin Egemenliğine asla giremezsiniz!

O sırada Cavidan pir ü pak ve dinlenmiş güzelliğiyle içeri girdi. Bayan Veronica’ya seslenerek:

-İncil okuyordunuz değil mi?

-Sevgili Yavrum ! Ne güzel olmuşsun…Evet. Senin için ! Sadece çok kısa bir bölüm…

-Umarım tüm dualarınız kendiniz ve sevdikleriniz için kabul olur ! Teşekkür ederim.

-Çaylarımız gelir şimdi. Anlatmayacağını bilirim ama yine de anlatmak isteyeceğin herşeyi severek dinlerim.

-Var olun bayan Veronica. Ancak anlayamadığım bir konu var. Bu çatı altında okuduğunuz bu incil…

-Bu kavga bitmez kızım. İnsan gönlünde önemli olan; satırların içine saklanmış gerçek sevgi sözlerini kendine rehber etmektir. Yoksa bu kavgaların ‘din’ değil, ‘çıkar’ farklılıkları olduğu bin beş yüz yıldır aşikardır. Hepsi ‘insan’ı- ‘Yüce Tanrı’yı ve ‘sevgi’yi temel alır. Yoksa inandırıcılığı kalır mıydı sence…

-Hakkınız var !

-Kızım bugün dinlen. Seni rahatsız edecek ve şüpheye düşürecek en ufak bir şey cereyan etmeyecektir. Rahat rahat uyu. Ben buralarda olacağım. Buradaki rahip ve rahibelerin bana olan minnet duygusu güvenilirdir. Gönülünü ferah tut. Bu bahsettiğin adamlar buraya varırlarsa mutlaka katedral önünden geçmek zorundadır. Yorgun yabancılar gördüğümüzde mutlaka su, meyve ikram eder, nefeslenmeleri için çaba gösteririz. Şimdi söyleyeceğim. Gözlerini dört açacaklar…

-Sağolun bayan Veronica!

-Bir şey sormalıyım ama…

-Buyrun ?

-Bunların niyetleri bozuk mudur, nasıldır?

-Hiç sanmam. Helalleşmek için kimsenin bilmediği bazı detaylar kafii gelecektir. Ama belli de olmaz tabii… Ben ortalıkta yokken, gelişmelerin istikameti ne oldu, bilemem?

-Anladım Yavrum. Burada kılına zarar gelmez. Haydi uyu biraz. Dua et sevgili yavrum. Ben de okumaya devam edeceğim!

İstanbul, Nisan 1529

Yaver’in getirdiği mesajla ayağa kalkan Ömer Bedri, vakit kaybetmeden merdivenlerden aşağı indi. Uzun süredir böylesine muhteşem bir katılım gerçekleşmediğinden dolayı, bu münazara elbette çok önem arzediyordu. Ömer Bedri aşağı vardığında koskoca resmi bir heyetin kendisini beklediğini görünce daha da heyecanlanmıştı. Vezir-i azam dışındaki tüm vezirler ile Yeniçeriağası, Sekdanbaşı ve Ocak kethüdası da yerlerini almıştı. ‘Bunun anlamı sefer idi’. Bu düşünce onu daha da heyecanlandırdı ve selamında kusur eylemeden yerini aldı. İlk sözü Vezir-i azam dillendirdi:

-Malumunuzdur ki; Macar topraklarında hakikatli bir huzur ‘Mohaç tokadına’ rağmen tesis olmamıştır. Ferdinand’ın Zapolyai’yi yenerek ‘Budin’i alması, Osmanlı’nın tesis etmeye çalıştığı düzene bıçak saplamakla birdir. Kutsal Roma Germen İmparatorluğunun Macar topraklarına nüfuz etmesi çıkarlarımızı zedeleyecektir. Velhasılı konu meşakkatli ve nihai bir sonuca gebedir.

-Efendimiz kapsamlı bir seferden mi bahsediyorlar?

-Efendi… Bir vezir mertebesine sahip olmanız, bana soru yöneltebilmeniz anlamına gelmez. Kaldı ki konunun gayet açık bir dil ile anlaşıldığına eminim.

Ömer Bedri beklemeden ayağa kalkarak söz istedi. Vezir-i azam ve diğerleri ona döndüler :

-Yüce heyetiniz nezninde Sultan Süleyman Hanımızı selamlarım. Osmanlı’nın uzun yıllardır Avrupa topraklarında sürdürdüğü mücadelenin verdiği birikim ile, bu sefer adına hayırlı olacağını düşündüğüm ve bazı önem arz eden incelikleri arz etmek isterim!

-Anlat Ömer Bedri !

-Efendiler. Macar topraklarının ardı olan ‘Viyana’, katoliklerin giriş kapısı niteliğindedir. Burada Osmanlı’nın adaleti olmasa dahi, birbirleri arasında hiç bitmeyecek bir husumet olduğunu yakından ve defalarca teşhis etmiş durumdayız. Zapolyai karşıtı olan Macar soylularının bilhassa Ferninand üzerindeki etkisi malumunuzdur. İstihbaratı sağlam Osmanlı çocukları bu soylu denilen soysuzlardan bazılarının cezalarını kesmiştir. Ancak ve en önemlisi; Budin’e yapılacak bir seferin hemen ardından, Osmanlı yeni ve meşakkatli bir sefere hazır ve nazır olmalıdır.

-Bu derin bir husus Ömer Bedri. Kafandaki nedir?

-Bilhassa Ferdinand ve yandaşlarının Osmanlı’ya rağmen rahat durmayacağını ve bu seferin akabinde daha büyük bir seferin ‘Viyana’ üzerine gerçekleştirilmek durumunda kalınacağını arz etmek isterim efendim !

-Bundan Osmanlı’nın çekinceği bir husus yoktur. Çıkar ağzındakini tamamen Ömer Bedri !

O sırada Yeniçeriağası ayaklanır ve Vezir-i azam’a dönerek:

-Zannedersem Ömer Bedri’nin belirtmek istediği husus, Osmanlı ordusunun iki sefer üst üste yaparak, yeterince hazırlanamayacağı hususudur ki, ben bu düşünceye katılıyorum.

Vezir-i Azam hışımla ayağa kalkar ve:

-Efendiler. Düşünce ile vücuduna gem vurmak, korkuyu doğurur. Osmanlı düşüncesi ve inancı, kendine gem vurmak değil, asil düşüncenin ‘vücud’ bulması için gerekli olan aklı kullanmaktır. İmdü ! Burada ne içün yer aldığınızı ve Osmanlı’nın şanlı geleceğinin vücud bulması için fikirleriniz dinlenildiğini iyi belleyin ! Düşünmeyen kafalara ne yaptığımızı hepiniz bilirsiniz… O yüzden anlatmaya devam et Ömer Bedri Efendi…

-Yüce heyetimiz ! Viyana dememin sebeb-i hikmeti içinde ‘korku’ barınmaz. Ancak şu husus aşikardır, su götürmez ! Osmanlı’nın güvenliği ve orada tesis etmek istediği düzen için, yerleşik ve ciddi bir kuvvetin orada konuşlandırılması zorunludur. Tokadı yeselerde, ders almadıkları ortadadır. Mohaç gibi bir darbe sonrasında, bölgede cereyan eden ve gittikçe artan huzursuzluğun tekrar edeceğini bir istihbaratçı olarak söylemek, asli görevimdir.

Vezir-i azaman dışındaki diğer vezirler, bir süre kendi aralarında sessizce konuştuktan sonra, aralarından biri müsade isteyerek ayağa kalktı ve:

-Kendi aramızda dillendirdiğimiz bazı hususları arz etmek isterim. Ömer Bedri’nin bahsettiği konularda haklılığı su götürmez. Ancak attığımız her adımda, bundan Beş yüz yıl sonrasında vücud bulması muhtemel gerçekleri öngörerek hareket etmek, Osmanlı’nın geleceğini de düşünmek önemli bir görevimiz ve geleneğimizdir. Bu sebeple düşüncemiz şudur ki; Doğu’da yaptığımız mücadele ve Osmanlı’nın inançlı adaletine gönülden teslim olanlar, aynı dilleri ve dini paylaştığımız insanlardır. Ancak Hristiyan alemi farklıdır. Osmanlı’nın hukuk sistemi, her ne kadar o insanların dini ve yaşamlarının haklarını benimsese-onları kendi doğup büyüdüğü topraklarda, bazı kurallar çerçevesinde özgür kılsa da; biliniyor ki, bilhassa katolik, ortodoks mezhepleri ve Yahudiler arasında en başından beri süregelen nifaklar mevcuttur. Keza şu husus gözardı edilmemelidir. Dünya düzeni varoldukça ‘Kudüs Kavgası’ bitmeyecektir. Bunun tek bir anlamı vardır efendim!

-Nedir o Vezir?

-Batılı zihniyet, Osmanlıya karşı baş kaldırma cüretini gösteremeyecektir. Ancak bilhassa Akdeniz sahilleri ve Ortadoğu’da egemen bir düşünceyi tezgahlayarak, ticaret yollarını ve kışkırtmaları kullanmak suretiyle, büyük bir nifak’ı ateşleyeceklerinden şüphemiz yoktur. Hal böyle olunca, Allahın da izniyle batı topraklarında yerleşik bir Osmanlı varlığının doğru olacağına inanıyoruz.

-Efendiler! Zikr ettiğiniz görüşlerinizi ileteceğim. Ancak şurası aşikardır ki, herkes ‘Budin’e gerçekleştirilecek bir sefer konusunda hemfikirdir. İş tüm teferrüatları ile değerlendirilip, Viyana hususu da bilhassa belirtilerek, yüce hanımıza iletilecektir. Size şimdiden emrediyorum. Osmanlı ordusunu bu onurlu sefer için hazır hale getirin! Ömer Bedri; sen akşam ezanından hemen sonra Topkapı’ya gel. Seni bizzat bekleyeceğim.

-Emredersiniz efendim!

Ömer Bedri, bu söz üzerine daha da heyecanlamıştı çünkü bu davet, padişah Sultan Süleyman Han’ın bizzat karşısına çıkmak demekti. Heyeti uğurlarken, aklında bu düşünce ile, nasıl hazırlanması gerektiğini hesaplamaya çalıştı. Onlar gider gitmez, gür bir ses ile, ‘Bana hemen kalıpsız’ı çağırın’ diye emrettiği anda, arkasından gelen sesle irkildi. Kalıpsız hemen yanıbaşında bekliyordu:

-Burdayım beyim ! Şam Şeytanını şimdi kafesledim. Zülfikar’dan mektup getirmiş, buyrun !

-Ver bakalım şunu. Okuyalım da, acil bir cevap uçuralım. Bismillahirahmanirahim !

Ömer Bedri kısa ama kendisini rahatlatan satırları okuduktan sonra, Kalıpsız’a dönerek:

-Kalıpsız. Tez elden haber uçur. Sıhhat, afiyet dile. On beş gün içinde Saraybosna’ya varsın. Ben de orada olacağım ! Konumuza gelince; Biraz önce malumundur ki, önemli bir hususta münazaralar gerçekleşti ve kararlar Padişahımız Devletlimize iletildi. Akşam Topkapı’da olacağım. Detaylı izahat ve bilgi arz etmem söz konusu. Birlikte onun için çalışacağız

-Emriniz başım üstüne beyim !

-İstihbaratların tüm detaylarına ve belgelere vakıf mısın evlat !

-Şüpheniz olmasın beyim !

-Şu Macar topraklarında olup biten hadiseler, Osmanlı’yı yeni bir sefere mecbur bırakmıştır. Osmanlı’nın adaletinin istediğimiz biçimde nüfuz etmediği, ‘Mohaç’ tokadına rağmen ortadadır. Bu konu ile ilgili düşüncelerini merak ediyorum.

-Efendim. Konuyu hassasiyetle inceliyorum. Hristiyan topraklarında kimin neresinden tuttuğu belirsiz bir casuslar savaşı hüküm sürmektedir. İstihbaratlarımız orada cereyan eden çıkar savaşlarında, ‘Ferdinand ve Zapolyai’ dışında, protestan, katolik, yahudi ve daha bir çok tarafın işin içinde olduğunu göstermektedir. Orada yerleşik bir Osmanlı toplumu ve askeri-siyasi düzen kurulmadıkça kalıcı bir huzurun oluşması neredeyse imkansızdır. İstihbaratlarla herhangi bir haberin İstanbul’a ulaşması ve neticesinde düzenli seferler düzenleyerek tokat indirmek, dersaadet anlayışımızı zayıflatmaktadır.

-Korkuların var senin çocuk!

-Evet efendim ! Macar topraklarında karanlıktan faydalanmaya gayret gösteren bazı beylerin yahudi kışkırtmalarıyla hareket ettikleri kanaatindeyim. Zikr etmesi bile zor amma, orada halkın bir parçası olan Yahudilerin zaman içinde Osmanlı’nın başını ağrıtacağı kesindir.

-Bu başka bir husus değil mi?

-Hayır efendim ! Mohaç sonrası tüm Macarların kaçması ve Budin kalesinin anahtarını Yahudilerin lideri Salomon’dan almamızda derin anlamlar vardır.

-Neler diyorsun çocuk. Aç hele…

-Bu bir katolik-Yahudi husumetinin göstergesi değil midir? Kaçmadılar çünkü o toprakları kendilerinin bellediler… Gücün yanında durarak…

-Dur çocuk. Dur hele…

-Bir avuç Yahudi’den bize ne ?

-Efendim. Bu konu kutsal krallığa ve Kudüs’e uzanır. Ancak istihbaratlarımız, orada sinsice yükselen husumetlerin ve ticaret şekillerinin derinlerinde bu konunun da yattığını gösteriyor. Ve görüşümü sorarsanız, haddim olmayarak dillendirmeliyim ki; uzunca bir vadede Zapolyai’nin desteklenmesi, bize yarardan çok zarar getirecektir. Mevcut durumda Zapolyai’ye karşı olan Macar beyleri dışında, bir de Yahudi sorunu olduğu bilinmektedir. Hristiyan toplumlar o topraklarda Yahudileri istemiyorlar. Burası aşikardır ve Sultan Beyazıt’ın Tiberya’ya yerleştirdiği o çok kalabalık Yahudi nüfusu dışında, Osmanlı’nın Hristiyan toplumlar nezninde, ‘Yahudileri’ koruyup kolladığı da gerçektir. Yahudiler Avrupa’da Osmanlı yandaşı olarak görülmektedir ve bu durum bizlere karşı da olumsuz neticeler barındırmaktadır. Unutmayın ki, İspanya’da neredeyse Yüz bin Yahudi katledildi… Hiç bir nefret böyle bir kıyımı haklı kılmasa da, bize düşen bunu derinlemesine anlamaya çalışmaktır.

-Böylesi bir durum; katolik Avrupa içinde, Osmanlıyı bir duvar ve düşman gibi görmelerine sebep olacak, korkuyu artıracak ve toplum hayatına sirayet etmemizi engelleyecektir ! Öyle mi?

-Ben durumu böyle görüyorum beyim !

-Çocuk ! Falcılık yapmıyorsun. Onu biliyorum ve sana hak veriyorum! Bu iş bir tokatla olacak iş değil. Sağlam bir duvar bile her zaman yıkılmak istenilecektir. İnsan doğasının bir gereği bu !

-Viyana önlerinde kurulmalıdır beyim !

-Heyecanlanma kalıpsız… Size kalsa dünyayı fethedeceksiniz. Osmanlı’nın dersaadet anlayışı içinde, adaletle paylaşmak vardır ve bunun için de bir çoban gerekecekse, o ‘çoban’ Osmanlı’dan başkası olamaz !

-Beyim ama…

-Aması ne kalıpsız?

-Çoban demesek efendim. İnanışlarına göre Hz. Musa bir çoban imiş…

– Uzattın çocuk. Herşeyden mana çıkartma…

-Ama efendim tarihte sembollere baktığımızda…

-Bunları bir kaleme al Kalıpsız ! Yahudi meselesine değinelim. Vukuatı tüm hassasiyeti ile arz etmek farzdır. Osmanlı topraklarındaki her erkeğin iki vasfı vardır unutma ! Hepsi, hem çobandır, hem de asker ! Yani önüne katıp sürüklemeyi  iyi bilirler !

-Emredersiniz !

-Şu İstanbul içinde palazlanmaya başlayan Yahudi ailelerinin durumlarını da yakınen takibe alın. Bir yerlere saklanmış tarihi bir yanlışlık var. Bulup çıkartmak borcumuzdur.

-Emriniz başım üstüne beyim !

Kalıpsız’ın ayrılmasının ardından Ömer Bedri her zaman ki düşüncelerin derinliğinde sessizleşti. Artık kaçınılmaz olan sefer, her ne kadar tarih sayfalarına bir zafer olarak  olsada,  onun kafasında dönenler bambaşka ve rahatsız ediciydi. Derin bir dünya görüşüne sahipti ve onun için istihbarat ve istihbaratçının artması; problemlerin derin ve sinsi olduğunun bir ifadesi idi.

O sırada kapısı çaldı. Gelen Kalıpsız’dı. Selam vererek:

-Beyim. Topkapı ziyaretinizle ilgili bir mesajınız var.

-Ne imiş o Kalıpsız?

-Gizliliğinizin mevzu bahis olması dolayısıyla, resmi bir makamda olmanız yanlış anlaşılacağından dolayı, Padişahımız Sultan Süleyman Han’ımızla olan görüşmeniz sefer yolunda gerçekleştirilecekmiş !

-Anladım evladım ! Bugünden tezi yok yirmi atlıyı dört nal yola çıkar. Saraybosna, Budin, Peşte, Trieste ve Graz’a yerleşsinler. Dörder atlı gruplar oluşturun. Her grupta bir gezgin ulak olacak. Oradaki canavarlarımız için birer not yazdır. Osmanlı’nın sefer için yola çıktığını duyur. Benim techizatımı da hazırlat. Yolumuz hayırlara çıkar inşallah. Sende ilk seferine çıkıyorsun !

-Emredersiniz beyim !

ZZZZZZZZZZZ

Zülfikar atına bindi ve geriye kalan adamlarını tek tek süzdü. Onun bunu kontrol amaçlı yaptığı bilinse ve düşünülse de,  Dündül’ün üzerinden içinde her zaman kendisini sorumlu gördüğü bir şey vardı. Bu debdebe içine sürüklediği hayatlardan adeta özür dileyen bir bakıştı bu. Her ne kadar içinde taşıdığı memleket aşkı alev alev yansa da, derinlerinde güvenle uyuttuğu o bebek, zaman zaman içinde tutamadığı hatıralarla uyanıyor, yaşadığı herşeyi tekrar tekrar düşünmesine neden oluyordu. Bu huzursuzluk veren karmaşık duygulardan sıyrılarak, Dündül’ün karnını delercesine ‘mahmuz’ladı ve Narbonne’a doğru yola çıktılar. Yol boyunca tek kelime etmeyen Zülfikar, koskoca karanlığın içinde adeta aydınlığı bulmaya çalışan bir biçare gibi, nefes almadan ilerliyordu. Adamları ona ne kadar yetişmeye çalışsa da, Zülfikar neredeyse göz mesafesinin yittiği noktaya kadar arayı açmıştı.

Sabaha karşı gökyüzüne kızıl döken güneş ile birlikte, Zülfikar rahatlamış, Dündül’ün üstünden inmeden ‘Narbonne’ kasabasının çatılarını izlemeye koyulmuştu. Güneş iyice yükselene kadar kasabayı inceledi. Ne olduğunu bir türlü anlamayan adamlarından biri, atıyla onun yanına gelerek:

-Beyim saatlerdir aynı noktaya bakıyorsunuz?

-Narbonne’u görüyor musun çocuk ? İki tane geniş meydan var. Biri Pazar yeri olsa gerek. Yol kasabanın dışından, batıdan geliyor. Diğeri katedralin olduğu meydan. Neredeyse tüm sokaklar ona bağlanıyor. Bu şehirden atla kaçacak olsam, geri dönmem. Batıya sürerim atımı.

-Evet beyim ama…

-Buranın insanı korkak ve kabadır. Cavidan’ı kimse evinde saklamaz. Ya o yoldan kaçmış, batıya uzaklaşmıştır, yok eğer buradaysa da, mutlaka o yoldan gelmiş olmalıdır. Onun bilgisinde ve kadın olan birinin sığınabileceği tek bir yer var burada çocuk !

-Neresi efendim?

-Kimsenin sorgulayamayacağı tek yer.

-Katedral olamaz değil mi beyim !

-Unutma çocuk. İçinde hem karşılıksız güven olan, hem de sırlarını canlarına pahasına koruyabilen çok az ‘kadın’ vardır. Söz konusu canın olunca, tek güvenecebileceğin insanlar ‘rahibelerdir’… Bir gün boyunca ortalığı inceleyelim…

-Beyin yanlış anlama ama…

-Hiç bir hristiyan kendi Allah evinde, kutsal rahibeleri suçlama curetini gösteremez çocuk. Yani Cavidan’ı arayan zabitler varsa, bunu düşünseler bile davranamazlar. İtirazın ona ise, güven bana. O katedralde bir beş taş var.

Zülfikar cebinden Ömer Bedri’nin verdiği yüzüğü çıkarttı, uzun uzun kokladı, evirdi çevirdi ve cebine koyarak yola devam etti. Bilhassa kasabanın etrafından dönerek, görünmeden batı girişini kullandı. Yavaşça ilerliyor, yabancı gözlere çekinmeden bakıyordu. Gözlerde saklı bir muamma arar gibiydi. Adamları dahi onun bu sessiz ve rahatsız eden bakışlarından korkmuş gibiydi. Yol kenarında oynayan iki çocuk görünce durdu ve atından inerek onlara doğru yöneldi. Çocuklardan biri elinde tuttuğu sopayı ona bir kılıç gibi doğrulttuğu anda, Zülfikar ellerini kaldırdı ve gülümseyerek diz çöktü. Çocuğa bakarak, fransızca mırıldandı:

-Teslim oldum… Sadece bir soru soracağım ve yanımda kalan son şekerleri sana vereceğim!

-Önce ver !

-Al, hepsi senindir ama arkadaşınla paylaş, oldu mu?

-Tamam. Ne soracaksın?

-Burada yabancı tüccarların kalabileceği bir yer var mı? ve tabii yemek yiyebileceği bir yer…

-Yok. Günü birlik gelir onlar. Akşama giderler ama genelde katedral meydanındaki fırından ekmek alırlar.

-Peki ya katedrale en çabuk nasıl giderim.

-Şu sokak meydana çıkar bayım ama orada zabitler var. Sarhoş zabitler. Annem de hiç sevmez onları. O yüzden biz, şu uzun yolu seçeriz.

-Teşekkür ederim asker !

Zülfikar tekrar atına binerek çocukları selamladı ve onun dediği yola girerek, katedral meydanına doğru sürdü. Tırıs tırıs ilerlerken çocuklarında arkalarından geldiklerini farketmişti. Sesini çıkartmadı. Hatta işlerine bile yarayabileceğini düşünmüştü. Katedral meydanına geldiklerinde, yeni başlayan günün ilk temizliğini çoktan yapmaya başlamış olan rahibeleri gördü ve onları rahat görebileceği uzak bir yerde durarak Dündül’den indi. Çocuklar sokağın köşesine saklanmış onları seyrediyordu. Çok ta geniş olmayan meydanın etrafı tertemizdi. Zülfikar, oraya bağlanan bütün sokakları tek tek inceliyor, yarı açık katedral kapısından görünen avlu bahçeyi inceliyordu. Aklına koyduğunu yapan bir yapısı vardı ve şimdi de o katedralin içini merak etmişti. Uzakta duran çocuğa eliyle ‘gel’ gibisinden bir işaret çaktı. Ona doğru koşan çocuklar yanına geldiğinde, omzuna dokundu ve:

-Burada ne zaman dua edersiniz çocuk?

-Her zaman, istediğimiz her zaman ama biz genellikle saklanbaç oynamak için gideriz.

-Saklanbaç mı ?

-Evet…

-Bak o zaman. Ben sizin ağabeyiniz olayım. Denizciyim ben. Siz oraya iyice saklanın. Ben sizi bulayım. Buraya ilk gelen siz olursanız, bir altın kazanırsınız. Anlaştık mı?

-Bir altın mı?

-Yaa… Bir altın. Ama kimseye yabancı olduğumuzu söylemek yok. Yoksa oyun bozulur.

-Anlaştık.

-Tamam bak altını buraya koyuyorum. 100 e kadar sayacağım, sonra geleceğim. Haydi yok olun

Çocuklar zıpkın gibi katedral bahçesinden içeri daldılar. Rahibelerin onlara gülümsediğini gören Zülfikar rahatlamış ve ayağa kalkarak, üstünü başını düzeltmeye koyulmuştu. ‘Bismillah’ diyerek ağır adımlarla katedrale doğru yöneldi. Ona bakan rahibeleri görünce eğilerek selam verdi ve yanlarına giderek:

-Günaydın hemşire. Yeğenlerim buraya mı girdi acaba. Sabah sabah tutturdular, saklanbaç oynayalım diye. Çocuk işte…

-Hep oynarlar. Biz alıştık. İçerdeler.

-Gelmişken, güzelleştirdiğiniz bu kutsal yerde bir dua da etme fırsatım olacak. Denizciyim. Kılıksızlığım için kusura bakmayın.

-Rica ederin. Tanrının evinde herkes çıplak ve muteberdir. İçeride pederlerden kimse yok ama… Bir toplantı için gittiler. Sadece baş rahibe ve bahçevanlar var. Günah çıkartmayı düşündüyseniz…

-Günahlarımızdan bir daha ki sefere kurtuluruz. Biraz tanrıyla başbaşa kalmak iyi olacaktır. Teşekkür ederim.

Zülfikar, pür dikkat bakışlarla içeri girdi. Avlu bahçesi neredeyse meydan kadar geniş ve bakımlıydı. Çocukların bu oyunu erken bozmasını istemediğinden dolayı, bir süre etrafına bakındı. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Ağır adımlarla avluda ilerlemeye başladı. Arada bir kafasını uzatarak, katedrali çevreleyen dar sokakları kolaçan ediyordu. O kadar sessizdi ki, en ufak bir çıtırtı bile seçilebiliyordu. Katedral girişine geldi ve içeri doğru yöneldi. Muhteşem yükseklikte tavanların altında küçücük kaldığını hissetti. Binanın neredeyse her tarafı işlenmiş ve resimlenmişti. Hiç bir şey olmamıcasına ilerledi ve ön sıralarda bir yere oturarak, kendi kendine konuşmaya başladı:

-Rabbim bunlar ne yapıyor böyle. İsa peygamberi böyle çarmıha gerilmiş bir biçimde her yere koymaları, ibret-i alem olsun diye midir… Korku vererek, sevgi sağlanır mı…

O an duyduğu çocuk gülümsemeleri üzerine ayağa fırladı. İçeride oldukları belliydi. Hızlı adımlarla etrafı incelerken, çocukların yan koridordaki siluetlerini farketti ve oraya doğru yöneldi. Ortalıkta karanlığı kıran pencerelerin cılız aydınlığı vardı. Koridorun sonundaki pencereye doğru devam etti. O sırada çocuklar arkasından fırlayarak girişe doğru koşmaya başladı. Zülfikar, onların altını almaya koştuğunu anladığı için üzülmüş, henüz hiç bir yeri inceleyememişti. O da arkalarından koşmak zorunda kaldı. Aralarında en az yirmi adımlık bir mesafe vardı ve koşan adımları yüksek duvarlarda yankılanıyordu. Tam girişe geldiklerinde, çocuklar o hızla girişteki bir rahibeyle sertçe çarpıştılar ve yığıldılar. O anda diğer bir kadın ‘Bayan Veronica’ diyerek ona yardım için eğildi. Zülfikar, yaşlı rahibeyi kaldırmaya çalışan kızın yüzüdeki derin yarayı gördüğü anda onun bir rahibe olmadığını anladı. Gözleri birbirine takılmıştı.  Yaşlı rahibe de yerde kalakalmış, adeta bir terslik olduğunu anlamışcasına kıpırdamadan duruyordu. Bu kendi içinde uzayıp giden an’ı yine o bozdu ve ‘kaldırsana kızım beni’ diyerek, sessizliği bozdu. Yavaşça ayağa kalkarken, Zülfikar da ağır adımlarla onlara doğru yaklaştı. O sırada, yaşlı rahibeyi ayağa kaldıran kız, onu arkasına alarak siper oldu ve Zülfikar’a fransızca ve sert bir sesle:

-Kimsin sen ! Bu çocuklarla işin ne…

-Saklanbaç oynuyorlardı. Ben de onlarla…

-Onlar kendi kendine oynarlar. Seninle ne işleri var?

Bayan Veronica söze girerek:

-Dur kızım. Yok bir şey…

O kız Cavidan’dan başkası değildi ve yüzünde ‘pür dikkat olmuş bir kurdu andıran’ o keskin ifade belirmişti:

Siz karışmayın bayan Veronica ! Söylesene be adam…Ne işin vardı çocuklarla…

-Göstermem lazım bayan ! O yüzden yanınıza gelmem lazım…

-Sakın bir adım atayım deme!

-Bayan, Tanrının huzurunda böyle şey olmaz. Bırakın görebileceğiniz kadar yaklaşayım…

-Sadece iki adım ! Şu göğsünde duran şeyi de yere bırak !

Zülfikar, dikkatle sakladığı çatal ağızlı kamasının orada durduğunu bir çırpıda anlayan kadının ‘Cavidan’ olduğunu o an anladı. Rahibe kıyafeti giymemesi, yüzündeki derin ve yeni yara izi herşeyi anlatıyordu. Daha da önemlisi tavırlarındaki dikkat ve cesaretti. Onu korkutup kaçırmadan iyi niyetini belli etmeliydi. Bunun en iyi yolu önce Osmanlı olduğunu anlatabilmekti. Bayan Veronica’yı zor durumda bırakmamak için, bunu sessizlikle halletmenin tek yolu olarak ‘kamayı’ gördü ve onu çıkartarak yere bıraktı. Kamayı gören Cavidan, çatal ağzı gördüğü anda herşeyi anladı ve Zülfikar’a bakarak:

-Şimdi o kamayı ayağınla bana doğru salla Osmanlı.

Zülfikar, ortamı daha fazla germemek için bodoslamadan ve Osmanlıca lafa girdi:

-Babandan selam getirdim sana bacım !

-Babamı sen nereden bileceksin ?

-Bana; sağ elini göster, o anlar dedi !

-Anlamam ben… Göster o zaman, bakalım ne imiş.

Zülfikar, sol elini havaya kaldırdı ve Cavidan’a:

-Gördün mü ! Allahı işaret eden parmağa dokunmayız biz Saime bacım…

Gerçek adını duyan Cavidan’ın o sert ifadesi bir anda yumuşamış, Bayan Veronica’ya bakıp gülümsemişti :

-Geldiler bayan Veronica !

Zülfikar ayağıyla kamasını Cavidan’a doğru gönderdi ve ardından elinde tuttuğu sıkma kehribar tesbihini ona fırlattı. Tesbihi kapan Cavidan, imamesinde duran ve Ömer Bedri’ye ait olan mührü görünce iyice heyecanlandı ve:

-İsmini bağışlarmısın yiğidim?

-Zülfikar…Zülfikarlı Şirzattır adım ! Mührün sahibinden şerefle devraldığım ismim bu !

O anda katedralin dışından gelen bir ıslık sesiyle irkilen Zülfikar, önce bayan Veronica’ya, daha sonra da Cavidan’a baktı ve hızla onlara doğru koşmaya başladı. Bayan Veronica herşeyden haberdar olmuşcasına, Cavidan’dan kurtuldu ve hızlı adımlarla oradan sıvışıverdi. Cavidan, bir anda gelişen karmaşa içinde, şu ana kadar hiç duymadığı bir kaç küçük patlamaya irkildi ve arkasına döndüğü anda zabitleri gördü. O anda yanına gelen Zülfikar, Cavidan’ı kolundan tutup çekti ve ‘sus’ dercesine işaret etti. Zabitler bellerinde kılıçları ile onlara bakıyordu. Dışarıda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlamıştı. Yoksa adamları bu durumda çoktan yanında bitivermiş olurdu. Zabitlerden biri yanındaki erlere bağırarak, sırtlarında duran çakmaklı tüfeklerle nişan almalarını emretti. Bunlar, Zülfikar’ın da çok canını sıkan yeni silahlardandı. Yedi er aynı anda nişan aldı ve tüfekleri alevlediler. Henüz gelişmemiş olan bu silahların ateş alması, kısa da olsa bir süre alıyordu ve bunu bilen Zülfikar, Cavidan’ı çekerek aynı anda koca katedral kapısının içine çekti. Aynı anda kapı delik deşik olmuş, ortalığı barut kokusu sarmıştı. Tekrar doldurmalarının zaman alacağını bilen Zülfikar, ‘Ya Allah’ diyerek zabitlerin üzerine çullandı. En zayıf olanını gözüne kestirip daldı ve böğründen çatal ağızlıyı geçiriverdi. Yere düşen zabitin kılıcını alarak, diğerlerini kollamaya başladığı sırada ‘Cavidan’ın naralı sesini duydu:

-Atın ulan o elinizdeki çelik çomağı…

Zülfikar dahil herkes bir anda oraya bakmıştı. Cavidan hır gür esnasında iki genç rahibeyi tek eliyle saçlarından tutmuş, diğer elindeki tahta parçasını birinin boğazına dayamıştı. Durumu gören zabitler, ellerindeki herşeyi yere bıraktı ve şaşkınca bakmaya devam ettiler. Zülfikar bir anda herşeyi unutmuş, hayranlıkla Cavidan’a bakıyordu. Cavidan onu bu durumdan kurtarırcasına, ‘Zülfikar, al şu deyyusların dağıttıklarını’ diye seslendi. O sırada bahçeden dalan adamlarını görünce daha da rahatlayan Zülfikar:

-Niye eksildiniz ulan siz?

-Beyim. Arkadan saldırdılar. Düşürdüler yiğidi ! Atlar dışarıda, çabuk gidelim.

-Cavidan bacım, gidiyoruz !

-Bacını özledin galiba, bacım deme bana. Bu kızancıkları ne yapacağız.

-Bir süre Osmanlı ile at binecekler. Allah affetsin ama tek yol bu !

Oldukları yerde apışıp kalan zabitlerin arasından rahibelerle birlikte ayrılan Zülfikar ile Cavidan, arkalarına adamlarını da alarak hızla oradan uzaklaştılar. Gittikleri yön her ne kadar garip gelse de; Zülfikar, Cavidan’ın bu bölgeyi çok iyi bildiğini biliyor ve sesni çıkartmıyordu. Cavidan, güneş iyice yükselene  kadar Kuzey batıya doğru ilerledikten sonra durdu. Rahibelerden binbir özürler dileyerek, onları indirdi ve Zülfikar’a dönerek:

-Bu şaşırtmaydı. Rahibeler hala aynı yöne devam ettiğimizi iyice belleyene kadar yönümüzü değiştirmeyeceğiz. İkindiden sonra ver elini ‘Toulon’…

-Orada leşlerimiz var Cavidan. Bizim işimiz orayla değil. Saraybosna’ya ulaşmamız şart.

-Oradaki tek yol Lyon’a çıkar. Oradan doğuya yönelir ve adriatiğe ineriz amma karşımıza sarp kayalıklar dikilir. Benim diyen baba yiğit bulaşmaz o fırtınalı ‘beyaz’ dağlara…

-Tek yol kalıyor !

-Ne imiş o yol…

-Germen topraklarına girmeden, Avusturya üzerinden ‘Viyana’ya ulaşmak.

-Bize değen her göz düşman orada Zülfikar !

-Ala… Zaten Osmanlı yola koyulmuştur. Onlardan nebze korkum yok. Sana da zarar gelmesine müsade etmem, meraklanma…

-İhtiyacım olsaydı, şimdi adam sallandırmaz, kundak sallardım.

-Salla Cavidan, salla bakalım…

Çok sinirlenen Cavidan, atını şaha kaldırarak Dündül’ü ürkütmek istedi. Artık tüm arbedelerde Zülfikar’la et ve tırnak olmuş Dündül, aynı anda şaha kalktı ve bir ayağıyla karşısında duran atın kalçasına sert bir tekme yapıştırdı. Cavidan atıyla birlikte dengesini kaybederek yuvarlandı. Yerde yatan Cavidan’a kalkması için elini uzatan Zülfikar, gülümseyerek ona bakarken, gözüne gelen bir avuç toprakla neye uğradığını şaşırdı. Cavidan hızla yerden kalkıp, Zülfikar’ın olmadık yerlerine bir tekme yapıştırdı. Yere düşen Zülfikar’a bakıp:

-Bu dalga senin boyunu aşar yiğidim. Boşuna salmadılar beni el topraklara…

Olup biteni şaşkınlıkla izleyen adamları, olanlara bir anlam veremeseler de, Zülfikar’ın yerde oluşuna gülmeden edemiyorlardı. Bunu farkeden Zülfikar, daha da sinirlendi ve ayağa kalkarak:

-Cavidan bacım… Talimat senin sağ salim olmanı emrediyor.  Yoksa…

-Yoksa… Varlığımdan bir sen haberdarsın. Öldürsen şuracıkta, kimsenin haberi bile olmaz… Hadi !

-Senin cezan böyle yaşamak. Ölümün seni erken kurtarır. O iyiliği sana yapmam…

Cavidan bu söz üzerine donup kalmıştı. Atına binerek ve beklemeden dört nala uzaklaşmaya başladı. Arkasından da Zülfikar ve adamları aynı hızla devam ettiler. Zülfikar’ın bu sözleri onun hayli canını sıkmış olsa da, içinde yatan gerçekleri örtmüyordu. Çocuk yaşından itibaren, yalnızlıklar ve özlemlerle tutuşan kalbi, ilk kez kendisine bu kadar yakından dokunan cümlelerle sarsılmış gibiydi. Aklı ister istemez çocukluğunun o masum günlerine gidiyor, günahlarla kuruttuğunu düşündüğü hayatının, artık sadece gözyaşları ile eskiye dönemeyeceğini biliyordu.

Neredeyse iki gün boyunca hiç konuşmadan ilerlediler. Fourviere tepesinin eteklerine geldiklerinde, Cavidan atını durdurarak, Zülfikar’a döndü ve:

-İşte Lyon. Burada bir süre geçirmek lazım gelecek. Doğudan gelen şu ince yolu çok az insan kullanır. İhtiyacımızı Lyon’da görür, oraya çekiliriz. Geceyi orada geçirmekte fayda var. Sonraki menzil yorucu ve tuzaklı olacaktır. Çünkü o yol Viyana’ya uzanır.

-Buradan çok güzel görünüyor.

-Öyledir. Bu alemin türlü şarkıları, şiirleri, resimleri, oyunlu göstericileri hep buradan çıkar. Yapanlar da burayı severler…

-Oyunlar?

-Öyle, tilkilikler falan değil Zülfikar. Bizim eski Kambur Çelebi ile Hacı İvaz gibi…

-Burada da mı var  zıll-ı hayal ? Yavuz Sultan Selim Hanımız çok düşkündü. Ben sadece çok uzaktan sesini duyabildim ancak…

-Bir tanesine denk gelirsek anlarsın Zülfikar. Gidelim…

Tepenin eteklerinde aşağı doğru ağır ağır ilerlediler. Lyon kentine girdiler. Zülfikar, o kadar atlının bir arada olmasının yanlış olacağını düşünerek adamlarına yol verdi. Şehrin başka bir yerine gitmelerini, iki gece sonra aynı tepede buluşmalarının daha doğru olacağını söyleyerek, Cavidan ile birlikte yoluna devam etti. Françe topraklarını artık adı gibi bellemiş olan Cavidan, Zülfikar’a dönerek:

-Burası herşeyin göbeğidir Zülfikar. Herkes arasında gizliden husumet kaynar ama kimse kimin ne olduğunu belli etme cesaretini gösteremez. Açığa çıkmaktan korkarlar. Sadece gözler konuşur. Gözü gözüne değen olursa gürleyipte davranmaya kalkma.

-Boğazımıza bıçak dayandı da, yine ses etmedik Cavidan. Tek endişem, seni arayanlar olup olmadığıdır.

-Onu düşündüm ama…

-Varsın, olan olsun. Başımıza geldiğinde düşünürüz.

-Benim birşeylere ihtiyacım var. Onları almam lazım.

-Ne imiş onlar?

-Deri boyunluk, göğüs kaması, bileklik…

-Çık meydana, herkese bağır istersen, ‘ben Osmanlı Çocuğu Cavidan’ım diye… Olmaz mı?

-Şebeğin götü gibi açıktan mı sandın beni Zülfikar! Düşünüyorum işte…

-Ben alırım sana, çok dikkat çekersin.

-Var ol kardeşim !

Biraz daha ilerledikten sonra, şehrin sokaklarına yayılmış Pazar yerinde durdular.  Zülfikar, ağır adımlarla ilerlerken hızlı bakışlarla etrafını inceliyor, artık refleks haline gelmiş alışkanlıkla, her an bir hadise çıkabileceğini varsayarak, pür dikkat kesiliyordu. Lyon şehrinde hareket Avrupa illerinde görmediği kadar kalabalık ve hareketliydi. Cavidan, o topraklara alışkın bir edayla ilerliyor, önüne gelen her tezgaha bir selam gönderiyordu. O sırada Zülfikar, önü açık duran bir at mezatı önünde yerleşen demirciyi gördü ve oraya yöneldi. Yanlarına gittiği sırada, Cavidan da onları uzaktan izlemeye koyulmuş, Zülfikar’ın kendisini görebileceği bir yerde durmaya karar vermişti. Zülfikar demircinin yanına giderek:

-Kolay gelsin arkadaş. Deri bağları var mıdır sende !

-Olmaz mı bayım. Kemer, toka, sıkıcan, bıçak, kılıç kılıfları, deri matara…

-Güzel ! şu sırta geçen kılıç kılıfı, bir de bıçak kılıfı istiyorum. Şu sıkıcan’ın bel için değil de, boyun için olanı var mı…

-İlk defa duyuyorum bayım. Ama bugün buradaysan akşama kadar yetiştiririm. Nasıl olacağını söyle yeter.

-Yapabilirseniz çok makbule geçer. Sen onu yapmaya başla ! Şu kemerle, deri matarayı da ver oldu olacak.

-Elbette bayım.

-Sıkıcanla birlikte hepsi ne eder bunların.

-Ne parası vereceksin?

-Sen ne istersin?

-Altın veyahutta… Yahu bayım. Nereden bileyim. Yolumun nereye devam edeceği belirsiz. Her yerde makbul olan ya altın, ya da akçe veya florindir… Sen bilirsin.

-Ne kadar ediyor hepsi?

-Sıkıcan içine örgü zırh istiyor musun?

-Makbuldür.

-O zaman hepsine 2 altın kafidir.

Zülfikar kesesinden çıkardığı otuz ‘florini’ adama uzattı ve akşam üstüne doğru uğrayacağını söyleyerek uzaklaştı. Cavidan’ın yanına yaklaştığında, onu bir tezgahın yanındaki aynada kendisine bakarken gördü. Simsiyah saçları ile iri gözleri parlıyor, yüzüne ve üstünde kabuk bağlayan yaraya dikkatle bakıyordu. O güne kadar hiç tanışmadığı bir duyguyla sarsıldı Zülfikar ! Kalbi cama çarpıp duran bir kuş gibi çırpınıyor, ne düşüneceğini dahi tasavvur edemediği bir boşlukta öylece duruyordu. Yanından geçen atlının gürültüsüyle bir an kendine geldi ve ‘La Havle vela kuvvete illa billah’ dediği sırada, Cavidan da ona baktı. ‘An’ durmuş, havanın serin esintisine insan sesleri karışmış gibiydi. Öylece kalakaldılar. Hemen sonra, ikiside ne yapacağını şaşırmış kesik başlı tavuklar gibi sağa sola yalpalanıp, gülünç bir şekilde birbirine kilitlenen bakışlardan kaçmaya gayret ettiler. Cavidan döktüklerini temizlemeye gayret ederken, tezgahta duran porselen tabağı düşürdü. Zülfikar ise, üstüne gelen insanlardan sıyrılmaya çalışırken, bir değirmen taşına takılıp düştü. Mert ve korkusuz hayatları ile bilinen iki Osmanlı, her nedense darmadağın olmuş, yaramaz çocuklar gibiydiler. Çok utansalar da, hiç bir şey olmamışcasına,  derin bir sessizlik içinde yanyana geldiler ve yönü – menzili belirsiz adımlarla ilerlemeye çalıştılar.

Cavidan, hayatına bir ok gibi, en sert ve ani şekilde giren bu adama karşı içinde köpüren ve anlam vermediği duyguları ilk kez yaşıyor gibiydi. Henüz hiç bir şeye uyanmamış çocuk gözleriyle, oradan buraya savrulmuş, varlığını sadece ‘Osmanlı Aşkı’ ile yaşamış olsa da, bu kendinden habersiz heyecanın altında birden bire beliren karmaşadan hem rahatsız oluyor, hem de kendini gülmemek için zor tutuyordu. Bu gülme isteği de çok değişikti. Komik bir şey için değildi. Dalga geçilecek bir olay sonrası yaşadıklarına da benzemiyordu. ‘Mutluluk’ gibi, nefes almak gibi bir şeydi. Kafasını zerre kımıldatmadan Zülfikar’a baktı. Koca yiğit Osmanlı adeta taş kesmiş vücuduyla yürüyor, ağzını öylesine sıkı kapatmaya uğraşıyordu ki, sanki içinde sakladığı binlerce ‘özgür kuş’ uçacak, ortalıkta ondan izinsiz ve olmadık ‘aşk’ türküleri söyleceklerdi. Zülfikar, bu ilk kez hissettiği duygularla boğuşuyordu. Sessizlik artık o kadar garip bir hal almıştı ki, kalplerinde yarattıkları düşünceler sanki dile gelmiş, tertemiz ruhları vasıtasıyla bağıra çağıra ‘aşk bu’ diyerek etraflarını kuşatmış gibiydi. Artık son noktasına gelen sessizliği, gülmesini engellemeye çalışan Cavidan bozdu:

-Zülfikar. Şu hayvanlar biraz dinlense, yese içse. Biz de sebeplenip karnımızı doyursak…

-Doğru dersin Cavidan Bacım !

Bacım’ kelimesini duyan Cavidan, her nedense bu lafa çok sinirlenmiş, yüzü asılmıştı. Gereksiz bir tepki vermemek için kendini zor tutsa da, atıyla bir kaç adım öne atılmadan edemedi. O an Zülfikar’ın yanında durmak istemediği belliydi. Yüz bilemedin yüz elli arşın ilerideki küçük meydana kadar öylece ilerlediler. Cavidan, meydanın köşesine kurulmuş sebze tezgahını görünce durdu ve atından inerek oraya yöneldi. Alışveriş yaparken, Zülfikar da onu izliyor, bir yandan da etrafında dinlenebilecekleri bir yer bakınıyordu. Bulundukları yerin karşı uzak köşesinde evlerin bittiği ve belli ki meyva ağaçlarının çokca olduğu bir alan vardı. Cavidan’ın ona baktığı bir sırada, gözüyle orayı işaret etti. Cavidan göz kırparak onu onayladı. Zülfikar ‘Dündül’ü dehleyerek ağaçlığa yöneldi. Bir süre sonra Cavidan da yanına gelmişti. Artık yaz aylarına gelinmişti. Meyva ağaçlarının altına oturan Zülfikar keyiflenmiş, iyiden iyiye kendini hissettiren güneşin sıcaklığı ve meyva ağaçlarının hafif esintiyle çıkardığı seslere çoktan dalıp gitmişti. Cavidan’a dönerek:

-Cavidan bacım. Böyle, bir an dahi olsa, insan kendi toprağıyla buluşuyor sanki…

-Bir daha ‘bacım’ dersen, ben buluşturacağım seni toprağınla Zülfikar…‘Ağa’…

-Ağa da ne demek Cavidan… Hem ne dedim ki ?

-Hiç bir şey demedin Zülfikar…Babam mı yetiştirdi seni?

-Baban?

-Ömer Bedri diyorum. O mu yetiştirdi seni ?

-Babamdan sonra ilk ona değdi gözüm. O gün, bu gün yanındayım. Ya seni…?

-Uzun hikaye…

-Anlatsana be Cavidan!

-Çocukken ayırmışlar beni anamdan babamdan. Sonra Veli Efendi beni kızlar Ağasına teslim etmiş ama Harem bana göre değildi. Olmadık olaylar çıkartınca, beni kızkulesine kapattılar. Meğer Ömer Bedri babam içinmiş… Olmadık işkenceler, hakaretler derken, ‘o’ geldi ! Gözlerim kapalı, Beykoz’a, av köşküne getirdiler. Orada eğitildim.

-Harem?

-Orası bildiğin gibi bir yer değil Zülfikar! Bana sorarsan; Osmanlı samanlıksa, orası da bir tırnak ucu kadar da olsa,  kor ateştir. ‘İçin için’ yani… Herşey muhteşem olsa da; görünmeyen ateşin dumanı başka yerden tütermiş. İşte Osmanlı da o dumanlara su tutuyor ama asıl ateş orada değil.

-Çok manidar konuşuyorsun Cavidan !

-Kadınları tanırım ben Zülfikar. Boşuna bizi rakkase diye satmadılar bu gavur ellere. Namus belasını korumak ne demektir, benim kadar bilemezsin. Hürrem’in saç tarağına çam sakızı koymuş kadınım. Bir erkeğin değil, cümle alemin aklını almak  bir o kadar kolaydır buralarda… Aslında her yerde !

-Hakkın var.

-Ya sen Zülfikar. Senin var mıdır hikayen?

-Olmaz mı be Cavidan? Dünya alem toprağın üstünde yaşıyor… Ben toğrağın altında. Farklı değil aslında hikayemiz. Ben bu yolculuğu bile bile seçtim. Ömer Bedri’nin himayesinde büyüdüm. Sultan Selim Hanımızın döneminden beridir kanla sularız toprakları… Yörük Osmanlıyım ben ! Ne bir ana, ne baba…  Görmedim o günden beridir.

-Özlemişsin belli ki !

-Özlemez mi insan ! Ama bugüne kadar kurutmuşuz biz içimizdeki duyguları !

-Bugüne kadar mı ?

-Yani…

-Yani ne?

-Yani, öyle çok şey yaşadım ki. Şu yürüyen insanların yüreklerinde taşıdığı o şeyleri unuttum sanki…

Cavidan bir an kafasını kaldırıp, gözlerini meydana doğru çevirdi. Uzakta toplaşan kalabalığın tam ortasında sandık üstünde duran adamı görünce, ani bir hareketle Zülfikar’ın eline dokundu ve:

-Dedim sana Yiğidim. Bak piyes var…

O anda ellerinin birbirini dokunduğu ikisi de hissetti ve utanarak geri çektiler. İkisinin de yüzleri al al olmuştu. Zülfikar ayağa kalkarak, bir şey olmamış gibi meydana doğru baktı. Cavidan da ayağa kalktı. Sessizce bir süre öylece durduktan sonra, göz göze geldiler. Birbirine değen o bakışlarda, uzun süredir saklanan yalnız duyguların kapısı aralanmış gibiydi. Gülümsediler. Cavidan utanarak:

-Gidelim mi ? Zıll-ı hayat’ın bir değişiği ama…

-Gidelim ! Meraklandım

Bilhassa İtalya’da başlayan ve yeni sayılabilecek bu sokak piyesleri, karşılıklı bir oyun eşliğinde icra edilir, canbazlıklar, dans ve müzikle şenlendirildi. Ağırlıklı olarak,  insanların bilgi sahibi olabilmeleri adına gerçek olaylardan esinlenilirdi. Bu dönemlerde, kendini Osmanlı tehdidi altında hisseden Avrupalılar, çoğu canlandırmalarında, bu konuyu da işlemişlerdir.

Cavidan ile Zülfikar, piyes yerine yaklaştılar. İki kostümlü adam ile bir genç kadın sandığın üzerine çıkmıştı. Adamlardan birinin elinde simsiyah bir örtü vardı ve kadını yakalamaya çalışıyordu. Diğeri de kadını ondan kurtarmaya çalışıyor, arada bir de ağza alınmayacak küfürler savuruyordu. İlk önce manzaraya gülen Cavidan ile Zülfikar, daha sonra suratlarını astılar ve sinirlenmeye başladılar. Kısa süren oyun, Osmanlının kadınlara yaptıklarını olmadık yalanlarla ve aşağılamalarla anlatıyor, en sonunda da Avrupalıyı temsil eden adam, Osmanlıyı öldürüyor ve kadını siyah örtünün altından çıkartıyordu. Cavidan iyice sinirlendi ve Zülfikar’ın belindeki kamaya doğru davranarak;

-Şunlara Osmanlı kadını kimmiş öğreteyim ! dediği sırada, Zülfikar Cavidan’ın elini sıkıca kavradı. Elleri ikinci kez buluştuğu anda göz göze geldiler. Bir süre öylece kaldılar. Zülfikar, Cavidan’ın elini bırakmadan gözlerine bakarak:

-Biz kadınımızın içinde gizlediği yüce değerleri biliriz, güzelliğini de görürüz. Yapma Cavidan !

-Bilmiyorlar Zülfikar. Bunları görerek yaşıyorum ben burada…

-Senin amacın görmek; görünmek değil Cavidan !

-Hakkın var. Gidelim buradan !

O sırada elinde küçük çan olan gençten bir çocuğun sesi duyulur:

-Millet. Saklanın. Çocuklarınızı Ormanlara sürün. Yiyeceğinizi, giyeceğinizi toparlayın. Osmanlı Ferninand için yola çıkmış. İki yüzbin kişiyle; binbir demirden topları, kanatlı atları, göğü yaran kılıçları,  iki adam boyunda sipahileriyle geliyorlar. Davullarıyla gökyüzünü titretip, kara bulutları üstümüze toplayarak geliyorlar…O kara bulutların içine saklanmış yağmur gibi yağan karanlık oklarıyla geliyorlar…

Cavidan, bu sözler üzerine etrafına şöyle bir baktıktan sonra Zülfikar’a döndü ve:

-Güneş şimdi doğuyor Zülfikar ! Allah yollarını hayırlara çıkartsın. Ne yapacağız.

-Hayırlısı olsun amma; Onlardan evvel menzile girmemiz gerek Cavidan. Oyalanmaya gelmez.

-Hakkın var Zülfikar ! Vakit kaybetmeden dümdüz Doğu’ya gideceğiz. Düşmanın önünde, onları da kollayarak, Osmanlı’nın üstüne doğru akmalıyız. Önce Geneva, oradan Venice bölgesine geçeriz.

-Kızıl Sakal körfeze yığılacaktır.

-Bir şey mi söyledin?

-Yok. Venice iyi fikir. Oradan kuzey doğuya yükseliriz. Viyana’ya doğru. Hanımızın karşısına muteber bir bilgi ile çıkmamız esastır. Yoksa bu topraklarda ne işimiz var !

-Özlemişim be Zülfikar ! Biliyor musun ilk kez bir savaşta yer almak nasip olacak, inşallah !

Zülfikar, derin derin Cavidan’ın gözlerine baktı. Onun her ne kadar savaşçı ruhunu bilse de, içinden sanki bir parça kopmuşcasına üzüntü içindeydi. Daha gencecik yaşlarındaki bir kızın böylesine kan revan içinde ve yüzbinlerce erkeğin arasında kılıç sallıyor olması gözlerinin önüne gelmişti. İçinde sebepsiz biriken duygulara yenilmek istemedi ve hızla arkasına dönerek atlara doğru yürümeye başladı. Zülfikar, bu yaşına kadar bir kez bile olsun böyle karışık iç hesaplaşmalara maruz kalmamıştı. Aklının bir köşesinde, engelleyemediği o düşünce durmadan bağırıyordu. ‘Cavidan’ı o gümbürtünün içine sokmak istemiyordu’…

Cavidan da, arkasını dönüp ağır ağır uzaklaşan bu yörük gencini aynı hislerle izlemeye koyulmuş, dalıp gitmişti. Zülfikar, Cavidan için yaptırdığı takım taklavatı alarak geri döndü ve Venedik’e doğru uzun sayılabilecek yolculukları başladı.

10 Mayıs 1529, İstanbul

Şehr i İstanbul’da baş gösteren hareketlilik güneş yükseldikçe daha da artmış, halk cebecihaneye çekilen tuğları görünce, daha da coşmuştu. Sultan Süleyman Han, Divan-ı Hümayun ve komutanları ile birlikte önce Eyüp Sultan’a, oradan da diğer türbeleri ziyaret ediyor, kendisini görmek isteyenlerle birlikte hayır duaları ediyor ve ihtiyacı olan fakirlere yardımlarda bulunuyordu. Dokuz atlıdan oluşan parmaksız ulaklar, sefer fermanı ile birlikte çoktan yola çıkmıştı bile. Ordu güzergahında bulunan şehirler temizlenecek, köprüler ve yollar genişletilecek, ordunun akşam çadırlarını kuracağı yerlere su kuyuları açılacaktı. Ordu-yu Hümayun, Rumeli ve Üsküdar’da kurulan otağlarda neredeyse toplanmış, ağır yüklerden oluşan toplar, asker çadırları, hastahane, defterhane, hamam, yemek çadırları, cebeci, humbara çadırları ve ekmek fırınları ordu saflarındaki yerlerini almışlardı.

Ziyaretler tamamlandıktan sonra, rengarenk işlemeli savaş kıyafetleri, alemleri ve sancakları ile birlikte ‘mehter Duası başladı’. Hep bir ağızdan:

Allah Allah, Celilü’l-Cebbar, Muinü’s-Set tar Halıku’l-Leyli ve’n-Nehar, Layezal, Zülcelâl, birdir Allah Anın birliğine, Resul-ü Enbiya Peygamberimiz Cenab-ı Ahmed-i Mahmut-u Muhammed Mustafa. Al-i evladı-ı Resulü müçtebi imdadı-ı ruhaniyetine; Bir cümle Âlem-i İslam’ın sıhhatü selametine, Ordularımızın devamı muzafferiyetine aziz devletimizin beka-ü temadüsüne üçler, yediler, kırklar, göçenler demine devranına “Hu diyelim Huuu”

Eli kan, kılıcı kan, sinesi üryan, ciğeri püryan, meydan-ı şahadette Allah yoluna revan, Kahrımız Gazabımız düşmana ziyan!… Adüvden korkmadık, korkmayız hiç bir zaman, Kur-anda zafer va-ad ediyor Hazreti Yezdan, uğrun açık olsun ey Serdarı Mücahid, Hüda kılıcını keskin etsin. Ömrünü gün gibi bedid, Fahri âlemi hoşnut etsin. Hak, gaza-i ekberin etsin mübarek ve sait.

Daha sonra Mehter takımının içinden tiz ve güzel bir ses tek başına yükselerek, “Nasrünminallahi ve fethün garib ve beşşiril müminin” ayetini okudu ve üç defa “Allah” diyecek kadar es verdi. Sonra bütün aletlerle beraber davullar ve kösler hafif vurarak duayı tamamladı. Tuğlar, Sancaklar ve mehteran zilleri göğe yükseltildi. Osmanlı Ordusunun Budin yürüyüşü böylece başlamış oldu. Etrafta toplanan halktan yükselen sesler arasından gönderilen helal duaları ve bayram coşkusuyla uğurlanan ordu, benzeri görülmemiş bir uğultu ile hareket etti ve daha sonrasında bilhassa derin bir sessizlik içinde şehri terkettiler.

Ömer Bedri ile yeniçeri ağası yol boyunca koyu bir sohbete dalmışlardı. Kalıpsız, arkalarında ilerliyor, konuşulanlara kulak kabartsa da, istediğini duyamıyordu. Yeniçeri ağası bilhassa Ömer Bedri’nin düşüncelerine ehemmiyet veriyor, onu dinlemeyi seviyordu. Ömer Bedri şevkle anlatmaya devam etti:

-Demem o dur ki; Şarlken ve Ferdinand’ın meselesi Avrupa’ya hükmetmektir ağam. Meselenin derininde hristiyanların bitmeyen güç kavgası ve yahudi meseleleri yatmaktadır. Yüce hukuk anlayışımız ve inancımız bu kavgayı sonlandırmaya yetmeyecektir.

-Gücümüz ortadadır Ömer Bedri. Yetmeyecek olan nedir?

-Efendim ! Bu sorun, Osmanlı’nın üzerine doğru gelmeye cesaret edemez. Yahudi’nin Osmanlı yalakası olması ve hristiyanların Osmanlı nizam-ı alemini bir ‘müslümanlık’ tehdidi olarak gördüğü aşikardır. Avrupalı hristiyanların tümünde ‘Müslümanlık’ bir korku ve baskı olarak görülmekte, bununla ilgili çok ciddi ve sinsice teşkilatlanarak, halklar kışkırtılmaktadır. Ahval, sadece Batı Roma İmparatorluğu hayali değildir. Destursuz ve derin mevzuular bahis konusudur ve burada Vatikan’ın da gizliden yürüttüğü ilişkiler mevzuu bahistir.

-Ömer Bedri… Orada resmen ve bayrak çekilerek, yerleşik bir ordu ve emniyetin teşkil edilerek, hukukun sağlanmasından bahsediyorsun.

-Bizden olmayanların yetkileri her zaman bizler için bir tehdittir.

-Kanaatim o dur ki; Osmanlı’nın gücü ve kudretinden herkes muzdarip. Ancak unutulmaması gereken bir husus var Ömer Bedri !

-Nedir o Ağam ?

-Düşman olandan değil, dost olandan sakınmak gerek. Çünkü içimizde bir zayıflık var ise, onu ilk bilen ve tek kullanacak olan, ‘dost’ görünendir.

– Zat-ı Muhteremleri bu konuyu meclislerde hiç dillendirdi mi acaba?

-Mümkün mü hiç Ömer Bedri ? Bazı konular bilinir ancak dile ve kayıtlara düşmez.

-Dersaadet, Osmanlı’nın ahlak ve dirliğini cümle toplumlara nüfuz ettirdiği bir kapıdır ve ancak ‘mevzuunun derinlerinde, Avrupalı’nın din kaygısı’ ve ‘ticareten Akdeniz’de hapsolması’ hususları vardır. Öyle görünüyor ki; her ne kadar tokad inse de, orada gül yerine dikenler bitmeye devam edecektir.

-Sen birşeyler söylemeye çalışıyorsun Ömer Bedri ! Nedir? Sırlarına vakıf olabilecek kadar seni tanır, sayar ve severim ! Hayır Ola?

-Efendim! İstihbaratımız Şehr i İstanbul hududları içerisinde pek can sıkıcı münferit bazı olaylara bizzat şahitlik etmişlerdir. Konu Nasi’ler ve Avrupa’nın dönme Yahudileri…

-Bahsettiğin şahısların Yavuz Selim Hanımızdan bugüne bağlılıklarında bir kusur söz konusu değildir Ömer Bedri.

-Tüm Yahudilerin Osmanlı himayesine çekilerek ‘Tiberya’ da toplaşma arzuları, ileride bir takım marazları da beraberinde getirecektir. Keza bununla ilgili derin malumat toplanmıştır Ağam ! Nasilerin, gizliden ve şiddetli bir biçimde teşkilatlandıkları gözden kaçmamaktadır.

-Nizam-ı Alem içinde; böyle bir sinsiliğin cezası ibret i alemliktir Ömer Bedri. Padişahımız Sultan Süleyman Han’ın koynunda yılan beslediğini dillendirmek cüret ister.

-Dersaadet; salt bugünün değil, yarınların da tesisi içün, tüm insanların ‘hukuki ve ticari’ ahlakı sindirmesi ve ona göre inançlı bir yaşam sürmeleri konusunda açılan kapının adı ve makamıdır ağam. Biz de bu yol içerisinde oluşabilecek her türlü münasebetsiz hadiseyi bertaraf etmeyi, cansiparane görev edindik.  Cüretimiz Osmanlı’nın bekasından başka niyet taşımaz.

-Zat-ı muhteremleriniz ile Sultan Süleyman Hanımızın ilk konaklama yerinde görüşeceğini ve divan makamlarının da bu görüşme esnasında orada bulunacaklarını bilmekteyim. Ancak diyeceğimi iyi belle Ömer Bedri ! Bu hususlar kalabalık ortamlarda husumet doğuracak niteliktedir ve devletlimiz padişahımız efendimizin bu gibi durumlarda takınacağı tavır her zaman bellidir. Seni sever, sayarım Ömer Bedri Ağa amma bilmeni isterim ki, saray içinde dillenen bir lakırtı, bugünün değil, bir yüzyıl sonrasının hesaplarını karıştıracak niteliktedir. Bu sebepten, pür dikkat kesilmeni ve biraz diplomasi duhulünde hareket etmeni tavsiye ederim.

-O vakt; darağacımız Montana’da kurulacak demektir. Sözlerinizin derinliğinde can sıkacak kadar manidar amma bir o kadar gizli hususlar sezinliyorum.

Ömer Bedri gözlerinde parlayan bir sinirle atına yüklenip, oradan uzaklaştı. Yıllardır Osmanlı’nın ve Allah inancının bekası için gözünü kırpmadan çalışmış, karşılaştığı tüm karanlıkların içine düşünmeden atlamıştı. Yeniçeri Ağasının bu anlamsız tutumu ve düşüncelerinin derinlerinde sakladığı cevapsızlıklar, her ne kadar onun canını sıksa da, konuşma içinde geçenlerde en ufak bir olumsuz yaklaşım yoktu. Sadece sezinlediği bazı hususlardan rahatsızdı. Ordu-yu Hümayun bir ay boyunca ve kısa aralıklarla çökerek yoluna devam etti. Ömer Bedri artık sabırsızlanıyor, ‘akacak kan damarda durmazmış’ diyerek, kendi kendine kararlılığını tasdikliyordu. Montana’ya uygun adımla yarım günlük mesafede bulunan Tuna Nehri kıyısında çalmaya başlayan davullar, çadırların kurulacağının işareti olmuştu. Ordu-yu Hümayun içinde pür telaş koşuşturmalar başladı ve yarım günün yarısı kadar bir zamanda herşey yerli yerine oturmuş, yemekler bile kaynamaya başlamıştı. Ömer Bedri heyecandan yerinde duramıyor, bir gözüyle padişahın otağını, diğer gözüyle de etrafı dikkatlice kolaçan ediyordu. Akşam çökmeden ulakların kendisine getireceği istihbaratların derinliğini ve değerini düşünüyor, diğer yandan da ‘kalıpsız’a durmadan bir şeyler yazdırıp, unutulmaması gereken mevzuuları kaleme aldırıyordu.

Akşam güneşi menzile düştüğünde, cümle ordu keyiflenmiş, kendi aralarında hasretlik sohbetlere dalanlar, güreşenler, ok yarıştıranlar, uyumayı tercih edenler, ‘Tuna’ boyunca eşi görülmemiş bir manzara yaratmışlardı. Sadece iki günlüğüne kurulan bu geçici şehirdeki nizamı inceleyen Ömer Bedri yanına ‘kalıpsız’ ı çağırarak şu cümleleri kaleme almasını istedi:

-Burada yaşanan manzara; bir ordu’nun bilek gücünden değil, tek olmuş yüreğinden ibaret olup, kendi zaferlerini hak indinde hak eylemiş kişilerin, böylesine heyecan ve umut dolu vakur duruşları, hepimizin gönlünde yanan nizam ı alem aşkını körüklemektedir. Hal böyle olunca; düşmana karşı hiç bir orduda olmayan bir cesaret ve tabir i caizse, ölüme karşı bir istek dahi oluşmaktadır. İki yüzbin kişinin arasında bir nebze olsun anlaşmazlık görülmemekte, birbirlerinin üstünü başını düzeltenler, kılıçlarını parlatanlar ve sohbetler arasında takdire şayan bir yakınlık dikkatten kaçmamaktadır.

Ordu-yu hümayun’u diğerlerinden ayıran; İnsan öldürerek galip gelme arzusu değil, insanlığın güzel ahlakı ve sağlığı içün; İyi olanı, vücuda gelen mendebur düşünce sahiplerinden ve halkları ezen iktidar hırsından ayıklamaktır.

İnancı Yüce Allah olanın, ahlak ve edebi kitabından alanın, can dostunu yolda yarım koymayanın, saadet ve huzuru erdem sayanın ve kılıcındaki kudreti ‘Türk oğlu Türk’ için sallayanın; hiç şüphe yok ki, yolu hayırlara, ruhları cennete müjdelenecektir.

Bu sırada Ömer Bedri’nin çok önceden yola çıkardığı atlı ulaklar geri dönerek, Budin üzerindeki ve saraybosna civarından topladıkları bilgilerle yanına geldiler. Ömer Bedri, padişahla görüşmeden önce bu malumatların kendisine ulaşmasına çok sevinerek; ‘Demedim mi Kalıpsız, bu yiğitlerin yolu hayırlara çıkar diye’ diyerek, yanındaki çömezden su ile katık getirmesini emretti. O sırada ulakları ile derin mevzuulara  çoktan girmişti:

Ağam. Ordu-yu Hümayun güzergahında maraz çıkaracak bir husus tespit etmedik. Sefer fermanları okundu. Seferimiz, imamlara ve papazlar ile gerekli herkese anlatıldı. Halk yollarımızı temizlemekle, evlerini kandillerle süsleyip, yollarımızı aydınlatma yarışına girdi bile.

-Ala… Saraybosna’da durum nedir?

-Zülfikar’ın bir adamı orada. Size mektup uçuran ! Cavidan’a ulaşıldığını biliyor. Bir can sıkıcı vakaa söz konusu değil ağam! Ancak bir konu var, haddimizi aşmaz isek tabii?

-Nedir o?

– Sanırım Nasi’ler efendim ! Malum zat etrafında toplaşmış, ‘Yahudi ama hristiyan maranlar’ın Osmanlı’nın icazeti dışında şarap ticareti yaptıkları, bunun dışında da, İstanbul esnafları ile yaptıkları ticaretlerde, ‘nakdi’ yerine toprak veya mülk karşılığı çalıştıkları ve böylelikle vergilerden kaçtıkları tespit edilmiştir. Daha fenası, borçlandırma yoluna gittikleri ve…

-Sus, tamam ! Burada sinsi ve içten içe kaynatılan kötü kokulu bir yemek var. Bununla ilgili, Padişahın icazeti olmadan herhangi harekette bulunamayız. Malum zat’ın, Saray’a çöreklendiği bir gerçek. Yalnız başına hareket etmesi neredeyse imkansız. Saray içinde bilmediğimiz şeyler oluyor. Sultan Süleyman Hanımızın hukuki nizama dayalı olan bağlılığı, devletin bekası adına harekete geçmemize engel teşkil etmese de, sinsi düşüncenin en büyük marifeti, vücuda gelen durumlarda kendisini ak çıkarmaktır. Ancak…

-Ancak efendim?

-Bu konu durduk yere bir ekmek gibi kabardı evlat. Divan heyetinin karşısında sorunu dillendirmek ancak bizim dilimizin boğazımıza mıhlanması demektir. Müsade etmezler. Bir yerde bir beş taş gizli… Burada muhtedilerden çok, münafık olan ve emelleri uğrunda galeyana gelmiş bazı sapkınlıklar mevcuttur.

-Ağam. Babam. Siz divan-ı hümayundan bahsediyorsunuz.

Ömer Bedri sinirle ayağa kalkarak, adamına döndü ve:

-Çadır etrafına değen her gözün seceresini getirin. Mevzuatın derinliğe vakıf olmak içün olmadık birşey yapacağım…! Bu görüşmenin ciddiyeti adına Sultan Süleyman Hanımızdan davet bekleceğim !

-Neden ağam. Kıyamet kopar…

-Çocuk. Karşındakinin seni tam manası ile ciddiye almasını istiyorsan, onu sinirlendirmek ve böylelikle dikkatini sana vermesini sağlamak zorundasın. Bunu unutma ve tüm konuştuklarımızı kaleme alıp, gizliden Bursa iline ulaştır. Yazılmamış tarih diye bir şey olmasın.

-Emriniz başım üstüne ağam !

Ömer Bedri derin düşüncelere dalmıştı. Ekibine sadece yörükleri almış olmaktan gurur duyuyor, onlara karşı özel bir yakınlık ve sevgi hissediyordu. Yalnızlık dolu, kirli olduğunu düşündüğü ve neredeyse bir gün dahi huzur duymamış,  yaşamı boyunca onları birer can yoldaşı olarak görmüştü ancak etrafına baktığında koskoca Ordu-yu Hümayun’un karmakarışık insanlardan oluşması ve bu yüce ve kıskanılası nizam içindeki görüntüsünün altında yatanlardan muzdaripti. Bugüne kadar ilk kez kendisini böylesine  kör bir kuyunun dibinde hissetmiş, dillendirmeyi düşündüğü konuların derinliği, Kanuni Sultan Süleyman han’ın yüreğinde tutuşmuş olan Hürrem yangınının ortasına isabet ediyordu. Ancak ortalıkta sergilenen hakikatın, Osmanlı’nın bu muhteşem yıllarında içten içe başlayan bir yangının alametlerini fazlasıyla taşıyordu. İstihbaratlarına göre gerçek adı ‘Nastia’ olan Hürrem Sultan, saraya cariye olarak ilk sunulduğu günden itibaren problemler yaşamış, ancak zekası ve valide sultan’a yakınlığı sayesinde yükselmişti. Onun Harem’deki tüm hal ve davranışları ile ilgili bilgiyi ‘Cavidan’dan alan Ömer Bedri, bir yahudi çocuğu olan Hürrem’in bilhassa doğum yaptıktan sonra padişah’a nikah için türlü baskılar yaptığı da biliniyordu. Bilhassa ‘Mahidevran Sultan’ın Kanuni Sultan Süleyman’dan olma ‘Mustafa’ isimli şehzadesine karşı giderek yükselen sevgi, onu rahatsız etmiş, Mahidevran’ın validesultan olmaması için sarayda vezir-i azam’a kadar uzanan türlü dedikodu ve baskılar oluşturması, Ömer Bedri istihbaratından kaçmamıştı.

Son dönemde artan ve Osmanlı’nın bilgisi haricinde gelişen bir takım yahudi ticaretleri, her ne kadar yüce Osmanlı hukukunun ahlakına aykırı olsa da, şu ana kadar hiç bir ses çıkmaması, işin içinde Ömer Bedri ve adamlarının çok üstünde ve mana verilemeyen gizli ilişkiler olduğunun kanıtı gibiydi. Ömer Bedri o anda bir şeyi fark etti. Dersaadet içinde, nizam-ı alemden  farklı çıkarlara hizmet eden ve her an padişahın kulağı dibinde fısıldaşan bambaşka ve yalanlarla örülü bir istihbarat düzeni oluşmuştu ve bunun başını da münafıklar ile yahudiler çekiyor idi. O sırada, Ömer Bedri’nin yanına koşarak gelen bir yeniçeri heyecanla seslenerek, ‘Padişah’ın kendisini beklediğini iletti. Ömer Bedri ‘Ya bismillah’ diyerek ayağa kalktı ve yörüklerine bir işaret çakarak ‘otağ’a doğru hızlı adımlarla ilerledi. Etrafında kurt gibi gözleriyle etrafı inceleyen on beş’e yakın yörükle ‘otağ’a varan Ömer bedri, tam kılıcını çıkartıp teslim edecekken, padişah Sultan Süleyman Han’ın gür sesini duydu:

-Gel Ömer Bedri ! Senin kılıcını vermen gerekmiyor. Yaklaş…

Tüm orada bulunan vezirler, şeyhülislam ve yeniçeri ağası ile komutanlar sinirle karışık sert gözlerle Ömer Bedri’yi süzdüler. Ömer Bedri yaklaşıp etek öptükten sonra padişah kkeskin sesiyle ilk sözü aldı:

-Ömer Ağa. Yüce divan senin kapımda kul olup beklememeni yadırgadı. Ben de onlara dedim ki: Ömer Bedri ne zaman karanlıktan aydınlığa çıkar, ancak o zaman her Osmanlı onun cemalini tanır, görür! Ama şu dönemde kapımda beklemesini istemem abesle iştigal bir davranış olurdu. Divan, Osmanlı’nın onurlu ve yüce divanıdır. Hal böyle iken; senin dillendireceğin mevzuuların anlam ve ehemmiyeti Osmanlı’nın her hareketine nüfuz edebilecek ve tarihi belirleyecek niteliktedir. Şimdi bu sorumluluk içinde zikredeceğin hususları dinlemek isterim !

-Yüce padişahım ! Yüce divan… Hayırlara vesile olacağından tereddüt etmediğimiz şanlı seferimiz içün, tüm yollar kem gözlerden ve tozdan, külden arındırılmıştır. Ancak bizleri bilir, yakınen tanır ve takip edersiniz. Pür dikkat olmak, nizam ı alem adına vazgeçilmez bir adabımızdır. Bugün içinde rastladığım münferit bir olay dışında sizlere beyan edebileceğim değerde bir maraz durum söz konusu değildir!

-Ne imüş o Ömer Bedri !

-Yüce devletlim. Dinlenen askerler arasında nahoş bir şakalaşmaya tanık oldum. Yahudi asıllı bir asker, Yörük bir yeniçerimizin arkasında durdu. Ona belli etmeden, bir münafığa göz kırptı ve yörük yeniçerinin arkasında ve göremeyeceği bir biçimde domaldı. Münafık er, birşey sormak bahanesi ile yeniçerinin yanına gelerek, onu hafifçe itti ve  yeniçeri, arkasında domalan Yahudiye takılarak yere kapaklandı. Sonra da onunla dalga geçtiler. Tüm tespitim budur yüce padişahım. Divan mensupları icazet verirler ise, kulağınıza tek bir cümle sarf etmem lazım gelir.

Yükselen homurtuları dikkatle takip eden Kanuni Sultan Süleyman Han, bu homurtuların kesilmesi için etrafını sert bakışlarla süzdü ve:

-Gel Ömer Bedri…Söyle !

Ömer Bedri padişahın kulağına eğilerek ve elleri arkasında:

-Yüce efendim! Beni Babanız, İslam aleminin ilk Türk halifesi, yüce padişahımız Yavuz Sultan Selim Han yetiştirdi. Onun; dünyaları dize getirirken, vücudunda peydahlanan mendebur bir sırpençe çıbanı yüzünden vefat etmiş olması derin bir üzüntümüzdür. Bu sebeple, yörük Osmanlılar olarak dersaadet vücudunda önemsiz gibi görünebilecek her tür hadise ile yakınen ilgileniyoruz. Çünkü biz böyle öğrendik Padişahım!

-Neyi öğrendin Ömer Bedri?

-Dünyevi hırs içinde olanlar gözünde ‘Doğru; En büyük Yalandır’…. Hünkarım !

Ömer Bedri başı önünde bir kaç adım atarak geriye attı ve diz çökerek oturdu. Kanuni Sultan Süleyman’ın yüzünden düşen bin parça olmuş, buna rağmen vakur bir duruşla sözüne devam etmişti:

-Ömer Bedri. Dile getirdiğin husus her ne kadar neşe içinde yaşanan bir vakaa olsa da, bundan çıkardığım anlamlar farklıdır. Babam Yavuz Sultan Selim Han’ın verdiği görevler hususundaki hassasiyetiniz beni ziyadesiyle memnun etmişti. İmdü göstermiş olduğunuz cengaver bağlılık ve Osmanlı aşkı, bizlere güç vermektedir. Yüce Allahtan, size bu yolda yardımcı olmasını niyaz ederim. Çekilebilirsin !

Ömer Bedri Otağ’dan ayrılır ayrılmaz yanındaki adamına fısıldayarak;

-Yanıma kimseyi yaklaştırmayın. Çullanacakar. Sakın korumak niyeti ile kılıcınıza davranmayın! Birinin ölümü aleyhimize olur. Yakalayın, getirin. Bunu iyi belleyin, ha !

Artık iyice karanlık çökmüş, Ömer Bedri çadırına çekilmişti. Küskün bir çocuk gibi, umutsuzca üstüne gelen düşüncelerle boğuşuyor, önündeki detaylar içinde saklanmış gerçekleri bulup çıkartmaya gayret ediyordu.  Dünyanın derinlerine saklanmış binlerce pisliğin üstüne yapıştığı ve can korkusuyla geçen ömrünün verdiği panik duygusu içinde olduğunu hissedebiliyor, belki de kendisini kurtarmanın en iyi yolu olarak ta ‘sık sık ölümü’ aklına getiriyordu.

Ömer Bedri Efendi’nin Yaşamı:

50’li yaşlarının henüz başında olan Ömer Bedri, Yavuz Sultan Selim Han’ın tahta geçişiyle birlikte, henüz 30’lu yaşlarında, onun güvenini kazanmış bir Yörük Türk’üdür. Yavuz Sultan Selim Han’ın cesareti, yaratıcı zekası ve insan ruhuna olan hassasiyetinden çok etkilenmiş ve neredeyse her ‘seferde’ yanıbaşındaki yerini almıştı. Aslında çocuk ruhlu bir mizaca sahip olan Ömer Bedri, hainliğe ve arkadan vurmaya karşı her zaman keskin bir bıçak gibi olmuş, bu tip vakaaları hiç bir zaman affetmemesi ile tanınmıştır. Bu yönüyle etrafında nam salmış, düşmanlarınca ‘sırtlan’, adamları nezninde ise ‘Alaş’ lakabını almıştır. Dil alma ve derin takip konularında kendi kendine geliştirdiği yüzlerce methodu ekibine teferruatları ile öğretmesi, diğer istihbarat şekillerinden bilhassa uzak durabilmek içindi. Böylelikle, adamlarının kendine özgü hal ve tavırlarından manalar çıkartabilmiş ve diğerlerinin  uyanamayacağı taktikler geliştirebilirmiştir. Yetiştirdiği adamların eğitimlerinde onlara ‘yavru köpek’ hediye eder ve yetiştirmelerini isteyerek, eğitimleri tamamlandığında, o köpeğin boynunu vurmalarını emredermiş. Bu onun bir nev i bağlılık imzası gibiymiş.

Yavuz döneminde, son derece hararetli ve sert geçen gençlik yılları sonrasında, Kanuni Sultan Süleyman Han’ın, yüksek adalet anlayışı içinde gizli çalışmalarına devam etmiş olsa da, bu dönemde daha çok nizam-ı alem içinde baş gösteren olaylarla ilgilenmiş, her ne kadar tarihi belirleyen seferler içinde yer alsa da, asıl ateşin içten içe yandığına inanmıştır. Yaklaşık dört yüz adamı ile derin bir gizlilik içinde yaşayan Ömer Bedri, bunların tümünü özellikle yörük ve rumeli Türklerinden seçmiştir. Ömer Bedri’nin bu hassasiyetinin altında yatan da; Yavuz döneminde uğraş verdiği ve nizam-ı alem içinde başgösteren gayr ı ahlaki düzen, rüşvet, ulakların yağmaları ve keyfekeder vergilerle halka verilen ızdırapların dindirilmesi gibi konularda özellikle onlara duyduğu yüksek güven duygusu yatmaktadır. Doğu insanına, İranlılara, dağlılara ve araplara hiç bir zaman güvenmemiş, istihbaratlar esnasında karşılaştığı en çetin mevzuuların onlarla ilgili olduğunu her fırsatta dillendirmiştir.

Dik duruşu, çevikliği ve güce değil-akla dayalı olan kavga teknikleri ile bilinen Ömer Bedri, adamlarından da hep bunu istemiş, adeta bir baba yüreği gibi herkesi sarmalamıştır. Çünkü onu her zaman en çok üzen şey, mücadelelerinde kaybettiği adamları olmuştur.

Yerin altında yaşananlarla, üstünde olup bitenler arasındaki farkı her zaman çok iyi bildiğinden, çalışma şekli nedeniyle çok eleştirilse de, bu konuda hiç bir zaman esnememiştir. Bu konularda devlet büyükleri ile yaptığı tartışmalar da kulaktan kulağa taşınmış ve adeta efsaneleşmiştir. Bunlardan biri şöyle geçmişti :

-Ömer Bedri Efendi ! Doğu münasebetlerinizde cereyan eden hadiseler esnasında, faili meçhul bir takım vukuuatlara karıştığınızı tespit ettik.  Hal böyle iken, yaşananlar ‘Osmanlı’nın hanesine yazılmakta ve bizleri zan altında bırakmaktadır.

-Efendiler. Safeviler ve kızılbaşların doğu da nasıl teşkilatlandıklarını herkes bilmektedir. Asl olan; olayların nerede nasıl cereyan ettiği değil, bu teşkilat eliyle, gizliden ve faili meçhulmuş gibi gösterilerek bizzat gerçekleştirdiği hadiselerdir. Unutmamak lazım gelir ki; bu zihniyet, ‘Biz diriye varırız, ölüye varmayız’ diyerek, Hz. Muhammed’in kabesini dahi inkar etme curetine soyunabilecek kadar ileri gitmiştir.

-Müslümanın Müslüman olanı vurması kat i surette caiz değildir !

-Efendiler. Sunni Müslümanların efendisi Hz. Muhammed S.A.V’dır. Ancak Hulefa-i Raşidin’ne duyduğumuz büyük sevginin bir sorumluluğu vardır. O da; dilden dile ve bilhassa halkları kandırmak suretiyle dile getirilen mesnetsiz ifadelerin, gerçekmiş gibi gösterilmesidir ki, Müslüman olanı bu yolla kandırmak kat ı surette caiz değildir. Çünkü Müslümanların Allahı bir, peygamberi bir’dir ve kendi çıkarlarını korumak ve yüceltmek uğruna, Hulefa-i Raşidin’in rehberliğini yalan yere alet etmek, günahların şüphesiz en büyüğüdür. Bu, şeref ve haysiyetten yoksun, ruhları dünyaya yakın, Allaha uzak kişilerin; Hz. Ebubekir’in, Ali’nin, Ömer’in ve Osman’ın yüce ahlaki kişiliklerini hiçe saymak değil midir? Taşıdığımız kılıç; Tüm inananların Allah u Teala’ya olan yüce inançlarını korumak, saadet ve huzurlarını, indirdiği Kuran ı Kerim’in rehberliğinde daim kılmak için vardır.

-Ömer Bedri !

-Efendiler ! Osmanlı’nın nizam-ı aleminin koruyucuları sizlersiniz. Ağzınıza gelen her söz, kılıcıma gelen kuvvettir. Varsın o söz, bir gün bu kılıcı göğsüme saplasın. Gideceğim yer, yüce Allahın makamıdır. Yani demem o dur ki; Beni her şekilde şereflendirmek, iki dudağınızın arasındadır. Amma velakin; göreceksiniz ki, Osmanlı’nın halifeliği yarın parlayacak bir güneş gibi olacaktır.

Montana’da ilk gece;

Yanan kandilin cılız aydınlığı altında çalışmaya devam etti. Havanın sıcak olması dışında, kandil yağının da verdiği ağırlık iyice yoğunlaşmıştı. Ömer Bedri arada sırada adamlarını çağırıyor ve etrafını kalabalık tutmaya gayret ediyordu. Yılan dolu karanlığa elini sokmuş, bunun bazılarınca mutlaka bir gayrete dönüşeceğini biliyordu. Çadırın etrafının kalabalık olmasının sebebi, ölüm korkusu değil, olası bir durumda şahitlerin çok olması içindi. Sinirli hali yatıştıkça, durulan dalgaların altından beliren fikirleri, iyice berrak bir hal almış, kafasında ördüğü her kararı benimsemişti. Aklına hazreti Ebubekir’in halkına söylediği o son sözler geldi:

Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı, aranızda onun helalini helal kılın, haramını haram görün.”

Artık dünyada olduğu sürece, nizam-ı alem içinde başgösteren ve Osmanlı’yı kemirmeye gayret eden güçlerle mücadele edecek, bu ahval durum için kimselere haber dahi vermeden, hususiyetleri belli bir ekip oluşturacaktı. Bu düşüncelerle uykusuna yavaş yavaş dalan Ömer Bedri, yarının ona getireceklerinden habersiz kıvrılmış, korkulardan uzak diyarlara gitmişti.

Venedik, Haziran 1529

Cavidan, Venedik sınırları içine büyük önem veriyordu. Bunda Ömer Bedri’nin ona; ‘sığınman gerekecek olursa Venedik’i seç’ demesinin büyük etkisi yanında, o dönemlerde kurulan ticari bağların da büyük etkisi olmuştu. Zülfikar da aynı şekilde düşünüyor, bu etkileyici ticaret şehrinde ağzına güvenilir bir kaç Osmanlı ile karşılaşmayı ümid ediyordu. ‘ponte dei sospiri’ye geldiklerinde Zülfikar Cavidan’a dönerek:

-Bak. Bu dillere destan ‘özlem köprüsü’. Buranın insanı duygusaldır. Her yerde adaklar adanır. Hiç bellemesem de, nedense buraya ilk geldiğimde adak adamış, elimdeki bir akçeyi akdeniz’e göndermiştim. İster misin?

-Güldürme beni Zülfikar, adak adayacaksam sağ salim menzile varmak için dua ederim. Sen ne için adamıştın?

-Gülersin Cavidan !

-Allahıma yemin olsun gülmeyeceğim !

-Şu anacığımın yüzünü tekrar görsem diye…

Cavidan, kendisiyle aynı hisleri yüreğinde taşıyan ve aynı lisanı konuştuğu birinin ağzından bunu duymuş olmaya çok şaşırmış, yüzünde derin bir özlem duygusu belirmişti. Gözleri sanki gözlerine değil de, derinlere gömdükleri hasretlerini ararcasına birbirine kilitlenmiş gibiydi. Cavidan’ın ilk kez gözleri doluyordu. İçinde uyuttuğu bebek uyanmış, şaşkın ve bir parça umut arayan bakışlar içinde dipsiz  hayallere yelken açmıştı. Zülfikar’ın da ilk kez başı önüne düşmüş, başına gelmiş ve gelecek herşeyden kendisini sorumlu tutuyor ve sanki ‘bu hasretliği anacığımın gönlünde nasıl oldu da yaktım’ dercesine iç geçiriyordu. İkisi de, sık sık canlandırdıkları bu düşüncelerin insana sülük gibi nasıl yapıştığını biliyordu. Kurtulmak adına ilk hamleyi Cavidan yaptı ve:

-Ver bakalım bir akçe. Malum bende hiç pul bulunmaz. Bakarsın kör talihim Akdeniz’e karışır da, bir yol bulup Biga’dan çıkar.

Cavidan akçeyi salladığı anda gözleriyle denize doğru bakan Zülfikar, kıyıya demirlemiş Osmanlı gemisinde dalgalanan ‘Zülfikarlı Sancağı’ gördü. Sessizce ‘buradalar’ diyerek gülümsedi ve Cavidan’a hafif bir omuz dokundurarak, gözleriyle gemiyi gösterdi. Zülfikar, Sancaktar Atilla’yı tekrar görebileceğinden dolayı memnun olmuştu. Bu vesileyle hem ilk ağızdan istihbarat edinebilecek, hem de ‘Budin’ yolunda tam donanımlı olabilecekti. Cavidan da sancağı görünce heyecanlanmış, heyecandan büyüyen göz bebekleri ile Zülfikar’a dönüp:

-Zülfikar, kıyıda sancak açmış bunlar ! Bu çok manidar. Ne yapıyoruz Allahın izniyle…

-Ne yapacağız. Gerekirse kulaçlayıp varacağız yanlarına amma illa ki kıyıda bir yerlere sandal atmışlardır. Gidip bulalım şunları Cavidan !

İkisinin de ruhunda bir anda yükselen bambaşka duygular, sözlerinin önüne bir set çekmiş, ikisini de sessizliğe gömmüş gibiydi. Gözleriyle sancağı menzil yaparak, onu gözden kaybetmeden ilerliyor, gelişen ahval ve şeraitle ilgili artan merakları yüzlerinde iyiden iyiye gerilen bir ifadeye dönüşüyordu. Çocuk yaştan beridir aldıkları eğitim ve aslında tutkuyla dolu ‘Osmanlı aşkı’, neredeyse her şeyi unutturmuş gibiydi. Bir an önce aynı lisanı konuştukları, aynı heyecanı kalplerinde yaşayan ve o gözlerle anlatacak bir kaç kişiye ulaşmak istercesine hızlandılar.

Dar Venedik sokaklarının arasından atları ile geçen Cavidan ile Zülfikar, dikkatleri üzerlerine çektiklerini fark etselerde, buna çokta aldırış etmediler. İnsanlar öbek öbek toplaşmış; kimi çalışıyor, kimi sohbet ediyor, kimi de bir yerlere mal yetiştirmeye çalışıyordu. İnsanların gözlerinden kendilerine doğru akan bakışlarda buğulu anlamlar yüklü gibiydi ve sessizliğin içinde yankılanan savaş çığlıkları adeta bir rüyanın içinde bir belirip, bir yok oluyordu. Kanallardan geçip ‘San Marco’ meydanına vardıklarında, meydanın tam ortasında duran kalabalığı gördüler. Neredeyse otuz’un üstünde Osmanlı, son derece rahat tavırlar içinde birbiri ile sohbet ediyordu. Zülfikar derin bir nefes alarak Dündül’ü dehledi. Cavidan da arkasından hızlanarak onu takip etti. Kalabalık içindekiler, kendilerine doğru hızla gelen bu iki atlıyı görünce, onlara doğru döndüler. Gelenlerin Osmanlı olduğunu anlamaları çok zaman almamıştı. Zülfikar yanlarına varıp, Dündül’den indi ve:

-Selamün Aleyküm yiğitler. Zülfikardır adım. Bacımızın adı da Saime’dir. Sancaktar Atillayı ararım. Hayır haber var mıdır ?

Atilla kalabalığın arasından kahkahalara karışan yükselen gür sesiyle ileri çıktı ve ellerini beline atarak:

-Seni sulara salmamış mıydım ben kara kaplumbağası ! Birdin iki olmuşsun…

-Atilla kardeşim. Buradasın. Ben de yüce yaratan aceleci davranmış, benden önce seni almıştır diye korkuyordum !

-Olur mu be ya ! Ha şu dağlar boyundaki dalgalar yutamadı, senin cılız kolların mı yutacak… Gel onlara bir sarılayım !

Atilla ve Zülfikar sarılarak selamlaştılar. Atilla keskin bakışlarla Cavidan’ı süzdü ve:

-Demek verdiğin pulun üstündeki niyet bu imiş. Bacım affet. Selamün Aleyküm!

Sancaktar Atilla yanındakilere su ve kumanya getirmelerini söyleyerek Zülfikar’ın koluna girdi ve sohbet ederek oradan bir kaç adım ileri, rahatça konuşabilecekleri bir yere oturdular. Cavidan da arkalarından giderek hemen yanıbaşlarına çömeldi. Atilla hemen söze girerek:

-Anlatsana Zülfikar. Hali yoluna koydun mu herşeyi. Bacımın işi hallolmuş gibi.

-Çok şükür, can sıkan bir şey vukuu bulmadan hallettik. Ama buralarda garip kaldık. Habersiz kaldık. Allah büyük ya, Zülfikarlı sancağı görünce çocuk gibi sevindim. Burada olduğunu bildim. Yanında aldım soluğu. Asıl sen anlat Atilla ! Neler  oluyor?

– Ne olacak be çocuk. Yine yangın yerine dönecek her yer ! Osmanlı yürüyor. Budin’e doğru çıktılar. Tuna boyuna vardılar diye biliyoruz. Bizde bir yerlerden olmadık bir dalga peydahlanır da, akıllarını alırız diye bekleşiyoruz.

-Var mı bir hareket?

-Hiç mümkün müdür? Bu sancak burada dalgalanırken, balık bile tutamazlar !Ancak bazı hususlar var Zülfikar?

-Ne imüş onlar Sancaktar, hayır haber?

-Hayırlara giden yollar kızgın şer taşları ile döşenmiştir Zülfikar. Sen deki hayr, ben diyeyim şer. Kapının açıldığı yer bellidir.

-Viyana kapısı mı?

-O kapı düşmeden olmaz, o kapı düşerse hiç olmaz ! Dedi dersin…

-Yahu bismillah. Mıymıntı yaşlılar gibi geveleyip durmasana…

-Avrupa karmakarışık Zülfikar. Germenler, Fransızlarla ve Osmanlılarla uğraşıyor. Kilitlendi kaldılar. İngiliz çiyanları olup biteni uzaktan seyrediyor gibi dursa da, orada da var bir bit yeniği. Macar toprakları zaten malumundur. Zapolyai istenmiyor. Bak Zülfikar; bunlardan daha da önemlisi var. Yahudi meseleleri bitmeyecek. İçeride ne olup bitiyorsa, altından hep onlar çıkıyor. Herkes Osmanlı’nın yalakası diye görüyor ama bunlar içinde asıl mendeburlukları icra edenler ‘yahudi olduğunu inkar etmiş görünenlerdir’… Hal böyle olunca, gizli gölgelerin yaptıklarına kılıç sallayamıyorsun. Neyse; şunu bil yiğidim ! Budin direnmeyecektir. Hal böyle olunca iki yüz bin kişinin yalın ayak dersaadet’e geri döneceğini mi sanıyorsun ? Haşa… Bu gülleler Viyana’nın duvarlarını döver çocuk !

-Bu bizim de aklımıza düştü. Amma velakin bize düşen, onlar gelmeden olacaklarla ilgili derin malumat toplamak ve tez elden yetiştirmektir.

Cavidan daha fazla dayanamadı ve söze girdi:

-Yiğidim, Arslanım diye dolanıyorsunuz. Bunların hepsi laf ! Taş yerinde ağırdır Zülfikar. Saraybosna’ya varıp, orada babamdan haber bekleyelim. Ortalıkta öbek öbek sivrisinekler kan emerken, burada oturup dedikodu mu yapacağız?

-Sen dediğimden ne anlarsın ki, laf koyarsın. Ben boşuna sallandırmıyorum o sancağı bacım. Bize nağme yapmadan önce destur alacaksın ki, hakikatini anlayalım. Destursuz dilin ömrü gırtlağında bitermiş.

-Destur Allahtan, Dilim Han’ımdan, Ölümün elimdendir Sancaktar…Bu Zülfikar, senden esaslı bir haber alıp davranmak için heyecanlanırken, sen Dersaadetin süslü laflarını eder durursun!

-Bacım. Önce lafını bil de konuş. Gemide olaydım, en az iki gün devirmeden beni bulamayacaktınız. Şimdi kardeşimle giderdiğim hasretlik mi batar oldu. Ne diyor bu Zülfikar ?

Zülfikar Cavidan ile Atilla arasında sinire dönüşen sohbeti keserek, sukunet diledi ve söz aldı:

-Cavidan. Hele bir konuşup helalleşelim. Biz zaten ne yapacağımıza karar veririz. İyi belleyip, çevik olmak lazım gelir. Ordu saflarına katılmak olmaz. Bu Viyana mevzuusu olmadık ağızlarda bile dillendiğine göre Ferdinand ortalığa çıkmayacaktır. Benim hissettiğim şey başka ve bunu da ‘Atilla’ kardeşim, ‘Budin direnmeyecektir’ dediği zaman anladım.

Cavidan ve Atilla aynı anda atıldılar:

-Hayırdır Zülfikar!

-Bir yerlerde sinsi bir toplaşma olacaktır. Nereden baksan Yazın ortalarından önce ordu-yu hümayun buralarda olamaz. Bu da Şarlken Germenleri içün yeterli vakt anlamına gelir. Eğer Osmanlı, Viyana muharasasına girişecekse, sert bir direnç olacaktır. Helalıyla bu direnç toz duman edilir ancak sırtı pek, vücudu dirençli yeni bir ordu’nun Osmanlı’yı bitap bir şekilde yakalamak isteyeceği kat’idir. Bunları da ancak Şarlken toplayabilir. İşte size gerçek malumat.

Cavidan ve Atilla sessizliğe bürünüp düşünmeye başladılar. Zülfikar’ın anlattıkları her ne kadar şu an vücud bulmuş bir husus olmasa da, gerçeklik payı çok yüksek ve dikkatlerden kaçmaması elzem bir öngörü idi. Cavidan Zülfikar’a hayran hayran baktı ve:

Vallahi Zülfikar! Avrupalı sinsidir minsidir amma velakin bu söylediklerin onları bile aştı. Dediğinin farkındasın değil mi yiğidim. Ferdinand ve muhalif macar beyleri’nin, Osmanlı’nın ince karnı olan Macar topraklarını didikleyip, ordu-yu hümayun’u Viyana’ya çekeceklerini söylüyorsun. Oradaki çetin savaş, yüksek ve sağlam surlardan ötürü Osmanlı’yı bir meydan muharebesinden çok daha fazla yoracaktır. Havanında dönmesi ile bu direnç iyice azalacak.

-Sadece o da değil Cavidan ! Ordu-yu hümayun iki yüz bin kişi ve kendisinin dokuz katı ağırlıkta bir yükle ilerliyor. Yorulmuş bir Ordu’yu arkadan vurmak daha da kolay olur. Bu, kat’i surette iletilmeli…

-Hakkın var Zülfikar.

-Atilla ! Tez elden bir mektup ulaştırmanın yolu var mıdır?

-Uçururuz amma…

-Aması nedir yiğidim?

-Bu mektubu ilk açan vezir-i azam olur!

Zülfikar, ‘Atilla’nın söylediklerini anlamış ve sessizce hak vermişti. Bu mektubu Ömer Bedri’den başkasının açmaması gerekliydi. Bu sefer herkesi bir garip düşünce hali aldı. Gözleriyle birbirlerini yokluyor, yapılması gerekener hususunda akıl yarıştırıyorlardı. Cavidan her zamanki gibi düşüncelerinde beden değiştirerek olayları zihninde tasavvur ediyordu. Kanuni Sultan Süleyman Han’ın, bunları öngörebileceğini ve bile bile üstüne gideceğini de biliyordu. Keza diğer taraf ta boş durmayacak, her ne kadar bu sefer ile bir tokat daha yeseler de, bu yarayı kanatacaklardı. Macar toprakları Avrupa ile Rusya arasında bir tampon vaziyeti görüyordu. Hem birbirleri arasındaki ticaret yolları Osmanlı kontrolü altındaydı, hem de Osmanlıya karşı birleşebilecek bir Avrupa-Rusya ve karadan takviye ile oluşabilecek haçlı ordusunun da buluşma noktası idi. Bu sebeple konu sadece küçük Macar beyliğinin selametinden çok daha öteydi. Her ne kadar sessizlik ve barış nizamı içinde olsalar da; kuzey ülkeleri ve bazı küçük beyliklerin gizliden ticaret yürütmeye çalıştıkları bir gerçekti. Öte yandan Osmanlı’nın Avrupa’nın içlerindeki en yakın limanı Saraybosna idi ve bu şehir Macar toprakları ile sınır komşusu olduğundan, çok güvenli bir aktarma yeri niteliğinde idi. Cavidan’ın bir anda gözleri büyüdü. Atilla’ya dönerek:

Cavidan: Atilla ! Bu Avrupalı’ya karşı iki yeni kapı açmak istesen, nerede açardın?

Atilla: Ne kapısı?

Cavidan: Dersaadet’in yeni kapıları…

Atilla: Viyana?…

Cavidan: Zülfikar, Adriatik’te Saraybosna var. Hadi diyelim onu aştın ! Yolun illa ki Mora’ya düşer. Osmanlı, Avrupalı’nın kapılarını iyice kapatıyor. Bu iki noktayı sağlam tutan bir Osmanlı, adamı gırtlağından kavrar.

Zülfikar: Eee… Cavidan?

Cavidan: Denizden gelen hiç bir güç Osmanlıyı batıramaz. O yüzden Mora’yı koydum cepkenime, amma Saraybosna Türktür. Orayı sağlam tutmak için, Viyana ile Saraybosna arasını sağlamlaştırmak, soyu bozukları geri itmek icap eder. Yani eğer biraz bu toprakların şirretine vakıf isem; Dersaadetin yeni kapısı Viyana değil, Saraybosna’dır.

Zülfikar: Bütün istihbaratın en sağlam olduğu yer… Buradan kuş olsa uçamaz. Buranın zayıflaması, Adriatik körfezinin düşmesi demektir. Peki ne diyorsun? Nedir lazım gelen Cavidan ?

Cavidan: Viyana’nın muhasarasını engellemek mümkün değil. Zaten o, vakit kazanmak içündür. Ancak ordu-yu hümayun dersaadet dönüşünden hemen sonra tekrar gelecektir Zülfikar! Gücüne güç katıp… Macar topraklarının değeri sadece yukarı Avrupa ile Rusya ticaretinin hakimiyeti adına ehemmiyet taşımasıdır. Ama Germenlerin deniz yoluyla ticaret yapabilmeleri için adriatik’e inmeleri şarttır. İngiltere, Fransa ve İspanya ile uğraşıp, açık denizlerde boğulmak istemezler.

Zülfikar: Ve bunu bilen Germenler, Macar krallığını alarak, hem Rusya kapısını açmış olacak, hem de Saraybosna sınırına dayanıp, Osmanlı’ya karşı orada bir duvar örecek…

Sancaktar Atilla, afallamış gözleri ve yaramaz ama bir o kadar mahçup çocuk ifadesiyle Cavidan’a baktı:

Atilla: Cavidan bacım. Ben böylesine bir zihni daha önce görmedim. Bunca koca dalga yedim ama böylesi… Maşallah vallahi.

Cavidan: Asıl dalga dümen karada Atilla kardeş !

Zülfikar: Aklıma çomak soktun Cavidan. Germenler, Avrupa’nın tümüne sahip olmak niyetindeler amma bazı krallıklarla aralarında husumet olsa da üstlerine gitmiyorlar.

Cavidan: Şu haritaya bir bakabilir miyim?

Cavidan, Zülfikar’ın uzattığı Osmanlı-Avrupa ve Akdeniz haritasını incelemeye başladı. Zülfikar ile Atilla da kafalarını gömmüş, haritada Cavidan’ın ne bulacağını merakla izlemeye koyulmuş gibiydiler. Her zaman farklı düşünmeyi seven, olmadık yerlerden akla yatkın ama iyice gizlenmiş gerçekleri bulmak konusunda yetenekli olan Cavidan, uzunca süren sessizliğin ardından derin bir ‘of’ çekerek kafasını kaldırdı ve:

Cavidan: Bu harita birileri tarafından özellikle düzenlenmiş! Bu haritayı çizen ‘Katolik Kilisesi’nden başka biri değil .Vatikan merkezli bir batı roma imparatorluğu haritasına bakıyoruz ve tam karşısında da doğu roma dedikleri bölge var. Yani şimdiki Osmanlı İmparatorluğu ! İşte bu yüzden birbirlerine dokunmuyorlar. Bunlar her ne kadar roma’nın kutsal birliği altına girmiş olsalar da, bilhassa Françe topraklarının doğusunda yer alan Germenler, batı roma’nın yarayan kanası gibidir.

Zülfikar: Bu çok anlaşılabilir bir ahval Cavidan amma…

Cavidan: Zülfikar anlasana !  Konu salt Osmanlı değil, Osmanlı desteğiyle gizliden büyüyen Yahudi nifağının batı roma’dan uzak tutulması ve ticareten yaşanan münasebetsiz ilişkilerin bitmesi isteği…

Zülfikar: Anlayamadım Cavidan.

Cavidan: Macar topraklarında ticareti onlar yönetiyor… Afrika ve ortadoğu deniz ticaretini Osmanlı eliyle oralara taşıyanlar yine onlar… Rusya ile aralarında en ufak bir dar geçit yok. Çünkü onlar Osmanı’nın sadık kulları… Ve belki de en önemlisi, Kudüs etrafında toplaşan Tiberyalı Yahudiler… Onlar ortadoğu, İran, Mısır ve arapların tümüyle gizliden ittifaka gidebilecek bir karakol kurmuş durumdalar. Zülfikar; Batı Roma, tapınak şovalyeleri gerçeğini istemiyor. Bu bir Osmanlı Avrupa mücadelesi değil ve biz Allahın yüce birliğini sancağına çekmiş, seferden sefere adalet dağıtırken, altımızda gizliden gizliye işler dönüyor. Birileri teşkilatlanıyor.

Zülfikar: Hz.süleyman’ın Mührü…

Cavidan: O da nereden çıktı?

Zülfikar: Donanma Sancağı… Atilla, o sancakta neden altı köşeli yıldız var?

Atilla: Nasr’un minallahi ve fethun kariybun ve beşşiril mü’mi-niyne ayet-i kerimesi var. Mü’minlere müjdeleyin, Allahtan yakın bir müjde ve fetih var, der ! Hemen altında da ‘Zülfikar’ kılıcı var… Onun altında da Hz.Süleyman’ın mührü vardır amma, ne var bunda anlamadım…kafamda aşure pişirdiniz be. Adam gibi savaşıyoruz işte… Valla deniz böyle tutmaz !

Zülfikar: Zülfikar’ın altındaki o mühür; sakın Zülfikar’ın koruması altındaki Hz.Süleyman’ın neslini simgelemesin?

Cavidan bir sinirle ayağa kalktı. Ortalığa sesli küfürler savurarak sakinleşmeye çalıştı ama ne yapsa nafile gibiydi. Sağ şahadet parmağını Zülfikar’a doğru sallayarak:

Cavidan: Korku Zülfikar Ağa…Korku ! Hakkın var amma… Benim kuruyup gitmiş kemiklerim şahid olsun ki; Bunlar ilk sancağını Osmanlı’nın koruması altında çektiler. Andım olsun ki…

Atilla: Bir alaka kurmak gerekir ise söyleyeyim bacım; Kuran-ı Kerim’de de geçtiği üzere, Hz.Süleyman’ın emrettiği yerde, rüzgar ona göre eser çok şükür. Bu bir nev’i duayı temsil eder.

Cavidan: Peki siz batı roma gemilerine saldırır iken, yahudi düşmanı Avrupalılar ne görür o sancakta Atilla ? ‘Eyvah. Sancak açtılar, rüzgar bize ters esecek mi derler? Hayır… Osmanlı’nın altında yer alan bir Yahudi Mührü görürler…

Atilla: Haş’a de! Cavidan bacım… Haş’a !

Cavidan: Çok yaşa Atilla efendi… Çok yaşa ! Yaşayabilirsen…Senden bin yıl önce vardı bu mühür!

Zülfikar: Anacığımın aşure aşı da böyle karışırdı amma tatlı gelirdi dile… bu ne böyle bre ! Varın beni dinleyin. Bu işin altında toprağa üstüste gömülmüş yüz kat ceset sessizce yatar. Yangın evi sarınca, onu tutuşturan kıvılcımı bulamazsın. Sahibi bile bulamaz. Bu ahval içinde bize düşen bellidir. Gizlilik kanıt bırakmaz amma gerçeklerin de kanıta ihtiyacı yoktur. Bu işin altında aş pişirenler var ve bu aş’ın pişmesi için de ‘Avrupa’nın ve doğu toplumlarının altında ateş yakıyorlar… O ateş, senin benim kanımla harlanıyor!

Cavidan: Zülfikar, mesnetsiz yere aklına gem vurma. Düşün. Bu yangının altında yatan gerçekleri Ömer Bedri’ye göstermeden, ondan ve yüce divan’dan bağımsız hareket etmek, bizim şeref ve namusumuza ters düşer. Dünyevi gerçekliğin kanıtı kalbimde bile dursa, salt haklılığımın üryan alametini gözler önüne sermek içün, o kalbi söker önlerine atarım.

Zülfikar: Aklıma gem vuracak bir şey yok Cavidan. Budin’e yürüyen ordu-yu hümayun olsa da, bu vaziyeti Yahudi cemaatinin fişteklendiği aşikardır. Ömer Bedri’nin canını sıkan ve dillendirmekte imtina ettiği konu nedir biliyor musun?

Cavidan: Ne imüş o?

Zülfikar: Topkapı Sarayı’nın avlusunda, Osmanlı istihbaratının dışında bambaşka bir istihbarat örgütü var. Osmanlı’nın çıkarı ve nizam-ı alem hayrına gibi gösterilerek, Padişahı yönlendiren sessiz bir güç. Etek öpen, sadakat döken bir güç ! İmdi düşün. Senin bir kulağına ben fısıldıyorum ve salt Osmanlı’nın çıkarlarından bahis edip, seni yüceltiyorum. Diğer kulağına da biri geliyor ve diyor ki; Osmanlıyı yiyip bitiriyorlar. Şu öbür kulağına fısıldayan var ya, işte o hain… Ne olur bu durumda Cavidan? Ne düşünürsün…

Cavidan: Bilmiyorum!

Zülfikar: Ben diyeyim o zaman ! Seni yücelteni, eteğini öpeni ve hep senin yanında ve aynı çıkarları kolladığını söyleyeni seçersin. Diğerinin de bundan rahatsız olduğunu ve nifak sokmaya çalıştığını düşünürsün… Bunu değiştiremezsin Cavidan!

Cavidan: Ama diğeri doğruyu söylüyor…

Zülfikar: İnsan kendisini yücelten yalanları, ‘doğru’ diye beller Cavidan! İstihbaratı nasıl öğrendik biz?

Cavidan: Şimdi benim de kafam aşure aşı gibi oldu. Ne söylemeye çalışıyorsun?

Zülfikar: Bu iş karışık Cavidan. Bize tebliğ edilen hususlar Ömer Bedri’den gelir amma vezirler ve ağalar attığımız her adımdan haberdardır. Bazen de ferman esaslı gelir. Demem o dur ki; Biz burada gizliden oluşan ahvale karşı cephe alırken, başka bir istihbarat bizi ispiyonluyor olmasın?

Cavidan: Ya o Topkapı’da kulağa fısıldanılan nizam-alem gereklilikleri, Osmanlı’nın değil  de, başkalarının hayrına ise…

Atilla: Hay, yaradanınıza kurban be ya… Siz kılıç sallayana kadar bu kadar düşünürseniz, vay Osmanlı’nın haline…

Cavidan: Tek bir yol var Zülfikar !

Zülfikar: Ne imiş o?

Cavidan: Eğer gerçekten Ömer Bedri dışında akan bir istihbarat var ise, onlardan birini bulup öttürmek lazım gelir. Bu zor çünkü sözüm ona; onlar da Osmanlı’nın bekaası için çalışıyorlar. Yani bir anlamda kendi adamımızı indirmek gibi birşey…

Zülfikar: Cavidan. Kendi başımıza hareket edemeyiz ! Sultan Süleyman Hanımız herşeyden haberdardır ve terazisinin kefeleri yanlış tartmaz. Böyle birşeye yeltenmek, hem kelleye hem de yanlışların duvarını sağlamlaştırmaya sebep olur. Ömer Bedri bu durumda ne yapardı, merak ediyorum.

Cavidan: Ben biliyorum !

Zülfikar: Yine, ne imiş o ?

Cavidan: O istibarat her kimler ise, oyunlarını bozardı !

Zülfikar, arkasını dönerek kendi kendine düşünmek için zaman kazanırmak istercesine uzaklaştı. Yahudilerin Avrupa topraklarında bugüne kadar görülmemiş derecede yüksek koruma altında olmaları, ortalıkta bu eda ve rahatlıkla herşeyleri yapmaları ve derinden örgütlendikleri aşikardı ve Osmanlı da buna, inancı ve yüreğiyle destek oluyordu. Ancak Osmanlı’nın nizam-ı alem arzusu, hiç bir zaman katolik mensubu krallıkların fethini ve özgürlüklerini kısıtlamak değildi. Tam aksine Sultan Süleyman Han’ın yüksek adalet ve düzen anlayışı; ahlaki yönden her alanda mükemmel ve doğru işleyen toplumlararası bir nizam demekti. Her ne kadar bunları düşünmeye gayret etse de, kendisinde fark ettiği durgunluğun altında bambaşka sebepler yattığını fark etmişti. İçinde olup biteni anlamaya çalışıyor ama başaramıyordu. Hiç tanıdık olmadığı hisler aklını kemiriyor, düşünmesi gereken herşey adeta ondan kaçarcasına, bir bulut gibi dağılıp yok oluyordu. O sırada Cavidan’ın sesini duydu:

-Hayırdır Zülfikar. Cemalimde birşeyler mi arasın. Dalıp gittin. Bana bakıyorsun…

Zülfikar bunu duyar duymaz toparlamış, ne yapacağını şaşırmış bir utanç içinde tekrar arkasını dönmüştü. Garip hisler artık tüm vücudunu sarmıştı. Düşündüğü o süre boyunca, Cavidan’a baktığını dahi anlamamış, onun seslenmesi ile ancak kendine gelebilmişti. O an anladı ! Düşündüğü tek şey Cavidan’dı. Kendi kendine dillendirmekten bile utandığı, hatta tüm aklını sarsa bile vücuduyla direnmeye çalıştığı o benzersiz duygu ‘Aşk’tan başka bir şey değildi. Bilmiyordu Zülfikar ! Bir kadına ne hissedilmesi gerektiğini dahi bilmiyordu. Tanımadığı yüzlerce düşünce kulaklarında yankılanıyor, yüzünde herşeyi öğrenmek isteyen bir çocuğun, dünyaya gözlerini tekrar açması gibi bir ifade oluşuyordu. Orada savaşlar yoktu, sadaket adına akan kanlar yoktu, geçen zaman içinde yaşanan sanki sadece onun gerçekliği gibiydi. Ellerini öylesine sıkı sıkıya kilitlemişti ki; bu, bir anlamda yaşadığı dünyaya bir isyan gibiydi. Çünkü bildiği şey, onun herşeyine hakimdi ve bundan geri adım atamayacağını  da biliyor,  çaresizlik içinde kendi duygularına teslim bayrağı çekiyordu. Cavidan’a biraz önce takılıp kalan bakışları, Atilla’nın da gözünden kaçmamıştı. Uzun süren bu durgunluğa son vermek istercesine yerinden kalktı ve Zülfikar’ın yanına giderek:

-Pehlivan. Deniz bu tarafta! Sonsuzlukta boğulacaksan, yanlış yöne bakıyorsun. Oradan sadece güneş doğar ! Yoksa içinde yeni bir güneş mi doğuyor, ha ?

-Yok be Sancaktar. Amma dediğin doğrudur ! Bazen boğuluyor insan! Doğru yanlışla yer değiştiriyor, amma sen hala terazide ağır basan tarafa ‘doğru’ diyorsun. Bir hafifleyip te uçup gidemedik…

-Senin gibi yiğidin kalbine konuşmak, o özele tecavüzdür ! Onu bilirim. O sebepten yaklaşmam amma bir doğruyu da söylemeden edemem!

-Ne imüş o sancaktar?

-Yarın olsun istiyorsan, yarını unutacaksın. Bugün yaşayacakların var ya?

-Evet?

-İşte yarın senin için ‘güzel’ olacak olan, afiyet olacak olan, bileğine kuvvet olacak olan, yani seni yaşatacak olan; bugün yapacaklarından ibarettir. Yap Zülfikar! Yarınına, bugünden sebep taşımayan, gelecekte ‘zengin’ olamaz… Bırak bir sebebin olsun. Sebebim ‘sensin’ de…

Zülfikar, Atilla’ya uzun ve üzgün gözlerle baktı. Ağzından dökülecek bir kaç sözün hayatını değiştireceğini biliyor, ama konuşamıyordu. Olduğu yerde adeta silkinerek kendine geldi ve:

-Kardeşim benim. Hakkın var ! ‘Sebebim’ çoktan alnıma yazıldı. Osmanlı’nın yüce hakkaniyeti cümle aleme sirayet etmedikçe, ben huzur bulamam. Böyle yazılmış. Gönlüme en serin suları serptin. Allah senden razı olsun. Sırrın başka vücuda girmişse, o sırrın bir bekçisi var demektir. Bu da bana yeter… Var ol !

-Bak Zülfikar. Biz karada olup biteni deryalardan izleriz. Kendi kendimize hallenir, konuşur dururuz. Aklımızı yarım kabul eyle amma bu yahudiler meselesi ile ilgili bir diyeceğim var?

-Estafurullah! Söyle hele…

-Bunlar vatansızdır. El topraklarında, olmadık fitnelerle kendilerine yer açarlar. İnsanların maneviyatlarını derbeder ederler, borçlandırarak kendilerine bağlarlar. Gittikleri yerde din değiştirirler. Adam yontmak için kadını kullanırlar. Bak olana bitene… Nereye gittilerse, nelerden sebeplendilerse, sonu hep  kanla bitti…

-Bunu bildiğimiz için zaten el kol bağlı. Sarayın altun takunyalarını onlar giyiyor Atilla. Sen diyorsun, doğrusu nedir? Ne yapmamız lazım gelir, ha?

-Ömer Bedri der durursun, çocuk ! Bu zat-ı muhterem size gizliliği, çevikliği, Osmanlı’nın bekaasına ters düşecek vaziyetleri bertaraf etmeniz için öğretmedi mi?

-Elbette !

-O zaman sende bertaraf et. Kuş uçmaz kervan geçmez yerde kılavuzun Allahtır. Şuracıkta Osmanlı’nın arkasından iş çevrildiğini gözünle görsen, Ömer Bedri’ye mi soracaksın? Hayır… O zaman gör… Gör ve davran. Madem canın hak yoluna emanet, koyver gerisini…

-Bu Nasi’lerin Venedik ile bir ilgisi vardı. Bilgin var mıdır veyahutta dil alabileceğimiz birileri?

-Bakınırız. Mutlaka deliğinde sinmiş oturan bir köstebek bulunur! Nasi’ler kimdir?

-Çok uzun hikaye amma şunu bil yeter; mohaç sonrası budin’in anahtarını padişahımız efendimize bir yahudi verdi. Bunun derin mana ve ehemmiyeti vardır. Kör bir mana…Kısacası Saray’da çakada çukada ses çıkaran altun takunyaların sahipleri, kardeş!

Konuşmanın ardından Cavidan’a yönelen Zülfikar ve Atilla, onun orada olmadığını görünce afalladılar. Atilla, etrafında toplaşan adamlarına seslenerek, onu görüp görmediklerini sordu ama kimseden istediği yanıtı alamadı. Zülfikar, garip hisler içine bürünmüş, uzun süredir aradığı kıymetlisinden ziyade, hayatında birdebire büyüyen Cavidan’ınını kaybetmişcesine paniklemişti. Ortalıkta anlamsız bir koşuşturma başlamıştı. Neredeyse herkes heryere bakınıyor, kimseler hissetmeden bir sır olup yok olan bu muamma karşısındaki şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. O anda kiliselerin çanları adeta anlaşmışcasına çalmaya başladı ve taş sokağın derinlerinden onlara doğru ağır adımlarla gelen silueti fark ettiler. Çok uzaklarda olan Cavidan, ellerini göğsünde birleştirmiş ve başı önünde ilerlemeye çalışır bir haldeydi. Önce bir anlam veremeyen Zülfikar, onun bu garip halinden yaralı olabileceğini düşünürek atıldı ve koşarak yanına doğru gitti. Atilla da arkasından fırlamıştı. Yanına geldiklerinde, Zülfikar çok garip bir surat ifadesi takınmış, adeta ne düşünceğini bilemeden, gözlerinde biriken yaşları tutmaya çalışmıştı. Cavidan, kafasını kaldırarak hüzünlü ama sevgi dolu gözlerle Zülfikar’a baktı. Kucağında simsiyah bir köpek yavrusu vardı. Her ikisi de; geçmişte ellerinden alınan bir sevdayı tekrar bulmuşcasına mutluydular. Zülfikar, onların yanına gelerek, küçük yavruyu sevmeye başladı. Sanki ikisinin de ruhlarından onlarca yıl önce koparılan o parça yerine geri gelmiş, içlerinde saklamaya çalıştıkları sevgi tanecikleri eksik bedenlerini tamamlamış gibiydi. Uzun süre sessizce minicik köpek yavrusu ile ilgilenip, arada bir de mutluluklarını onaylayan gözlerle birbirlerine dokundular. Aralarında bir çığ gibi büyüyen aşkın kanıtı sanki şu sahipsiz dünyada kendilerini bulmuştu. Atilla da durumu anlamış, adamlarının yanına dönmüştü. Cavidan, Zülfikar’a bakarak:

-Bırakmayalım bunu Zülfikar ! Bu sefer bırakmayalım…

-Bırakmayalım Cavidan !

Gün boyunca birbirinden ayrılmayan Cavidan, Zülfikar ve Atilla uzun sohbetler edip, yapacakları konusunda hemfikir olmaya özen gösterdiler. Artık gecenin kör karanlığı çökmüş, buna rağmen gözlerine bir damla olsun uyku düşmemişti. Atilla, hiç alışık olmadığı bu akıl dövüşlerinden sıkılmış bir biçimde:

-Sizin ne yapmak istediğinizi ben çözemem arkadaş. Amma ortada duran gerçek aşikardır. Sizin bu ahvalde tez elden Ömer Bedri dediğiniz kişiye ulaşmanız gerekmektedir.

-Sen de öyle mi düşünüyorsun Zülfikar?

-Bizden sağ salim bir haber beklediği kesindir. Ancak içimde durmayan birşeyler var Cavidan. Her ne kadar bir elimde ‘seninle oraya gitmek doğrusu’ varsa da, diğer elim kaşınır durur be. Sanki şeytan karşıma geçmiş, dürt babam dürt. Sen ne diyorsun?

-Benim aklım da yüreğim de pırıl pırıl. İmdü biraz tırmaladığım zaman aşikar olan bir tek husus var. Budin yürüyüşü, her ne kadar Osmanlı’nın selameti adına çok geçerli sebeplere sahip olsa da, bunun en derininde yatan farklı niyetler olduğu bellidir. Bir hususu kafamdan atamıyorum Zülfikar?

-Ne imüş?

-Marrano’lar ! Yani dillendirdiğimiz hususlara bakıyorum da, farklı ve can alıcı noktaların tümünde, hristiyan olmayan, müslüman olmayan, yahudi olduğunu dillendirmeyen-saklayan ve ancak paranın pulun, çıkarın olduğu yerde kilit makamları tutan, ne idüğü belirsiz amma birbirine bağlı bir sadakat zinciri var.

-Yani?

-İmdü sen dahi farklı akan bir istihbarat olduğunu söyledin ya ! Ya o dediğin;  teşkilatlı ve gizli bir vücudu teşkil ediyorsa?

-E zaten…

-Yok öyle değil. Yani her milletin içine sinmiş illetlerden vücud bulan, ticareti kendine yontan, dini vatanı olmayan, sadece kendi yazdığı gizli emel ve kurallara riayet eden bir örümcek ağından bahsediyorum.

-Hakkın var Cavidan. Batı Roma Katolik zihniyeti her ne kadar Osmanlı’yı bir tehdit gibi görse de, Osmanlı’nın nizam-ı alem niyetleri dışında, birilerinin kışkırtması ile olaylar farklı cereyan ediyor olabilir. Bu gizliden teşkilatlanma mevzuu, derssadeti kendine kılıf ediyor olabilir. Bizim tez zamanda Ömer Bedri’ye ulaşmamız gayemiz olmalıdır. Bunun içinde en sağlam yolu tutacağız Cavidan ! Ondan başkasına güvenemeyiz!

-Kimmiş o?

-Bali bey! O, istihbaratını ordu-yu hümayunun gelişine göre artırmıştır. Mutlak aralarında bir kaç ulak at sürmektedir. Amma burada bir vakit geçirmek makbuldür. Malum; buralar Batı Roma kiliselerinin en çok fısıldaştığı yerlerin başında geliyor. Olur ha, bir bilgi ganimeti ile döneriz.

Cavidan, yavru köpeğini tekrar kucağına alarak onu kokladı. Köpek yavrusu bu sıcak ilgiden doğan memnuniyetini belirtmek için küçücük diliyle Cavidan’ın elini yaladı. Bu onu gülümsetmişti. Zülfikar’a dönerek:

-Zülfikar, fark ettin mi?

-Neyi Cavidan?

-Yıllardır sevdiğimiz ne varsa unutmuşuz? Ha şu kör olası cihan’ın en karanlık zindanlarında nefes nefese kalmışız. Gördüğümüz her güzellik altında bir ‘kirlilik’ arar hale gelmişiz. Söylesene bu bedensiz kancık elimi yaladığında, bununda mı altında illet arayacağım? Böylesine saf sevgi; biz insanların fıtratında mı yoktur. Baksana ne kadar huzurlu, ne kadar kavgasız… Baksana şuna! Hiç sebepsiz bir güven içinde olabiliyor…

-Biz o sevginin masumiyetini ellerimizle kanattık Cavidan ! Gidelim! Rahat edebileceğimiz bir yer bulmamız lazım !

Günler geçti. Cavidan ile Zülfikar, adını ‘alaş’ taktıkları köpek ile birlikte, ‘Venedik’ içinde olup bitenlere kulak kabartıp, kayda değer malumat toplamaya gayret ettiler. Ordu-yu hümayun’un ‘Budin’ yürüyüşü burada da yankı bulmuş, Osmanlı’nın efsaneyi andıran dedikoduları çığrından çıkmıştı. Adeta herkes, bu yürüyüşün Budin’le sınırlı kalmayacağını, Viyana hatta Venedik topraklarının da ötesine kadar akacak bir Osmanlı yağması olacağı konusunda hemfikirdi. Onlara göre bu, ‘Osmanlı ve Şarlken’in kapışması olacak ve Osmanlı ‘Toulon’a kadar inerek, Françe toprakları etrafından Şarlken’i kuşatacaktı.

Cavidan ile Zülfikar, çarşının hemen yanında yer alan San marco meyanında oturmuş, fırından yeni çıkmış ve üstünde sebze ile kuzu eti ipliği olan pidelerini yiyorlardı. Nefes nefese atlı arabasını çekiştiren yaşlı bir adam yorgunluktan bitap düştü ve hemen yanlarında arabayı durdurarak, yanlarına geldi:

-Suyunuzdan biraz alabilir miyim lutfen?

-Tabii buyur… Hayırdır. Nefes nefese kalmışsın.

-Kalmaz mıyım. Bir Osmanlı hikayesidir, aldı başını gidiyor. Şu yaşıma geldim. Böyle saçma şey görmedim.

-Neden öyle diyorsunuz? Koca ordu yürüyor…

-Bu şehrin sokaklarında büyüdüm ben. Öyle şey olmaz. Sırf ticareti fişteklemek için, ne var ne yok sattırmak, kendilerine yontmak için, ‘yahudilerin’ bilhassa çıkarttığı dedikodular bunlar

Zülfikar bu laf üzerine yerinden doğruldu. Adamın yanına gitti ve birşeyler öğrenebileceğini bilerek omzundan tutu:

-Kim, neden böyle bir kötülüğü bu masum insanlara yapabilir ki?

-Ah bayım. İnanın ben bizim insanımıza daha çok kızıyorum. Bu vatansızların çoğu burada ticaret yapar, yahudi olduklarını saklarlar. Ne zaman olmadık bir durum olsa, çığırtkanık yapıp, milleti borçlandırır, toprağını, dükkandaki malını beş paraya alır, hiç ederler. Yok kadınınızı alıp harem’e kapatacaklar, yok çocuklarınızı ayırıp Müslüman yapacaklar, yok evinizi yakacaklar,  sizi kesecekler…

-E sen nereye bunca yükle…

-Beni biraz deli bilirler burada. Bunlar benim dükkanın malları. San marino’ya götürüyorum. Oralarda satarım. Burada iyice fiyatlar düştü. Onlara kaptıracak göz var mı ben de?

-Yahu ağzım açık kaldı amma kim bunu tezgahlar, adı sanı belli değil midir ki, millet galeyana gelir. Yalancı çobanın teki işte…

-Ah bayım. Bunları anlattığım için bana yarı deli derler işte. Bunlar örgütlü ! Venedik’in en can alıcı yerlerinde dururlar. Bir tanesi bile sıradan insan değildir. Ondan ona ilerler herşey.

-Nasıl?

-Azize ‘Hanım’ dedikleri şu kadın. Portekiz’den geldiler buraya! Marrano’nun biri. Herkes bilir ama kimse bilmez derinliğini… Şurada gördüğün ne kadar yahudi esnaf var ise, gizliden orada toplanır. İnan bana bak! Sözüm ona gücünü de Osmanlı Sarayından alırmış. İstanbul’dan özel haberciler her gün mekik dokurmuş! Git bak istersen. Merakın varsa…

-Nerededir bu ‘hanım’ın evi?

-Ben söylemeyeyim. Sen çarşıya git. Orada sabun, yağ ticareti yapan bir tane dükkan var zaten. Buradan alır, Mısır’a yollar. Kır saçlı, kısacık boylu, incecik biri. El ayak çekilince ilk iş oraya gider. Hemen bulursun…Zaten onu bul yeter. Gerisi onla beraber çıkarlar.

-Sağol. Yardımı gerektirecek bir durum var mı? Bir el atalım istersen…

-Çok naziksiniz bayım ama bu ne ilk, ne de son ! Alıştım artık.

-Haydi. Sağlıcakla…

Zülfikar istediğini bulmanın verdiği bir mutlulukla Cavidan’ın yanına döndü ve gülümseyerek yanına oturdu:

-Malumat diye buna derim arkadaş.

-Emin misin Zülfikar!

-Cavidan, bu tipler dünya derdine bulaşmaz. Adamcağız buranın yerlisi. Yıllardır kimbilir neler gördü ki, böyle delirdi. Eğer bir konuda israrcı isen ve kimse seni dinlemiyorsa, yalnızlaşırsın. Bunun ki öyle bir durum. Baksana, öylesine sinirli ki, daha bir selamda içini dışını döktü.

-Hakkın var! Ne yapacağız.

-Şu ‘Azize’ dedikleri kadın kimdir, neyin nesidir, bir öğrenmek lazım.

-İçimde kötü hisler var Zülfikar. Sanki buralarda vakit kaybetmemek gerek.

-Bu deliği bulalım Cavidan. Sonra dört nala ilerleriz vallahi. Gönlünü rahat tut.

San Marco meydanına doğru ilerleyen Zülfikar ile Cavidan, bir yandan sohbet ediyor, diğer yandan, olup biten içinde kendilerine abes gelebilecek durumları kolaçan ediyorlardı. Artık yakınlıkları iyice pekişmiş, aynı zor dalgalara göğüs geren cengaver birer Osmanlı olmalarının yanısıra, yüzlerine vuran gerçek ruh ı haliyetlerini birbirlerine açmaktan imtina etmeyen iki dost gibi olmuşlardı.

Günler geçtikçe güneş daha bir kuvvetli doğuyor, yazın sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu.  Toz duman olmuş Avrupa içinde, burası sanki aşklara ilham veren, debdebeden uzak bir sukuneti yaşar gibiydi. Cavidan ile Zülfikar, bu masum sessizliğin altında gizlenmiş mendeburlukları söküp almak için oldukça zaman harcamışlar, istediklerine ulaştıklarını bilselerde, Ömer Bedri’nin önüne serebilecekleri çok daha elle tutulur nedenlerin peşine düşmüşlerdi. Zülfikar bir ara acıktığını hissedip, Cavidan’a döndü ve:

-Cavidan, şu Venedik pidelerinden mi yesek? Hemen şuracıkta…

-Yiyelim Vallahi. İyi belledin, ha…

Birlikte pide fırınının doğru yöneldiler. Her ne kadar konu Osmanlı ve istihbarat ile ilgili olduğunda çeneleri düşse de, böyle durumlarda genellikle sessizliği tercih ediyorlar, sanki ağızlarından dökülecek lafların, içine girdikleri tılsımlı duyguları bozacağından korkarcasına yürüyorlardı.

Pide fırının hemen yanındaki kıraathane kılıklı yerde duran Zülfikar, Cavidan’a ‘burada bekleyeceğini’ söyleyerek, meydan alanını görecek şekilde oturdu. Aynı yerde hem dinlenen, hem de iş bekleyen bir kaç kişi de oturmuş, birbirleri ile sohbet ediyor, arada bir yükselen kahkahalarla vakit öldürüyorlardı. Bir süre sonra elinde pidelerle gelen Cavidan, tam oturacağı sırada kendilerinden bir kaç masa uzakta tütün saran, başı önünde suratsızı görünce, allak bullak oldu ve Zülfikar’a dönerek:

-Şimdi bakma Zülfikar. Arka köşede bir adam tütün sarıyor, buralarla bir alakası olması garip. Tanıyor musun?

Zülfikar, taburesini düzeltmek bahanesiyle arkasını kolaçan edip, adamı bellese de, tanıyamadı ve:

-Hiç bilemedim. Neden takıldın?

-Aslında takılmam amma dedim ya tütün sarıyordu. Adamın sol işaret parmağı yok !

-Cavidan, her parmaksızın peşinden anlam mı kovalayacağız? Nereden bileceğiz, nedir, neyin nesidir?

-Bu parmak kopmamış Zülfikar, kesilmiş !Bir kere de itimat et yahu! Bu işte bir iş var. Ne kaybederiz? Aylak aylak bakınıyoruz zaten.

-Emin misin sen?

-Eminim!

-Bak o zaman !

Zülfikar, ellerini avuşturarak ayağa kalktı ve hiç düşünmeden adamın yanına gitti. Masasına ellerini dayadı ve ‘selamün aleyküm’ diyerek Osmanlıca söze girdi:

-Arkadaş, burada senin gibi bir parmaksızın işi nedir?

Adam şaşkın bakışlar ve bozuk bir italyancası ile:

-Ne dediğinizi anlamıyorum bayım! Aslen Palermo’luyum. Ticaret yapıyorum.

-Madem anlamıyorsun, neden buralı olmadığını dile verip, ne yaptığını anlatma ihtiyacı duyuyorsun. Bana bak parmaksız. Bu parmağın gerisi bizde kalmış, o belli. Gel diğerlerini kaybetmeden bizle kısa bir yürüyüş yap.

-Bayım anlamıyorum !

-Kes ulan gazel okumayı. Gel ki, kalan dokuz parmağını da, kelleni de bağışlayayım.

Adam yavaşça ve korkarak ayağa kalktı. Zülfikar’ın önüne düştüğü sırada, şaşkın bakışlar içinde kalan Cavidan da kalkarak onlara katıldı ve kıraathanenin dışına çıktılar. Sokağa bakan duvar dibine varan Zülfikar, hışımla adama dönüp, sol elini eline aldı ve:

-Bak bak bak ! Bu parmağı kim uçurdu böyle ! Kim bunu dibinden budadı? Adam gibi, lisan-ı münasıp ile dile gel. Bizim aklımız göklerde, kalbimiz topraktadır. Afır tafır çekemeyiz. Ya alırız, ya da şuracıkta bitiririz.

Adam korkudan yelkenleri indirircesine ve sessizce:

-Tamam arkadaş. Osmanlı çocuğuyum ! Ama neden beni böyle avlamak istersiniz anlamadım.

-Ulan; Osmanlı çocuğunun sebepsiz yere burada olmasının bir anlamı yoktur. Elbet bir mevzuu için buradasın. Hele anlat !

-Parmağımı balta ile vurdum.

O anda Zülfikar adama doğru bir hamle yaptı ve adam da ani bir refleksle sol elini kaldırdı. Zülfikar o eli sıkıca tutup, adamın burnunun dibine girdi ve:

-Belli ki, sol elinle baltayı tutuyorsun len ! Kime takla atıyorsun. Baltayı sol eliyle tutan, nasıl sol eliyle parmağını budar, deyyus. Bak bu son ! Ya müsade iste, şurada son bir ayetel kursi oku. Ya da dile gel ! Bak seni bu yanımdaki kızancığa verirsem, Ha şu dünyada saklanacak delik bulamaz, erkekliğinden utanırsın…

Cavidan sessizliğini bozarak adama yöneldi;

-Bana bak şirazesi kaymış deyyus! Buradaki devşirmelerle gizliden bir getir götürün varmış senin. Hani şu ‘azize’nin deyyuslarıyla…

-Yok billahi ! Ne işim olur benim o kadınla…

-Nereden tanıyorsun da, ‘o kadın’ diye söyleniyorsun?

-Tanımam!

-Zülfikar, bunun Allahı olsaydı, sağ elinin bir ehemmiyeti olurdu. Al parmakların beşini birden de son nefesi akana kadar konuşup, yalvarsın !

Zülfikar, meşhur kamasını çıkartıp, adamın elini duvara yasladı. ‘Ya Allah, Bismillah’ dediği anda:

-Dur allasen ! Yapma. İnan olsun doğruyu söylerim size amma…

-Aması ne ulan, kavvad !

-Beni yaşatmazlar ! Beni kaybedin buralardan. İnan olsun, bir daha bu topraklara yanaşmam bile…

-Anlat hele düşünürüz !

-Abim bunlar aslında bir aile. Bu azize dedikleri kadının adı ‘Gracia’ dır. Bütün devşirme yahudi tüccarlar bunun mahiyetindedir. Benim hiç bir suçum yok. Sadece İstanbul’da yaşayan babamı borçlandırdılar. Gırtlağına çökmemeleri şartı ile beni aldılar. Haber götürüp getiririm. Bir tırnak akçeyle işim olmaz.

-Ne haberi, kimden haber !

-Birine gidiyor amma bana ismini söylemediler. Sadece Topkapı Sarayı’ndan biri olduğunu bilirim. Korkumuzda o sebeptendir.

-Bu parmak neden budandı?

-Abim bunu durup dururken aldılar. Buradan İstanbul’a olan yolumda sorun yaşamamam için bir alametmiş. Vallahi öyle dediler.

Zülfikar ile Cavidan öylece kalakalmıştı. Ne soracaklarından daha çok, duyacakları konusunda karmakarışık bir hal almışlardı. Bunu Ömer Bedri dışında bilen o kadar az insan vardı ki, canları hayli sıkılmıştı. Cavidan sessizliği bozdu:

-Bunu sana dillendiren bir ağa baba var elbet. Kim söyledi ulan ?

-Onu söyleyemem!

-Söyle ulan, vallahi keseceğim!

-Söyleyemem çünkü yüzünü dahi görmemişim. Hep o çukur kilisede konuştuk. Ne verecekse hep orada verdi. Parmağımı da onunla konuşurken, arkadan çuvallayıp kestiler. İnanın bana !

-Bize bir şey ver. Ver ki; canında ailende selamet içinde yoluna devam edebilsin !

-İnanın ne bir cemal, ne bir ses ! Buradaki esnafı bile açığa komazlar amma bir şey var!

-Ne imüş o ?

-Getirdiğim her mektupta balmumundan mühür vardır!

-Eeee…

-Sultan Süleyman Han’ın mührü amma velakin mühür ters basılmış !

-Buna curet etmek kimin aklında dolaşabilir ki? Tövbe tövbe…

Zülfikar’ın bu işe hayli canı sıkılsa da, bu adamın boş olamayacağını düşünerek konuya duhul etti:

-Bak arkadaş. Senin katlin vaciptir amma velakin dediklerin doğruysa, boş olamazsın. Ya mektup getiriyorsundur, ya da götüreceksin ! İmdü şu sakladığın şeyi bir dök hele…

-Beni öldürürler abim. Yapma, eyleme…

-Her şekilde zaten öleceksin. Ben sana salavat getirebileceğin bir ölüm şansı veriyorum ! Ver ulan !

Adam, elleri titreye titreye üstü eskimiş deriyle kaplı bir mektup çıkarttı. Dediği doğruydu. Yeşil balmumu üzerinde Sultan Süleyman Han’ın ters mührü vardı. Zülfikar ile Cavidan, birbirine sert ve merak eden gözlerle bakarak, mektubu aldılar. Zülfikar sert bir şekilde adamı tutarak çekti ve önüne katarak yürümeye başladılar. Zülfikar sessizce:

-Korku senin terazini bozmuş arkadaş. Böyle gidersen, günahların boyunu arşın arşın geçer. Gel sen bu dünya işine burada bir nihayet getir.

-Abim bunu yapma. Allasen yapma. Anam babam ne yapar…

-Deyyus, bırak küçülmeyi. Üç mektup taşısan, zaten ananı babanı görmüyorsun demektir. Allah-Ahiret inancına vakıf olsan zaten mendeburluk yapmaz, sadakatin  sırf Allah u Tealaya ait olduğunu bilirdin. Seni geberteceğim ! Başka bir diyeceğin var ise; belki seni bu dünya zindanına tıkar, yaşamana müsade ederim.

-Abim yapma… Biri var Vallahi ! Pek muteber amma pek karanlıklarda biridir.

-Bana bir isim, cisim ver çocuk !

-Abim. İnan olsun lafım dedikodudan ileri bir adım gitmez. Pargalı Damat İbrahim Paşa ile Hatice Sultan saray içinde Hürrem Sultan’a cephe almışlar. Sultan Süleyman Han’ın her verdiği kararda Hürrem’in parmağı illa ki varmış amma velakin bundan haberdar olan Pargalı’nın, hiç ortalıkta görünmeyen gözlerle onu takip ettiği ve bazı hususi yazışmalarını derdest ettiği söyleniyor. Bu sebeple Hürrem’in bilhassa ‘Osmanlı’dan taraf ve Sultan Süleyman Han’ımızı yüceltecek biçimde mektuplar düzenlediği, böylece ‘Pargalı’nın şüphesini uyandırmamaya çalıştığı söyleniyor!

-Bunda kayda değer bir alaka bulamadım!

-Mektupları buralara biz taşırız abim. Ters mühür; yazılanların ‘tam tersi’ anlamına gelir ve bunların ‘Hürrem’in ‘gayr ı kanuni’ kalemi olduğu söylenir !

-‘Gayr ı Kanuni’ mi? Bu çok manidar ! Duydun mu Cavidan?

-Duymaz olaydım. Bu devşirme sultanın belasını orada verecektim. O ağdayı eritip boğazından dökeydim keşke….

-Ağzını bozma ! Ne yapalım bunu Cavidan !

-Onu salmak, düşmana cevap salmakla eşdeğer ! Cezasını günahkarlar versin. Ben başka ceza keseceğim ! Aç bakalım ‘Gayr ı Kanuni’ mektup ne diyormuş…

Zülfikar, okkalı bir tokad ile adamı defettikten sonra Cavidan’a döndü. Ellerinde duran mektubun Ömer Bedri ve Osmanlı için kıymetini biliyor ancak bir yandan da yazılanlar hususunda endişe duyuyorlardı. Ağır hareketlere Ters Mührü söktü ve ‘Bismillahirahmanirahim’ diyerek Cavidan’a baktı:

-Burada yazanlar yaşadığımız onca şeyin terazisini ters çevirirmiş gibi geliyor bana Cavidan !

-Boş geç Zülfikar ! Kalbimin attığı her adım, gözü kör kaderimin kapısını tekmeler. Ondan mı korkacağım. Aç hele…

Zülfikar mektubu açtığı anda derin bir nefes alarak gülümsedi. İtalyanca yazılan mektubu okumaya başladı:

Saygıdeğer Hanımefendiye;

İslambol Karışık. Düşünceler; azgın deryalar gibi karmakarışık ve Sultan Süleyman Han’ımız için kudret dilemekten başka bir çare kalmamıştır. Tek tesellimiz, alicenaplarının bu seferde iman ve şevk dolu ordu-yu hümayun ve bizzat aklı ve gönlü ile kendisine refakat eden pek kıymetli paşalarımızdan; Pargalı İbrahim ile birlikte olmasıdır. Seferin her halükarda zaferle neticelendirileceğinden en ufak şüphem yoktur. Ancak; ‘Kanuni’nin, ordusunu, rızasıyla, oradan nasıl alacağını’ bilmiyoruz. Bu sürenin uzaması muhtemeller dahilindedir ve Cihan-ı Osmanlı illeri dahilinde bazı alevlenmelere gebedir.

Bu hususlar dışında sağlık ve afiyetimiz yerindedir. Sizlerin de bir an önce sukunet içinde İslambol’a nakliniz ve bu vesileyle içimizde yanan hasretin de nihayete ermesi en büyük temennimizdir.

Saygı ve sevgiyle sizleri kucaklıyorum,

Kehribar

Zülfikar ile Cavidan uzun uzun mektubu inceledikten sonra anlamsız gözlerle birbirlerine baktılar. Cavidan, Zülfikar’ın elinden mektubu alarak boş gözlerle incelemeye devam etti:

-Zülfikar, bu ne biçim mektup. Kehribar ne be ?

-Vallahi getirip götürene acıdım. Bunda bir şey yok diyeceğim amma bu ters mühür, ters anlam lafı aklımı karıştırdı. Bu mektupta bir musibet saklı amma…

-Benim buna ayıracak vaktim var Zülfikar. Bunu bir inceleyeceğim. Adamın söyledikleri boş değil. Hem bir husus daha var.

-Ne imüş?

-Bu deyyus, çoktan yalaklanmaya başlamış, birilerine bizim yerimizi belli etmiştir.

-Hakkın var ! Gel dört nala kalkalım. Saraybosna bizi bekler !

-Helal olsun inşallah. Gidelim amma boş gitmeyelim. Birşey soracağım amma şüphelendiğimi düşünüp te terazinin ayarını bozma, ha !

-Yok billahi. Sana itimatım sonsuzdur.

-Mektubu açınca niye gülümsedin sen?

-Çünkü şu kesik parmak olayı beni dertlendirdi. Ömer Bedri’nin sırrına ancak o vakıftır çünkü…

-Eeee…

-Ama mektubun yazıldığı kağıt, kağıthane’de yapılmış. Pamuk lifinden hamur edilmiş. Sen hiç Ömer Bedri’nin bu kağıdı kullandığını gördün mü?

-Doğrusun vallahi ! Yangınımı söndürdün be Yörük! Ver bakayım şunu…

Cavidan mektubu alarak, ağır adımlarla ağaç dibine doğru ilerledi. Zülfikar bir süre onu seyredip, yine şaşkın hülyalar içine yelken açmıştı. Aklı aniden başına geldiğinde de, her zamanki gibi kendi kendine utanmış, Cavidan’ın arkasından yürümeye başlamıştı. Cavidan, kendini ağaç dibine attı ve mektubu incelemeye başladı. Yazılanlar öylesine anlamsızdı ki, bir insanın böylesine sıradan şeyleri kaleme alma ihtiyacı duymasını çok gereksiz buluyordu. Ters Mührün kerameti adına bir ters anlam arıyor, ama bulamıyordu. Kendini iyice yatar pozisyona getirip, gözüne giren güneşi engellemesi için mektubu kendisine siper etmişti ki; yazıların yansımadan ötürü karmakarışık bir hale geldiğini, bambaşka harflerle karışarak okunamaz duruma geldiğini gördü. İlk başta anlam veremediği için mektubu indirdi ve tekrar güneşe tuttu. Gerçekten de kağıda yazılanların altında sanki bambaşka bir metnin gölgeleri var gibiydi. Heyecanla Zülfikar’a dönüp:

-Zülfikar, şuna bak ! Güneşe tut !

-Hayır olsun Cavidan !

-Tut bi’ hele !

Zülfikar, mektubu alıp güneşe tuttuğunda aynı karmaşayı farketti. Kağıdı incelemeye koyulduğu anda, kağıdın, üst üste yapıştırılmış bir kaç kat kağıttan oluştuğunu fark etti. Yüzünde beliren manidar bir gülümsemeyle Cavidan’a baktı :

-Gerçek bu kağıdın altında Cavidan. Bunlar üst üste yapıştırılmış. Deyyuslar. Bunlara bir zarar vermeden ayırmak lazım. Yapıştırılan yerden ayrılmaz ki bu. Ne yapacağız. Mutlak bir yolu olmalı.

-Yazılanlar kağıdın orta yerinde duruyor. Yazılara dokunmadan köşelerinden kesersek, okuyacağımız bize kalır.

-Hay aklına kurban !

Zülfikar, bıçağıyla kağıtları dikkatlice birbirinden ayırdı. Gerçekten de usta işi bir el yapımı kağıt görünümü verilmiş üç kağıt vardı. Arada kalan kağıt, mektubun yazıldığı üstteki kağıda sırt vermiş biçimde, ters vaziyette duruyordu ve orada yine italyanca kaleme alınmış başka bir mektup duruyordu. Zülfikar ile Cavidan’ın suratları düştü. Mektubu okumaya başladılar:

Cümle yaşamım noktalanmak ister bu ayrılık günlerimde.

Yapamam. Hasretiniz bir şevk olur yarına, bir virgül atar yeni güne başlarım.

Zülfikar uzun süre mektuba baka kaldı. Kafası allak bullak olmuş, neyi düşünüp, idrak edebileceğini bilemiyordu. Cavidan her zaman olduğu gibi derin düşüncelere dalmış, yazan kişinin haliyet i ruhuna bürünmeye gayret ediyor, bir işaret bulmak için her detayı inceliyordu. An ve an ilerleyen zaman içinde koca gün dağlara inmiş, ne yapacaklarından bi’haber bir ümitsizlik içinde bekliyorlar, arada bir birbirlerine bakan gözleri, büyüyen suallare cevap arıyordu. Defalarca okudukları mektup, artık kafalarının içinde tekrarlayan kör bir manasızlığa dönüşmüş gibiydi. Bir ara Cavidan yerinden doğruldu ve Zülfikar’a dönerek:

-Bu yazan mısralarda bir şey var gibi ! Fark ettin mi ?

-Fark etsem böyle durabilir miydim Cavidan?

-‘Noktalanmak’ der. Sonra da ‘bir virgül atar’ diyor! Şu diğer mektubu bir versene…

Cavidan mektubu incelemeye koyuldu. İki yerde geçen ve noktalı virgül işaretlerinden hemen sonraki cümlelere tekrar tekrar baktı. Birinde ‘Pargalı İbrahim ile birlikte olmasıdır’, diğerinde ise ‘Kanuni’nin, ordusunu, rızasıyla, oradan nasıl alacağını’ sözleri yazıyordu. Cavidan ‘Kanuni ile başlayan cümleye’ takılmış, tekrar tekrar ve sesli biçimde dillendiriyor, ağacın etrafında sert adınlar atarak dolanıyordu ki, gözleri bir anda büyüdü ve Zülfikar’ı hışımla dürterek:

-Bak Zülfikar, bak ! Bu cümle noktalı virgülden sonra başlıyor ve tırnakla çizilip, ayrılmış !

-Yani?

-Çocuk oyunlarını hatırlasana Zülfikar. Bu cümlenin baş harflerini yanyana koyduğunda ‘KORONA’ yazıyor ! Kutsal Korona Tacı…

-Ver bakayım şunu !

Zülfikar da heyecanlanmıştı. Gerçekten de bu tesadüfi olabilecek birşey değildi. Yüzündeki heyecan önce bir gülümsemeye dönüştü ve çocuk gibi sevinerek gayr ı ihtiyari bir refleksle Cavidan’a sarıldı. Bir anda tek vücud olmuş, kısa da olsa bir an öylece kalakalmışlardı. Zülfikar, utancından ne yapacağını şaşırarak kurtuldu ve mırıldanan özür sözcüklerini boğazına dizercesine kızardı ancak içindeki heyecanla karışık hırsını yenemiyordu. Bu bilgiyi mutlak surette Ömer Bedri’ye iletmek gerektiğini düşünse de, azgın dalgalar gibi kalkıp inen kalbinden, kanla sulanmış intikam çığlıkları yükseliyordu. Sinirden kıpkırmızı kesilen yüzüyle Cavidan’a döndü ve:

-Bunlar ‘korono tac’ını çaldırtacaklar ! Aha bunu böyle belle Cavidan amma daha kötü kokular geliyor burnuma!

-Binbir şey olabilir. Asıl bizim ne yapmamız gerektiğini tespit etmek zor! Ne imiş?

-Senin dediklerine bakılırsa, o işaretten sonra ‘Pargalı İbrahim’den de söz ediliyor. Bana bak ! Bu Pargalı’yla devşirmelerin arası bildim bileli bozuktur. Bir fenalık geliyor aklıma !

-O da doğru be ! Bizim elimiz mahkumdur Zülfikar. Bu haberlerin Ömer Bedri’ye tez elden ulaşması lazım. Gördün ki; ulaklara da güven duyamayız. Ordu-yu hümayun’a varmamız elzemdir. Yine ne fenalıklar düştü aklına !

-Bunların niyeti ‘pargalı’yı ortadan kaldırmak olmasın ?

-Hakkın var amma ben şu ‘azize’ midir nedir, onun ümüğünü sıkmadan şurdan şuraya adımımı atmam. Ondan sonra da uçarcasına ver elini Ömer Bedri.

-Bu bizi açığa vurur Cavidan ! Gel unut bu sevdayı. Bizim ordu-yu hümayun’a varmamız şarttır.

-Zülfikar ! Onun cemaline bakıp, gözlerinde yaşayan musibetlere gözümü değdirmezsem rahat edemem.

Zülfikar, Cavidan’ı artık tanıyordu. Belki de onu böylesine derin ve tuttuğunu bırakmayan, cengaver bir kız haline getiren de içindeki bu ‘Osmanlı aşkı’ydı. Hiç bir şey yapamayacağını anladı ve daha fazla sözlerle onun canını sıkmamaya karar verdi. Cavidan ise çoktan kafasında planlar yapmaya başlamış, musibet kadınla bir an önce karşı karşıya gelmek istercesine dolanıyordu.

Akşam iyiden iyiye çökmüş, Zülfikar düşünceler arasında uykusuna dalmıştı. Cavidan, yapmak istediği şeyin ne derece sakıncalar doğurabileceğini bildiğinden olsa gerek, Zülkikar’ı buna alet etmemek ve bir diğer taraftan da, kendi başına gelebilecek bir ahval karşısında, Ömer Bedri’ye ilk ağızdan ulaşabilecek bir kişiyi sağ tutmak istiyordu. Sessizce Zülfikar’ı kolaçan ederek yerinden kalktı ve bir yılan sessizliğinde oradan uzaklaşarak, azize’nin evinin yolunu tuttu.

Cavidan, dar sokağın başına geldiğinde ortalıkta bir nebze dahi ışık yoktu. Dip dibe yaslanmış evler ve ağaçlar neredeyse ayın tüm ışığını kesmiş gibiydi. Azize’nin olduğunu tahmin ettiği eve doğru usulca yaklaştı. Sırtını duvara vererek dua etti ve kılıcını çekerek parmaklarının üzerinde ilerledi. Bahçe duvarından müştemilata geçilen dar yerden süzülerek geçti. Sessizlik neredeyse kendi kalp atışlarını duyabilecek kadar ağır ve tedirgin ediciydi. Evin içinde yanan cılız ışıklardan halen birilerinin ayakta olduğunu anladı ve camın dibine doğru yönelmek istedi. Bir kaç adım atmıştı ki, arkasından gelen sert bir darbe ile yere yığıldı. Ne olduğunu anlamaya çalışan gözleriyle üstüne kapanan bir kaç kişiyi hissettiği anda bayılmıştı.

Cavidan bir süre sonra dayanılmaz bir baş ağırısı içinde kendine geldi. Tedirgin olmak yerine ‘Zülfikar’ı düşündü ve onun ne kadar tedirgin olabileceğini tasavvur ederek, kendi kendine lanetler savurdu. Belli ki onu yakalayanlar, onu bu karanlık ve nem kokulu yere kapatmışlardı. Uzunca bir sürenin ardından kapı açıldı ve içeri iki kişi girdi. Birinin elinde kandil, diğerinde ise koca bir kama vardı. Hiç bir kelam etmeden kollarına girdiler ve eve götürdüler. İçeri girdiklerinde, son derece ihtişamlı düzenlenmiş bir yere geldiler. Her tarafı zenginlik ve asalet dolu evde; iran yapımı halılar, mermer taşından merdivenler, koca çerçeveleri içinde yağlı kök boyasından tablolar ve altın Osmanlı ibrikleri vardı. Böylesine bir zenginliği sarayda dahi görmeyen Cavidan, ‘tövbe bismillah’ diyerek etrafı incelerken, içeri uzun boylu, son derece güzel ve bakımlı ama meymenetsiz suratlı bir kadın geldi. Cavidan, onun ‘azize denilen kadın’ olduğunu o an anladı ve sinir dolu bakışlarla süzmeye başladı. Kadının yüzünde en ufak bir mimik dahi yoktu. Sanki mutluluk ta, sevgi de, nefret te o vücudu terk etmiş, şu dünya aleminde eli ayağı oynayan amma bir o kadar ölü bir yaratık, ona bakıyordu. Kadın, adamlarına bir işaret vererek, Cavidan’ı serbest bıraktırdırdı ve arkasını dönerek bir koltuğa geçti. Cavidan ise sessizzliğini koruyarak onu incelemeye devam etti. Azize Cavidan’a bakarak:

-Geç kızım. Otur şöyle !

-Oturmama gerek yok. Seni görmeye geldim !

-Biliyorum Saime ! Saime’ydi değil mi?

Cavidan, kendisine asıl ismiyle seslenen bu kadına şaşkınlıkla baktı. Afallamıştı. Bunu bilmesine imkan olmadığını düşünse de, o ismi telafuz etmesi hayli canını sıkmış, yaşadığı onca şeyin aslında bir ayna parlaklığında bilindiğini görmüş ve sessizliğe gömülmüştü. Azize sözlerine devam etti:

-Bağlılığın ve cesaretin hepimize güven veriyor sevgili kızım. Ancak bir hususta büyük bir yanılgı içindesin. Şimdi seni buracıkta öldürebilirim. Bu saatte, bir kadının namus çatısına tecavüz, her din ve toplumda açıkca cezayı emreder. Keza senin ortalıkta isimsiz dolaştığın açığa çıkarsa, bu sadece beni haklı çıkarır. Biliyorsun değil mi ?

-Her din, her toplum için yazılmış başka gerçeklerde vardır ki, bunların da emr ettiği şeyler açıktır. Hem yaptıklarım sana neden güven versin ki ?

-Osmanlı’nın bekası, nizam-ı alemin dirliği için yaşamıyor musunuz?

-Tabii ki?

-O zaman hangi düşünceler içindesin ki; bizim Osmanlıdan başka ve Osmanlıya düşman bir zihniyet içinde olduğumuzu düşünüyorsun ?

-Bunun en büyük imtihanı tarihte defalarca yaşandı. Buna karşı olacağınızı zannetmem.

-Tabii ki karşı değilim amma anneciğini düşün ! Evi olmayan, gideceği çalacağı bir kapısı olmayan, dünya aleminde her girdiği yerden kovulan, aşağılanan hatta öldürülen… Böyle bir ahval içinde yaşamını idame ettirmek zorunda kalsaydı, ne yapardı? Nasıl bir insan olur ve senin gibi bir evladı nasıl yetiştirirdi?

-Anamı babamı karıştırma bayan !

-Bak evladım. Şu tabloyu görüyor musun?

-Evet…

-O hayat ağacıdır. Yani Sefirot  ! Mükemmel insanın tarifidir! Onun ana gövdesi ‘irade gücü’nü simgeler. Sağdaki dal ‘merhamet’i, soldaki ise ‘Adalet’tir. Ana gövde gücün ve bilgeliğin işaretidir ve krallara özgüdür. Ona ‘Keter’ deriz. O olmazsa merhamet ile adalet arasındaki denge öksüz kalır. Hayat ağacı yan yatar. Ve bizim kralımız merhameti yüce, adaleti dillere destan olan ‘Sultan Süleyman han’dır. Yani 10. Osmanlı padişahı.

-Ne demeye çalıştığını anlayamıyorum.

-Ben de ne yapmaya çalıştığınızı anlayamıyorum!

-Peki bu gizli mektup nedir bayan ?

-Demek onu sen aldın! Çözebildin mi peki ?

-Bizi salak mı belledin. Korona Tacından bahsediyor bu ! Onu çalacaksınız. Altında Kehribar diye bir saklı imza var. Bunları söyle bayan. Elim kolum bağlı değilken, bu deyyusların beni dizginlemesi mümkün değildir.

-Onu bildiğimiz için onlara çakmaklı silah verdik ya ! Sen yaklaşmadan indirirler seni Saime ! Sakin ol. Korona’yı biz çalmayacağız. Ferdinand çalacak. Onu engellemeyeceğiz çünkü bu Viyana kapısına dayanmamız için en güzel bahane ! Bunu ‘Sultan Süleyman Hanımız’ da bilmektedir. Mektubu yazan kişiyi daha önceden tanıdın sen. Sohbetin bile var ama ismini zikretmem olmaz. Hanımız gizlilikleri konusunda çok hassastır.

-Sen neden bahsediyorsun bayan. İkiyüz bin kişi bir tacın peşine mi düşecek. Merhamet bunun neresinde? Hem sen kim oluyorsun da, Valide Sultan gibi böbürlenip, bu işlere karışıyorsun?

– Evladım. Nizam-alemin kalbi dersaadet içindeki avlularda atar. Unutma ki; Sultan Süleyman Hanımız, yahudi çocuğu Hafsa Sultanımızın evladıdır. Tevrat inancına göre yahudi bir anneden olma çocuk, yahudi sayılmaktadır. Allahı indirdiği kitapların doğrularını hiçe mi sayacaksın ?

-Allahın her kelamı yüreğimde yanan bir aşktır ancak o kelamların hakkını vermeyenleri de yakmak, boynumun borcudur.

-Aferin çocuk. O zaman şunu bil ki; Osmanlı ve yahudiler et ve tırnaktır. Türk; savaşmayı ve sevgi özünde adaleti, yahudi ise dünya alemi içinde korunmayı ve ilim ile gelişmeyi bilir. Bu ikisinin akrabalığı ‘mükemmel insanın ve mükemmel toplumun’ anlam ve vücud bulması demektir.

-Sözleriniz zehir akıtıyor bayan. Samimiyetiniz o kadar süslü cümlelerle kendini kanıtlamaya uğraşıyor ki; Allah inancı olan, sevginin birlikteliği ile bu dünya imtihanından alnı ak çıkmak dışında bir gayeyi aklına dahi getirmez. Bu kötüdür. Haramdır.

-Peki kız çocuğu. O kılıçlar, toplar neden dökülüyor? Allah adına kafa uçurmak için neden anacığının kucağını bıraktın ?

-Onları, ecdadımı ve toprağımı korumak için. Bu ne destursuz bir soru?

-Cevabın doğru amma unutma ki; sadece elleriyle taş sallayan, batı roma’nın sinsi dünyasına karşı koyamaz. Değil mi?İşte bu yüzden dökülüyor bunlar.  Akıl düşünür, el işler evlat ! Sevgi dolu bir dirlik düzeni için, önce gerçekleri kavrayacak, şu topraktan çıkanın hakkını verecek ve sonra inanç dolu ellerini Allaha açacaksın. Dininiz de bunu emretmiyor mu? İlk inen söz; ‘Allahın adıyla OKU’ demiyor mu?

-Benim gibi biri için neden zaman tüketiyorsun? Öldüreceksen öldür artık!

-Hayır. Ben seni öldürmem. Sana ancak hayatını akıttığın bu yol doğruları gösterir, Sultan Süleyman Hanımızın bizzat koruması altındaki değerlere tecavüzde bulunmamanı öneririm. Bu mesnetsiz davranışını zat-ı alilerine iletmeyeceğim ve sen Osmanlı’nın derin diplomasisi ile neşrettiği faaliyetlerini deşmeyeceksin.

-Bayan şuracıkta duran bir canım var. Malumatınıda, maruzatınıda kimseden esirgeme. Önce Allaha, sonra Osmanlının yüce meclisine bağlılık dışında hiç bir lakırtı beni yolumdan döndürmez. Senin içinde olanı gözlerinden okuyorum. Bil ki; bana yapacağınız her kötülük, aslında bana vereceğiniz bir ilhamdan başka bir şey değildir.

Cavidan yüzündeki sert ifadeyi bozmadan geriye doğru bir kaç adım attı. Gözleriyle arkasında duran adamları kolaçan ederek, oradan uzaklaşmaya, bir maruzat çıkarmamaya gayret etti. Kapıya geldiğinde herkes ona dikkatlice bakıyordu. Cavidan, kapıya elini attı ve kadının gözlerine bakarak:

-Dediğimi dedim. Biz canımıza kıymet biçip, dünya derdine düşmeyiz. Özümüzden vazgeçmeyiz. O sebepten derim ki; Beni iyi belle çünkü aklında dolaşan musibetlere bir yenisi daha eklendi. Onun adı Cavidan !

Cavidan kapıyı açarak çıktı ve sertçe kapatarak oradan uzaklaştı. Ağaç dibine vardığında Zülfikar uyanmış, suratından düşen bin parça vaziyette onu bekliyordu. Cavidan bunu anladı ve yanına çömelerek:

-Bu yüzünde gördüğüm sinir benden ötürü mü?

-Nereye gittin, ne yaptın Cavidan? Şimdi oturdum buraya. Her yerde seni aradım.

-Ona gittim Zülfikar.

-Maşallah. Çok iyi eylemişsin. Selamımı iletseydin.

-Öyle deme be Zülfikar. Bana bir şey olsaydı, kim tez elden uçacaktı. Kim bunca malumatı Ömer Bedri’ye ulaştıracaktı.

-Umrumda dahi olmazdı.

-Anlamadım?

-Ben bugüne kadar bağlılık ne görmemişim Cavidan. Savaşmak dediğin şeyi hiç görmemişim. Ben bugüne kadar bir gerçek peşinde canhıraş hiç koşmamışım Cavidan?

-Sen ne diyorsun Zülfikar?

-Diyorum ki; Hani aşkıyla tutuştuğumuz Osmanlı var ya! Hani uğruna kan revan olmuş savaşlarda ölmeyi kendine hak gören şu vücudumuz var ya! Hani anacığımızın sıcak yüreğini elimizin tersiyle koca yalnızlıklara ittiğimiz o dünya var ya?

-Evet ama…

-İşte onca yıldır yaşadığım aşk, onca yıldır dökmeyi reva gördüğüm kan, onca yıldır çektiğim hasretlik, hiç bir şey değilmiş. Daha yücesi varmış Cavidan. Korkunun daha yücesi varmış, hasretliğin en büyüğü varmış… Ne imiş biliyor musun?

-Ne imiş Zülfikar?

-Aşk, Cavidan. Anamı yıllar oldu görmedim amma seni biraz kaybettim, korkuların en büyüğünü gördüm. Savaşların en kanlısından canlı çıktım amma sensiz geçen şuncacık zaman beni kan dökmeden öldürmeye yetti. Uyanıp kafamı çevirdim ve seni görmedim ya; hasretliğin en büyüğünü yaşadım. Senin anlamın benim serin gölgem oldu Cavidan. Bazen arkamda beni kollayan, bazen de önümde bana yolumu gösteren…

Cavidan hayranlık içinde ve buğulanan gözleri ile Zülfikar’a bakıyor, yaşamında ilk kez duyduğu bu sözlerin yüreğine bir bir saplandığını hissediyordu. Ilık Venedik akşamında, sanki yıldızlar yere kadar inip kulak kabartmış onları dinliyor, serin serin üfleyen esinti, yerini ateşten rüzgarlara bırakıyordu. Artık düşünceler tamamen hislerin egemenliği altına girmişti. Cavidan, gayr-i ihtiyari bir refleksle Zülfikar’a sarıldı. Bir ömür kaybettiği tüm gerçekleri kavrarcasına sıkı sıkı tutuyor, bir yandan da gözlerinden dökülen yaşları toparlamaya çalışıyordu. Zülfikar, ağzından döküleceğini hiç ummadığı sözlerin utancını bir kenara atmış,  iki eliyle sıkı sıkı Cavidan’ı tutuyor, ilk kez duyduğu o baş döndüren kokusunu adeta içine çekiyordu. Neredeyse tüm gece boyunca birbirine sığınmış iki masum çocuk misali kalakaldılar. Her ikisi de, bu gecenin bitipte güneşle tekrar buluşmasını istemiyor, sonsuzluğa burada kucak açmak istercesine sessiz dualar ediyorlardı. Gün sabaha vardığında, gözlerine bir nebze uyku dahi girmeyen Zülfikar ile Cavidan, önce abdestlerini alıp, namaz kıldılar. Bambaşka bir cıvıltı tüm ruh-i haliyetlerini değiştirmişti. İkisinde de masumiyet dolu bir mutluluk olsa da, birbirlerine bakmaktan imtina ediyor, uzak durmaya çalışıyorlardı. Ancak ortada duran gerçek bambaşkaydı. Artık bir an önce hareket etmeleri gerektiğini fark etmişlerdi. Cavidan bu durumdan cesaret alarak Zülfikar’ın yanına geldi ve gözlerini gözlerinden kaçırarak:

-Zülfikar. Bir şey söylemem lazım.

-Efendim Cavidan !

-İçimden bir ses yükseliyor amma daha ben duymadan yok oluyor sanki. Alnımıza yazılmışın hakkını vermemiz lazım gelir.

-Hakkın var. Daha o kadınla ne konuştuğunuzu bile bilmiyorum. Zaten sana ne söylediği de o kadar önem arz etmiyor benim için. Musibet bir zehirden başka bir şey akmamıştır ağzından. Bizim uçmamız lazım, onu bilirim. Amma…

-Ne Zülfikar?

-Cavidan. Dün geceden beri yaşayan korkuyu atamıyorum. Ben artık sana birşey olmasına dayanamam. Gel sen beni dinle !

-Dinleyeceğim şey ne imiş Zülfikar?

-Bir yer belleyelim. Oraya git. Ben Ömer Bedri’ye ulaşıp, malumat vereyim. Allahın izniyle sefere katılayım. Sonra gelir seni alırım.

-Sen aklını hangi ara kaybettin yiğidim. Beraber aynı yolda ölmeyi benden nasıl esirgersin!

-Ama…

-Sus. Sadece sus. Ben senin yanından bir an bile ayrılamam. Artık olmaz.

Zülfikar, o anda heyecan içinde bir şeyi fark etti. Elini arka cebine attı. Aradığı şeyin orada olduğunu anladı ve rahatladı. Gözleri Cavidan’a dönmüş olsa da, sanki çok uzaklara, cevapsız diyarlara bakar gibiydi. Cebinden çıkarttığı şeyi, bugüne kadar sadece düşmana sıkılmış yumruğunun içine aldı ve belli belirsiz bir sesle:

-Merak ediyordum. Seni bulabilmem için bir alamet olduğunu düşünüyordum amma öyle değilmiş.

-Ne imiş öyle olmayan?

-Babamız Ömer Bedri. Seni arayıp bulmam için bir resim, bir mektup vermiş. Bir de bunu göndermiş! Çok zaman düşündüm, anca anladım. O bizden evvel rıza göstermiş, gönülden arzu etmiş olmalı. Bunu sana vermem için göndermiş Cavidan. Bu senin için

Zülfikar, elinde tuttuğu taşlı yüzüğü Cavidan’a uzattı. Cavidan, gözyaşlarını tutamadı. Bir başına geçen yılları içindeki yalnızlığı aklına düşmüş, korku dolu geçen ve her an’ı umutsuz bekleyişlerle örülü yaşamında, ilk kez birisi ona bir ‘nişan’ uzatmaştı. Bu nişan, cengaverliğinin ve görevine bağlılığının bir karşılığı gibi değildi. Zülfikar ona ‘artık bu yolda yalnız olmadığını’ söylüyor ve kalbini armağan ediyordu. Yüzünde beliren ürkek, biraz da mahçup bir ifadeyle elini uzattı ve yüzüğü parmağına taktı. Zülfikar mutluluktan nefes alamaz bir halde:

-Bu ‘nişan’ sana olan düşkünlüğüm ve sebebi dillere yetmeyecek sevgim olsun. Allahım, artık bizi şu alemde hasretlere düşürmesin.

Cavidan sessizliğini bozup, bir kelam edemedi. Sadece Zülfikar’ın gözlerine derin derin baktı ve onaylarcasına kafasını salladı.

Artık sessiz bir lisan konuşuluyor gibiydi. İkisi de ordu-yu hümayun’a katılmak için can atarcasına atlarına bindiler. Gözlerinde bambaşka bir sevginin ve yaşama heyecanının ateşi yanıyor gibiydi. Dua ettiler. Zülfikar, her önemli yolculuk öncesi atı dündül ile konuştu. Cavidan, bırakmamak için söz verdiği minik köpeği ‘alaş’ı kucağına bağladı. Her ikisi de sanki son kez bakışıyormuşcasına gülümsediler. Atlarının boynuna sarılıp, tozu dumana katarak yola koyuldular. İçlerinde yaşayan ve sanki birbirini tamamlayan o iki aşkın şevki, onlar hızlandıkça büyüyor gibiydi.

Ağustos, 1529

Ordu-yu Hümayun artık Macar topraklarına yaklaşmıştı. Nizamında en ufak bir usulsüzlük yaşanmamış, baş gösteren bir musibet hasıl olmamıştı. Ömer Bedri günler geceler boyunca çalışmaya devam ediyor, olmadık senaryoları kafasında canlandırıyor ve tetkikini yapıyordu. Bu yoğun mesaisi ‘Pargalı’nın da dikkatini çekmiş, zaman içinde sohbetleri ilerlemişti. Sık sık bir araya geliyor, sefer planları dışında herkesin tanıklık ettiği amma muhteviyatını bilemediği konular içinde zaman geçiriyorlardı. Artık Budin önlerine gelmeleri an meselesi idi. Bir gün, bununda verdiği heyecanla konuşuyorlardı. Pargalı elini Ömer bedri’nin omzuna attı ve:

-Seni tanımak bu sefere kısmetmiş Ömer Bedri ! Kaybedilen zaman içün insan ‘keşke…’ demeden duramıyor. Söyle bakalım. Budin’in kulağını tuttuk. Ne düşünüyorsun !

-Budin bir mesele değildir Paşam ! Asıl mesele Viyana’dır. Budin direnmeyecektir. Çarşı pazar edasıyla girer dolaşırız amma velakin bu koca ordu buraya gezmeye gelmedi ya !

-Eee…

-Paşam siz beni tanıdınız. Bizim süslü diplomasi laflarına karnımız toktur. Zaten anlamayız da ! Şöyle nefeslenmek için yatıp koskoca gelincik tarlasının güzelliğini seyre dalsak, orada açan tek ‘kekre’ yi görürüz. Yaradılışımız bu.

-Ona ne hacet ! Amma velakin bazı insanlar da böyle özel hususiyetlerle bezeniyor Ömer Bedri. Sizin değirmeninizde dönen suyun içinde taş olmaz. Bunu bilirim. E hayır haber ?

-Vallahi paşam, Zülfikar ile Cavidan’ı merak ediyorum. Bu ikisi benim gözbebeklerim gibidir. Şimdi canhıraş bana katılmayı bekleşiyorlardır amma eğer biraz tanıyorsam bu sessizlik biraz uzun sürdü. Muhtemeldir ki bir musibete takıldılar. Deşmeden dönmezler. Dönerlerse de elleri boş dönmezler !

-Cavidan şu bizim Harem’i karıştıran Biga’lı değil mi?

-O ya ! Ne cevval kızdır. Maşallah. Zülfikar’la birbirlerini buldularsa ki bulmuşlardır. Vay önlerine çıkanın haline…

-Çok seviyor, çok saygı duyup güveniyorsun anladığım kadarıyla!

-Zülfikar, Yörüktür. Türk oğlu Türk ! Cavidan, bir başka insandır Paşam! Sonsuzdur güvenimiz.

-Ömer Bedri ! Konumuza dönelim. Direnmezler diyorsun ! Hakkın var. Peki Viyana?

-Paşam ! Bu kavga Macar’ın değil. Arkasına yığılanların kavgası. Ve tabii arkasına yığılanların içinde binbir çıkar musibetleri vardır. Orada heybetli bir direnç zaten olacaktır. Padişahımın karşısına çıkmak her gün nasip olmuyor. O yüzden anlatmak istediğimi anlatamadım amma dediğim gibi; bu işin derininde bir ‘kekre’ var. Başımla ödeyeceğim aşikardır amma yakınlığınıza binaen bir şey sormak isterim.

-Sor tabii. Merak ederim.

-İstihbaratlarımız bilhassa bizden gayr-ı akan bir istihbaratın varlığından haberdardır. Ancak bu hususu bir türlü gırtlaklayamadık. Sebebi…

-Dur Ömer Bedri! Sana süslü laflar etmeyeceğim. Seni tanıdım. O hususun kaynağını da, neden dokunamadığını da bilirsin sen. Ancak benden duymak istersin. Duymak istersin ki; içindeki ateş dinsin.

-Hakkınız var Paşam!

-Doğrudur. Her ne kadar yüce devletin kalın duvarları içinde olsam da, yalnızlık çekerim. Sana güven duyabileceğim konusunda en ufak bir şüphe taşımam. Ancak bilmeni isterim ki; bazı yalanlar doğruları kendine gölge etmiştir. Her ne kadar Osmanlı’nın güçlü duruşu göz kamaştırsa da, bil ki içeride hiç aşılamayan kale duvarları vardır.

-Paşam. Siz bu devletin en sağlam duvarısınız. Ben ve adamlarımdan her zaman doğruları duyacak ve göreceksiniz. Bu hususta bana itimat edebilirsiniz.

O sırada içeri giren bir yörük, Pargalı’ya selam durdu ve Ömer Bedri’ye dönerek:

-Ağam. Bosna’dan haber uçtu. Adını sanını bilmediğimiz amma parmaksız bir Osmanlı’nın yolu çevrilmiş. Mektup taşıyormuş! O mektubu einden alıp, salmışlar !

-Kimmiş? Nedenmiş çocuk?

-Efendim adamın dilini almışlar. Onu çevirenler, biri kadın diğeri erkek iki Osmanlıymış!

-Hay Bismillah. Nerede imüş bu parmaksız?

-Bali beyin neferleri buraya getiriyorlarmış !

-Bunlar olsa olsa Cavidan ile Zülfikar’dır.

-Hakkınız var beyim keza o Osmanlı Zülfikarlı bir hançer taşımaktaymış.

-Çekil çocuk! O parmaksız gelince kimselere değmeden bana getirin. Yiğitlerim ‘kekre’yi buldular. Gördünüz mü Paşam!

-Gördüm Ömer Bedri. Nedir bunun altında yatan? Bir Osmanlı, diğerini derdest edecek ise, bunun altı hoş değil !

-Paşam. Parmaksız biri bizim istihbaratımızda önem arz eden bir alamettir. Velhasılı bunun illa ki bizim adamlarımızca tanınması, bilinmesi lazım gelir.

-Yani?

-Yanisi şu Paşam ! Bu alameti bilen amma bizden olmayan biri, salt yakayı ele vermemek içün bu yolu seçmiş olmalı. Çünkü bizden o bölgeye akan böylesine bir ulak yok. Zülfikar ile Cavidan da buna binaen davranmış olmalılar.

-Ya mektup?

-İşte o bir muamma. Ancak merak etmeyin. O mektup bize ulaşacaktır.

-Ala…Ömer Bedri. Ala ! Uzatmayalım da, kem gözlere yem olmayalım. Ben bir dolanayım !

-Selametle Paşam. Bizim yörükler size ulaşacaktır !

Devam ediyor…

  1. Yorum bırakın

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: